OGNİ - Sayı: 08

Ogni - Sayı 08

Önemli Not: Bu içerik, derginin orijinal baskılarından OCR (optik karakter tanıma) yöntemiyle dijitalleştirilmiştir. Bazı karakter hataları veya eksiklikler olabilir. PDF içeriğiyle farklılık tespit ederseniz lütfen bize bildirin.

Editörün Notu ve Teşekkür

Laz dil, tarih ve kültür araştırmalarının bilimsel bir temele oturması için gerekli birikime katkı sağlamak amacını taşıyan dergimizin 8. sayısı elinizde bulunuyor.

Bu sayıda öncelikle tarih incelemelerine yer verildi. Bilhassa Bryer'in Laz tarihi hakkındaki üç temel çalışmasının tercümeleri bu sayıda tamamlanmış oldu. Anthony Bryer ve David Winfield'in 7. sayımızda yer alan Büyük Lazia Theması ve Arhakel Ülkesi adlı makalelerinin devamı olan Gürcistan'ın Sınır Bölgeleri: Guria ve Saatabago adlı makaleleri yine Yard. Doç. Dr. Ayşe Serdar'ın çevirisiyle bu sayımızda yer almakta. Bryer'in Laz tarihi hakkında temel metinlerden biri olan Lazlar ve Tzanlar Üzerine Bazı Notlar adlı makalesi de Ebru Gültekin'in tercümesiyle yine bu sayımızda yerini aldı.

Bu tarih incelemelerinden başka, seyyahların bölge hakkındaki gözlemlerine de yer veriyoruz. Bunlardan ilki Liozen'in 1904'teki Rusya Lazistanı seyahatini anlattığı makalesidir. Bilindiği üzere, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında Çarlık Rusyası'nın elinde kalan Hopa'nın Abuislah (şimdiki adı Esenkıyı) köyünün doğusundaki Kopmuş Burnu Osmanlı-Rus sınırı olmak üzere, bu bölgenin doğusunda kalan Liman, Makriyali (Kemalpaşa), Sarp, Beğlevan (Borçka'nın Güreşen köyleri), Çxala (Borçka'nın Düzköy köyleri) ve Gonia gibi bölgeler Rusların eline geçmiş ve 1918'e kadar 40 yıl boyunca bu saha Rus egemenliğinde kalmıştır. İşte Liozen'in Rusya egemenliğinde kalan bu saha hakkındaki izlenimlerini anlattığı 1904'te kaleme alınan "Rusya Lazistanı" adlı makalesi İbrahim Bayrakoğlu'nun çevirisiyle dergimizde yer almaktadır.

Diğer bir seyahat incelemesi ise Hemşin hakkındadır. 1895 yılında Hemşin hakkında genel bilgiler içeren bu kaynak, Hemşin üzerine oldukça sınırlı olan incelemelerden biridir. Sevan Lalikoğlu'nun çevirisiyle ve açıklayıcı bir editör notuyla bu yazı da dergimizde yer almaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde yaşamış, mağdur bir Laz aydını, Hopalı Faik Efendi hakkında günümüze çok az bilgi ulaşmıştır. Gerek sözlü tarih verilerinden gerekse arşiv belgelerinden yararlanarak kaleme alınan "Hopalı Faik Efendi" adlı makale bu önemli Laz aydını hakkındaki giz perdesini bir nebze olsun aralamaya çalışmaktadır. Bu makale içerisinde, Faik Efendi hakkındaki önemli bir arşiv belgesi de ilk kez yayınlanmıştır.

Dergimizin 8. sayısı, Lazcanın bilinen en eski yazılı örneği olan, yani yazıya geçmiş en eski Lazca malzemeye ve bu malzemenin incelemelerine de yer vermektedir. 1787 tarihinde Lorenzo Hervás tarafından yazıya geçirilmiş bu malzemenin incelemesine, sözlükçesine ve tercümesine yer verilmiştir. Hervás'ın daha önce hiçbir kaynakta refere edilmemiş, adeta saklı kalmış bu metni Lazca üzerine çalışan bilim çevresine ilk kez bu dergimizde tanıtılacaktır. İtalyanca metnin çevirmenlerine ve çevirisi için katkı sunan Lazebura e.V.'ye teşekkür ederiz.

Bu dil ve tarih çalışmalarından başka, dergimizin bu sayısında iki yeni akademik makaleye daha yer vereceğiz. Bunlardan ilki "Lazuri İsinapi! Bakıcı-Çocuk İkililerinde Lazca Kullanımının Teşvik Edilmesi" konulu proje kapsamında Dr. Peri Yüksel tarafından kaleme alınan aynı adlı makalesidir. İkincisi bir master tezinin özeti niteliğindeki "Tehlike Altındaki Laz Dilini Destekleyen Font Tasarımı: Font Helimisi" adlı makale olup, Arhavili yazarı Zeynep Özüm Asılkazancı Ak tarafından kaleme alınmıştır. Bir iletişim tasarımı tezi olmakla birlikte bu makale Lazca okur-yazarlığın özet bir tarihini de sunmaktadır.

Son olarak, geçen sayıdan devam olarak Fahri Mtanebiva'nın Selma Koçiva'ya yazdığı 1988 tarihli bir mektubuna yer verdik. Özgün Lazcasının yanında bir dönem vesikası niteliği de taşıyan bu mektupların yayınlanmasına diğer sayılarda da devam edeceğiz.

Bu sayımızda dergimize katkıda bulunan yazarlarımıza, çevirmenlerimize ve gönül dostlarımıza teşekkür ederiz.

Son sayımızı Lazca araştırmacılarına kılavuz olması dileğiyle siz okurlarımızın istifadesine sunuyoruz.

Editör İrfan Çağatay Aleksiva

Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği
Anthony Bryer, Çev. Ebru Gültekin

Lazlar ve Tzanlar Üzerine Bazı Notlar

Yazan: Anthony Bryer Çeviren: Ebru Gültekin

Bryer, Anthony, "Some notes on the Laz and Tzan I", Bedi Kartlisa, Vol.21-22, s. 174-195 ve "Some notes on the Laz and Tzan II", Bedi Kartlisa, Vol. 23-24, s. 161-168.

1. Lazlar (Çani)

Lazlar ve Tzanlar Kuzeydoğu Anadolu'da yerleşik olan Gürcü kökenli halklar içinde en tipik olanıdır. Lazistan (Çaneti), Trabzon'la Batum arasında uzanan ve sınırları Çoruh (Akampsis) nehriyle çizili olan dağlık bir bölgedir. Bu bölge, çok nadir olarak Gürcü illerinden biri olarak gösterilir ve Lazlar ve Tzanlar'la ilgili çok az sayıda Gürcü kaynağı vardır. Lazların çok canlı bir folkloru olmakla birlikte yazılı edebiyatları yoktur. Var olan az sayıda kaynak ise, MÖ III. yüzyıldan günümüze, istilacılar, seyyahlar ve coğrafyacıların anlatılarıyla oluşmuştur.

Dağ halklarına özgü belli bazı özellikler birçok anlatıda ortaktır. Lazlar ve Tzanlar tarihleri boyunca Karadeniz'in güney ve batı kıyısı boyunca sürekli ilerlediler. Bizans İmparatorluğu sınırları içinde yerleşenler, kendi kültürünü en uzun süre koruyabilmiş gruptur. Lazca diğer Kafkas dilleriyle ortak özellikler taşır. Lazlar savaşçı bir halktır ve vatanları yüzyıllar boyunca Pers, Bizans, Osmanlı ve Rus İmparatorlukları gibi büyük güçler için çatışma kaynağı olan sınırların üzerinde kurulmuştur. Geçmişte yarı ataerkil bir toplumsal yapıları ve kendi kralları vardı. Az sayıda şehirleri vardır ve genellikle dağlarda, yazın hayvanlarını yüksek yaylalara kolayca çıkarabilecekleri, aralıklarla kurulmuş küçük yerleşim birimlerinde yaşarlar. Topraklarında ilkel bir çeşit darı yetiştirirler. Animizmden önce Hristiyanlığa, ardından da Müslümanlığa geçmişlerdir. Ancak her iki dini de çok içselleştirmemişlerdir. Orta Çağ'da Trabzon'un Rum imparatorları için Lazlar, barış zamanlarında güçlük çıkaran bir halk iken, savaş zamanlarında imparatorluğun savunucusu olmuşlardı.

Lazlar ve Tzanların aynı halk oldukları ya da Tzanların Laz oldukları konusu tartışmaya açıktır. Bir başka tarihi karışıklık da, Gürcülerin ve Rusların Lazlara "Çani" demelerinden kaynaklanır [1]. Ancak Lazlar kendilerini bu şekilde adlandırmazlar. Lazlar ve Tzanlar her ne kadar yakın olsalar da Orta Çağ'a ait klasik kaynaklarda farklı halklar olarak kabul edilmeleri nedeniyle, burada da ayrı ayrı ele alınacaklar.

Lazların vatanının, Periplus Arrian'ın söz ettiği, Abhazya'nın kuzeybatı sınırında, Palaia Lazikê'nin (Nebugskaya?) olduğu bölgeler olması mümkündür [2]. Malassas adında bir kralları vardı [3]. Diğer klasik coğrafyacılar Lazları Colchislilerle birlikte tanımlarlar. Colchis, Karadeniz'in doğu kıyısında yerleşik halkları tanımlayan esnek bir terimdir. Rodoslu Apollon, şimdiki Lazistan'ın yakınlarında yaşayan kibirli Mossynoekoilerden söz eder: "Bizim dışarıda rahatça yaptığımız şeyleri bunlar evlerinde yaparken, bizim ancak evlerimizde, kapılarımız kapalıyken yaptığımız şeyleri yol ortasında hiç çekinmeden yaparlar" [4]. Rodoslu Apollon ve Strabo'ya göre, Kafkasyalı adlarından da anlaşıldığı gibi, Mossynoekoiler bölgelerine davetsiz girenlerin üstüne atladıkları ağaç evlerde yaşarlardı [5]. Xenephon ve Strabo Mossynoekoilerin gemicilik, kütük işçiliği ve balıkçılıkta becerikli olduklarını ve zaman zaman da korsanlık yaptıklarını yazarlar [6]. Bu kaynakların doğruluğunu kontrol etmek ve yazılanları yorumlamak oldukça zor olsa da, Mossynoekoilerin ve Lazların birçok ortak nitelikleri vardır ve birbirleriyle ilişkilendirilebilirler [7].

Bundan on yüzyıl kadar geriye gidildiğinde, Kırımlı Sauromatoi'nin Diocletian hükümranlığı döneminde (284-303) Lazia'yı istila ettiği ve Kızıl Irmak'a (Halys) kadar ulaştığı kanısı hâkimdir [8]. Lazlarla ilgili güvenilir ilk kaynak, yaşadıkları bölgenin Pers ve Bizans ordularının geçiş yolu olduğu dönem olan VI. yüzyıla aittir. Bu dönemde Lazia, Justin, Justinyen ve Herakliyos ile Chosroes I ve II tarafından önemli bir cephe olarak görülüyordu. VI. ve VII. yüzyıllarda Lazlar, Phasis (Rion) nehrinin her iki tarafında bulunan ve 591'den itibaren Bizans İmparatorluğu'yla ilişkilendirilen Petra, Meskhetia ve Tiflis'in merkezleri olan Colchis'e egemen oldular. Bu VI. ve VII. yüzyıllardaki Lazia bölgesiydi, ancak hemen sonra Lazlar şimdiki vatanları olan Batum ve Çoruh nehrinin ağzı arasında kalan bölgeye yerleştiler. Lazistan, İmparatorluğun VI. Leo (886-912) döneminden günümüze biraz genişlemiş olsa bile, XI. yüzyılda Selçuklu istilasına kadar bir geçiş bölgesi olarak kalmış ve temelde sınırlarını korumuştur. VI. yüzyıla kadar geniş bir himayeci krallık olan Lazlar, IX. yüzyılda Bizans'ın savunma sistemi içinde asimile oldular.

Agathias ve Procopius, Colchisli Lazların özelliklerini ilk ortaya koyanlardır. Onlardan sonra bu özellikler başka yazarlar tarafından defalarca tekrarlandı. "Lazia'da ne üzüm, ne tahıl ne de işe yarar başka bir şey üretiliyordu. Hatta patikaların darlığı nedeniyle her şey ancak insan sırtında taşınabiliyordu. Lazların alışık olduğu sadece kendi topraklarında yetişen bir kaç ürün vardı ki, ancak bunlarla yaşamlarını sürdürebiliyorlardı" [9]. "Lazların ne unu ne tuzu ne de başka işe yarar bir şeyi vardı ama işledikleri hayvan derisi, post, kösele gibi şeyleri satarak gereksinimlerini karşılıyorlardı" [10]. Sonuç olarak Bizans için Lazia Doğu'ya açılan önemli bir ticaret kapısı haline gelmişti.

Bizans'ın Lazlarla ne şekilde ilgilendiği, özellikle Sırbistan, Bulgaristan ve Ermenistan gibi sınır illerindeki diğer halkların asimilasyonunda ve emperyal sisteme eklemlenmelerinde izlediği tutumlarla farklı yönlerden karşılaştırılabilir. Lazlar, Roma vatandaşı ve Roma kolonisi olmadıkları halde savunma gerektiren hallerde imparatorluğa destek veren bir müttefik olarak "foederati" sıfatını taşıyorlardı. Jüstin ve Jüstinyen'in tebası olup görevleri sınırları korumaktı. Karşılığında yüklü ödenekler alıyorlardı: Bizzat kendileri, hem Bizans hem de Osmanlı'ya geleneksel olarak harem ağası tedarik eden bir halk olan Abasgoileri serfleştirmişlerdi [11]. Geçmişte Laz krallarından biri Perslerden hükümdarlık asası almıştı, ve ardından, Laz kralları Tzathos ve Gobazes'e Bizanslı eşler ve önemli Bizans unvanları verilmiş, Bizans kilisesinde eğitim görüp vaftiz olmuş, ayrıca beyaz giysiler giyinme izni verilmişti [12]. Bunlara rağmen Lazlar hiçbir zaman tam anlamıyla imparatorluğun bir parçası olarak görülmediler.

Hristiyanlaştırıldılar ve Rum kilisesinin Phasis Eparklığı dört suffragan belirledi [13] ve daha sonra bir Lazika Episkoposluğu kuruldu [14]. Yine de Lazlar Hristiyanlığı kendilerine özgü bir şekilde yorumlayıp kendi rahiplerini yetiştirdiler [15]. Bu rahiplerin içinde en önde geleni 13 Ağustos 662'de Laz kalesi Schemarion'da (Muri) sürgündeyken ölen Günah Çıkartan Aziz Maksimos'dur (St. Maximos the Confessor) [16]. Schemarion, Bizans'ın kontrol etmeye çalıştığı sınırlardaki bir dizi kaleden ve Petra'daki (Tsikhisdziri) gibi bir kaç surdan biriydi. Persler gibi Bizanslılar da Lazları güvenilmez bir müttefik olarak görüyorlardı. Her ne kadar Justinyen ve Chrosroes bütün dağ kalelerini ele geçirmek üzere kuşatma yapmış olsalar da, her iki büyük güç de Lazia'yı tümüyle istila etmeye yeltenmediler [17]. Lazlar Persler ile karşılaştırıldığında Bizans'la her zaman daha yakın olmuşlardır.

Tarihlerinin dönüm noktası, VII. yüzyılın sonuna doğru Pers tehdidinin yerini Arap tehdidine bırakmasıyla olmuştur. Bir kaç yıl içinde Agathias ve Procopius'un anlattığı Lazia, Arap istilasına uğradı ve bundan sonra Colchis'in Lazları, Gürcü ulusal mücadelesine Laz olarak katılmadılar. Bunlar Bizans güçlerine katılmış olan, Procopius'un "Pontikoi denilen Rhomaioiler" [18] dediği, Minorsky'nin "kesinlikle Laz" [19] olduğuna inandığı, Kafkaslardaki büyük Laz devleti unutulduktan sonra da ulusal kimliğini korumuş olan Lazlardı. Tzanlar içinse, VII. yüzyıldan sonra Bizanslılaşmış ve şimdi de Türkleşmiş olan azınlığın tarihi geçerlidir.

Batı Gürcüstan'daki Laz çoğunluğun eskiden kurduğu egemenlik, "Zanca konuşan ve bir zamanlar Karadeniz'de bir uçtan bir uca yayılmış olan ırkın temsilcileri olan" [20], Megreller ve Svanlar tarafından temsil ediliyor sayılır. Her şeye rağmen (şimdi günümüzün Lazistan kıyıları olan) Bizans sınırları içinde yaşamayı başarmış Lazlara değinildiğine çok az kaynakta rastlayabiliyoruz. Komşularının Ermeniler ve Taolu Gürcüler [21] VII. yüzyıldan sonra yarı bağımsız bir derebeylik kurmak için hiçbir girişimde bulunmadılar.

X. yüzyılda, Arap coğrafyacı Abul Feda'nın Trabzon'u "büyük bir Laz limanı" olarak tanımladığı sıralarda, Lazların, burası ve Batum arasında kalan ve sonradan Lazistan olarak bilinen bölgede yerleşik olduklarına neredeyse kesin gözüyle bakılmaktadır [22]. Gabrades gibi Chaldialı yerli liderler XI. yüzyılın ortalarından itibaren, Lazları Selçuklulara karşı eski savunma sisteminin bir parçası olarak kullandılar ve Trabzon Rum İmparatorluğu (1204-1461) Büyük Lazia "Thema"sı olarak isimlendirilen Laz topraklarını devraldı [23]. Pachymeres gibi Bizanslı yazarlar [24], kurulan yeni imparatorluğun yeni bir hudut Laz devletinden başka bir şey olmadığını ve bir anlamda Lazaropoulos'un [25] ve Bessarion'un [26] fethettiği Trapezuntes gibi olduğunu yazarlar. Oysa Gürcü tarihçilere göre Trabzon, Gürcülerin baskın olduğu bir devlettir [27]. Aslında, her ne kadar Büyük Komnenoi Gürcü Bagratidler ve Cakeliler ile yakından ilişkili de olsa, bunların gerçekte asıl kaygısı kendilerini Bizanslı İmparatorlar olarak kabul ettirmekti. Trabzon İmparatorluğu'nun kültürü ve yönetiminde Gürcü özelliklerle karşılaşmak güçtür [28]; gerçekte Büyük Komenos Hanedanlığının en az yedi varisi Gürcü Kraliyet ailesinden prens ve prenseslerle evlenmişlerdi. Trabzonlu resmi tarihçi Paneretos, Tiflis'e "Şahane" adını takar [29]. Komnenci gerçekleştirdiği istilalarda ve verdiği ünvanlarda genellikle Gürcüler üzerinde hakimiyet talep etmiştir [30]. Büyük Kraliçe Tamara Trabzon İmparatorluğu'nun kuruluşuna adı karışan isimlerden birisidir [31], ancak Trabzon hiçbir zaman Gürcüstan'ın XIII. ve XV. yüzyıllarda Moğol istilalarından çektiği kadar çok çekmemiştir. Belki de imparatorluğun Gürcü müttefiklerine karşı takındığı görece aldırışsızlığın bir nedeni de budur. Trabzon, kültürel ve siyasal olarak yüzünü Tiflis'den çok Konstantinopolis'e dönmüştü. Büyük Komnenoi, "Rhomaioi"nin tümüyle güvenilir İmparatorları olmaktan alıkoyan bir şey varsa o da büyük Laz nüfustu.

Lazlar emperyal siyasette etkin bir rol oynadılar: İmparatoriçe Anna Anachoutlou bir Laz istilası sayılabilecek şekilde tahta çıkarılmıştı [32]. Büyük olasılıkla da bölgedeki nüfusun en savaşçı ögesiydiler. Procopius'la hemen hemen aynı terimleri kullanan Lazaropoulos XIV. yüzyılda Chaldia theması için "savaşçılarla dolu ulaşılması güç bir bölge" yorumunu yapmıştır [33][34]. Doğu ve merkez Pontuslu Lazlarla, kıyılardaki Rumlar arasındaki temel fark etnik olmaktan öte ekonomiktir. Procopius'un döneminden bu yüzyıla kadar Lazlar aslen yayla göçeridir. Oysa kıyılarda yaşayan halk aksine tarımla geçiniyordu. Bu iki yaşam biçiminin dışında, bir de her iki grubun da sevdiği yaylalar vardı ve bu yaylalar için kıyılardaki Rumlar ve daha içerde yaşayan yayla göçeri (Rumca parchara, Türkçe yayla) halk arasında her sene savaş çıkardı. Lazlar Anadolu'daki yaylalardan en yüksek ve en güzel olan bir kaç tanesini çok seviyor ve her sene karlar eridikten sonra sürülerini ve hayvanlarını alıp dağlardaki bu yaylalara göç ediyorlardı [35].

Eylül 1405'te Clavijo Tebriz'e geri döndü. Tortum'dan İspir'e geçti ve daha sonra kıyıya doğru, İspir ve deniz arasında kalan bölgede Gürcülerle karşılaştı: "Güzel bir ırk, güzel ve mert mizaçlılar. Rumlar gibi Hristiyan dinine mensuplar, ancak dilleri Rumca değil, kendilerine özgü bir dil konuşuyorlar" [36]. Bir de Hemşinli Ermeniler var [37]. Clavijo, Sürmene ve Trabzon arasında, Lazia'nın içlerini, Trepezuntine'in "thema'sını" gezdi. "Bölge deniz kıyısında ve çok dağlıktır, tepeler her yerde ormanlarla kaplıdır. Ağaçlar asma gibi pek çok sarmaşık bitkiye destek olur. Yabani üzümlerin şarabı da yapılır ancak halk üzüm bağı yapmaz bu bölgede" [38]. Nüfus "turio" denen mezralarda yaşar, birkaç tanesi bir arada yerleşik, sağlam evlerdir bunlar. "Bu ülkede yol alırken aşmak zorunda olduğumuz patikalar o denli korkunçtu ki, yanımızdaki tüm yük hayvanları bu yollarda telef oldu" [39][40].

Trabzon'un düşürülmesinden sonra Lazlar bu bölgede bağımsızlıklarını sürdürdüler. 1580'den sonra çoğunlukla Müslüman oldular [41]. Ancak 1840'lara kadar, yüksek kalelerinden içlerdeki bölgeleri yöneten derebeylerinin himayesinde, bir çeşit özerklik sahibi oldular [42]. Lazlar, Modern Türkiye'de kendi özgün dili ve farklılık bilinciyle ayakta kalabilmiş, Türk olmayan bir kaç halktan biridir. Canlı bir folklorları vardır, tulum [43] çalıp, sonu gelmeyen masallar [44], hikâyeler anlatırlar. Müthiş denizci ve gezgindirler. Hamur işleri Rusya'nın güneyinde ve Türkiye'de ünlüdür. Karakteristik siyah kostümleri, başlarına taktıkları geniş düğümlü bir eşarp, yelek, şalvar pantolon ve kuşaktan oluşur. Bu giysinin ağır ve kabadayı bir havası vardır. Tüm Pontus sahili boyunca benimsenmiş olan bu kıyafet, bayramlarda hala Giresun ve Trabzon'da ve Selanik'e göç etmiş Pontuslu Rumların üzerinde görülebilir [45].

Lazlara dair en çarpıcı özellik vahşilikleridir. Trabzon İmparatorluğu'na "avını asla kaçırmayan korkunç aslanlar gibi" savaşçılar vermişlerdi [46]. 1833'de Rahip Eli Smith'e bir Türk "bir baş soğan için gözlerini kırpmadan adam öldürürler" demişti [47]. 1962'de Tonya'da adam öldürmenin bedeli beş pound idi. 1831'de James Brant Lazlar ve Ofluları Maniotlarla karşılaştırmış ve "babadan oğula kan davası taşırlar" demişti [48]. 1955'te bir katil Trabzon meydanında, maktulün babasını hiç görmemiş oğlu tarafından, cezaevinden çıktıktan sadece bir kaç saat sonra vurulup öldürülmüştü. 1678'de Chardin Gonialılar için "inclination à l'impureté au brigandage et au meurtre" (soyguna, cinayete ve itaatsizliğe eğilimli) yorumunu yapmış, bir Laz içinse "rude, grossière et sauvage" (kaba saba ve vahşi) demişti [49]. 1829'da Rottiers, Lazları "rusé, vindicatif, enclin au vol et capable de tous les crimes qui l'accompagnent" (kurnaz, kindar, hırsızlığa eğilimli ve bunlara eşlik eden tüm suçları işleyebilir) şeklinde tanımlamış [50], Beauchamp ise vahşi görünümlerini anlatmıştır [51]. Rahip Horatio Southgate'in 1837'de aktardığına göre "yüksek dağlarda hüküm süren kanun kaçağı eşkiyaların emrindeki amansız soyguncular" idi [52]. "Müslüman Laz lapası* yemez", "Meyvelerin en ucuzu kiraz, kuşların en aptalı kaz ve milletlerin en beteri Laz" gibi üstü örtülü ve uyaklı deyimlerden anlaşıldığı üzere, Türkler de Lazlar hakkında bir o kadar eleştireldirler [53].

Kendini ifade edemeyen birçok dağlı halk gibi Lazlar da Bizans'tan günümüze değin kendileri hakkında zayıf bir izlenimin oluşmasına neden oldular. Ancak yeni yeni, günümüzde bölgeye giden gezginler daha farklı aktarımlar yapıyorlar ve Lazların müthiş konukseverliğinden, canlı kişiliklerinden ve güzel davranışlarından söz ediyorlar [54][55]. Dennis Hills "günümüz Türkiye'sinde Lazlar, şiddete yatkınlıkları, sinirli mizaçları ve kan davası geleneği nedeniyle kötü bilinirler; bu nedenle komşu köylerdeki Türkler, Lazların yaylalarından uzak dururlar" diyor kitabında. Ancak Lazların bu kötü ünü şaşırtıcı şekilde çelişkilidir. Birçok Türk Lazların geri kafalı, imamın sözünden çıkmayan, yarım yamalak Türkçe konuşan, ülkenin vahşi, fakir bir bölgesinde yabani bir hayat süren melez bir halk olduğunu söyleyip ne kadar sinsi ve aptal olduklarıyla ilgili fıkralar anlatırken, bir diğer grup ticarette ve diğer işlerdeki başarılarından, zekâlarından ve girişimciliklerinden, neşeli karakterlerinden ve danslarından hayranlıkla söz eder. Bu önyargının nedenleri, belki de tıpkı Çingeneler, Yörükler, Kürtler ve Araplara karşı da olduğu gibi, "saf Türk" ailesine mensup olmamalarında saklıdır. "Bana göre Lazlar her zaman konuksever bir halk olmuştur. Ancak gene de söylemeden edemeyeceğim, kadınlarını yük hayvanı gibi kullanma alışkanlıkları ne yazık ki onları itici yapan özelliklerinden birisidir" [56].

Bütün gezginler Lazcanın Gürcü kökenli bir dil olduğu konusunda birleşirler. Smith'e göre "kendilerine özgü bir dilleri yoktur, konuştukları dil büyük ölçüde Türkçeyle karışık bir Megrel diyalektinden oluşmuş bir şivedir" [57]. Moritz Wagner Lazcanın "Gürcücenin bir dalı olan" [58] Guriaca olduğunu söyler. Geçtiğimiz yüz yıl içinde Rosen [59], Bopp [60], Klaproth [61], Çikobava [62], Jğenti [63], Peacock [64], Adjarian [65] ve Marr [66] Laz diyalektinin Türkçe olmayan köklerini bulguladılar. Bu dilin temelde, antik Laz krallığı döneminde konuşulan Megrelceyle ve daha sonra Tiflis'te konuşulan Gürcüceyle ve daha uzaklarda Svan diliyle bağları vardır. Megrelce, Lazca ve Svanca, Zan adı verilen dil grubuna aittirler [67]. Lazcaya Yunancadan gelmiş sözcükler de vardır, ancak Rosen ve Klaproth'un bulgularına güvenilecek olunursa, bu sözcükler daha çok denizcilik, tarım, yerleşik yaşam ve aile ilişkileriyle ilgilidir. Bu sözcükler Yunancadan ödünç alınması doğal olabilecek sözcüklerdir [68]. Ancak daha küçük bir sözcük grubu vardır ki, bunlar Bizans'tan kalmıştır; oregsi "iştah", aghnuse "cehalet", ve en belirgin olan okori "ev" (oikos'tan gelmiş olabilir?) ve bir de iş ya da hizmet anlamına gelen dulia.

W. E. D. Allen doğu Pontus'daki bir çok yer adında Lazca köklere rastlamıştır [69]. Athenai (Atine) Yunancadan gelmemiştir. Bessarion, bunun, "gölgeli yer" anlamına gelen Lazca bir sözcük olabileceğini söyler [70]. Antik Rhizarion (Rize) "insanların (ya da askerlerin) buluştuğu yer" demektir. Mapavri (Çayeli) "yapraklı" demek olabilir. Güneybatı sınırındaki bu yerler sadece antik Lazia'ya aittir.

Lazlar yaz aylarını, yükseklerdeki yerleşim yerlerini bırakıp, Kaçkar'ın muhteşem yaylalarında geçirirler [71]. Lazlar şehirleşmeyi tercih etmeyip, tepelere serpiştirilmiş evlerden oluşan küçük yerleşim birimleri oluşturdular. Dağ ormanlarının içinde seyrek konumlanmış, kütük direklerle yerden yükseltilmiş ağaç evlerde yaşarlardı. XIX. yüzyılda dahi Brant, Lazistan'da insanların "tek tek serpiştirilmiş kulübelerde" yaşadıklarını gözlemledi [72]. Rottiers "pauvres cabanes des pêcheurs du Lazistan"dan (Lazistan'ın yoksul balıkçı kulübeleri) söz eder [73]. Bu yerleşim biçimi Clavijo'nun 1405'de aktardığı üzere, ilk kez büyük olasılıkla antik Mossynoekoilerde görüldü ve günümüze kadar süregeldi. Bugün bile Lazistan'ın görece en kalabalık şehirlerinde nüfus 15.000'i geçmez.

Lazlar temel olarak yaylalarında kendi ürettikleri koyun ve sığır etiyle ve süt ürünleriyle beslenirler, giysilerini kendileri dikerler. Ayrıca yerli balıklar [74], Pontus'un ünlü "deli bal"ı [75] ve evlerinden nispeten aşağıda bulunan "mezra"larda yetiştirdikleri bir çeşit darı da önemli besinleridir. Procopius yetiştirdikleri tahılın ilkelliğinden söz etmişti. Chardin de 1673'de bunu doğrulamıştır [76]. Buğday yetiştirmiyorlardı, 1850'de Walpole, ekmeklerinin mısırdan yapıldığını teşhis etti [77]. Lazların klasik dönemden bugüne yaptıkları tarımı ilerletmek adına bir şey yapmamalarının nedeni, Lazistan'ın sarp dağlarının daha ileri bir işlemeye izin vermemesidir. 1833'de Smith'e şöyle aktarılmıştı: "Lazların ekip diktikleri dağlar öylesine diktir ki, ancak kendilerini ağaca bağlayarak çalışabilirler" [78]. İki yıl sonra Stuart da aynı hikâyeyi anlatmıştı [79]. Aynı yıl Brant, Lazistan'ı boydan boya gezdi ve gördüklerini şöyle aktardı: "Öylesine dağlık ve ağaçlık bir memleket ki, tarıma uygun en küçük bir açıklık bile ekilmeden bırakılmadığı halde, tüm nüfusa yetecek kadar tahıl üretilemiyor. Dağların saban girmesi imkânsız dik yamaçlarından mısır tarlalarının sarktığı görülebilir. Toprak, bölgeye özgü çift dişli bir çatalla, kol kuvvetiyle sürülüp hazırlanır" [80]. Yetiştirilen tahıl genelde hep mısırdır ve çok nadir olarak başka bir şeyden ekmek yapılır [81]. Lazlar Procopius'un "alışık oldukları ilkel bir çeşit darı, sofralarının temel yiyeceğidir" dediği zamandan günümüze çok az ilerlediler [82].

Lazların kaderi ülkelerinin coğrafyası tarafından belirlenmiştir. Lazistan dağları, bir yandan bağımsızlıklarını korumalarını sağlarken, bir yandan da tarımda gelişmelerine ya da daha gelişmiş bir politika izlemelerine engel olmuştur. Laz derebeylerini Trabzon İmparatorluğu'yla birlikte bağımsızlık ilan etmeye ikna eden Büyük Komnenoi olmuştu. Lazların kralı Gobazes'in Justinyen ile müttefik olmasından sonra, Lazlar Anadolu'nun bu süreğen iktidarını, Kafkas kültürüne yeğ tutmuşlardı. Colchisli Lazlar unutulurken, Lazia'da yalnızca VI. yüzyılda Anadolulaştırılmış olan Lazlar olmuştur. Ancak ne Bizanslılar, ne Osmanlılar ne de Türkler Lazları tam Anadolulu olarak kabul etmemişlerdi. Modern Lazlar sadık "Türk"türler ve "hiç bir siyasi sorun çıkarmayan belli bir azınlık" olagelmişlerdir [83].

1945'te yapılan nüfus sayımında Türkiye'de 46.987 Lazca konuşan vardır. 1926'da Rusya'da sınırın doğu tarafında yapılan sayımda ise sadece 730 Lazca konuşan sayılmıştı. Lazlar ise 643 idi [84]. Günümüzde Lazların çoğunluğu İstanbul'un liman semtlerinde, İzmir ve Ankara'daki fırınlarda, Rize'deki çay bahçelerinde ve Giresun ve Trabzon'daki fındıklıklarda yaşamlarını sürdürürler. Ancak, bugün halen Lazistan'ın yüksek yerlerinde, eski yaşam döngüsünü sürdüren yaklaşık olarak onbin Laz'ın yaşadığı tahmin ediliyor [85].

2. Tzanlar

Bizanslı Strabo ve Stephen, Tzanların sonradan Trabzon [86] olacak bölgenin yakınlarında, Argonotların karşılaştığı antik Makronailer olduğunu ileri sürerler. Makronailer Periplus'un anonim yazarı, Heredot, Xenophon, Pliny ve onlara yanlış bir etimoloji sonucu "Makrokephaloi" diyen Skylax tarafından biliniyorlardı [87][88]. Arrian ve Selanikli Eustathios'da onları Tzanoi ya da atlı Sanoiler olarak biliyorlardı [89]. Lazlarda olduğu gibi Tzanlarla ilgili ilk güvenilir kaynak da yine Procopius'tur. O, Tzanların Lazlardan farklı bir kavim olduğunu belirtir, ancak yine de her ikisiyle ilgili anlattıkları çok benzerdir: "Tzanik milleti bağımsızdı ve erken dönemde Sanoi olarak adlandırılıyorlardı." Bölgede yaşayan Romalılara saldırılar düzenliyor, topraklarında yenebilecek bir şey yetiştirmek mümkün olmadığı için, her zaman çaldıklarıyla beslendikleri zor bir yaşam sürdürüyorlardı. Romalılar açık savaşta onları kolaylıkla yeniyorlardı fakat Tzanların topraklarının "güçlü kaleleri nedeniyle zaptedilmesi imkânsızdı" [90]. Trabzon yolunu koruyan kaleler zinciri ve tek başına kayalık bir tepenin üstünde yükselen Tzanicha kalesi, Ermeni Prens Haitoun'un davası ve Türklerin sağlam kaleleri nedeniyle Trabzon'u hiçbir zaman alamadıkları hemen akla gelir [91].

Lazlar gibi Tzanlar da ekilmesi imkânsız olan dağlık bir bölgede yaşıyorlardı, ayrıca buna ek olarak, bitmek bilmeyen kış mevsimleri yaşamlarını çok güçleştiriyordu. Lazlar gibi yayla göçeriydiler. "Sığırlarını toprağı sürmek için değil, kendilerine süt ve et sağlamak için besliyorlardı; tarım yapmak için fazlasıyla tembel ve aksiydiler" [92], "Vahşi hayvanlar gibi kendi içlerine kapalı, yalnız bir yaşam süren" anarşistlerdi [93]. Antik zamanlardan itibaren Tzanlar hükümdarları olmayan, bağımsız bir halk olarak, yabani bir yaşam sürdürdüler [94]. Animisttiler, "ağaçları, kuşları ve çeşitli hayvanları tanrı olarak benimseyip tapınırlardı..." [95].

Tzanların, Procopius'un çok eleştirdiği ilkel yaşamları, Parsermenia ve Bizans'la sınırdaş olmaları sonucunda felaketle karşılaştı. Justinyen onları boyunduruk altına almak için bitmek bilmeyen bir çaba gösterdi ve sonunda Bizans'ın kalelerini, ordularını, askere alınmayı, Bizanslı bir dükayı, misyonerleri, ormanlarının kesilmesini ve Bizans medeniyetinin diğer nimetlerini kabul ettiler. Her şeye rağmen, görünen o ki, Romalılaşmış Lazlar gibi, Bizans sınırında yaşayan Tzanlar da (daha içerdeki Koxyline Tzanlarının aksine Okenite grubu) kimliklerini korumayı başardılar [96].

Arap coğrafyacı El Masudi Tzanları ya da "Glumik adlı ulusu" X. yüzyılda kısaca şöyle anlatır: "Kral değil ama bir başkan tarafından yönetilen Hristiyan bir ulustur, Lazlarla dostça ilişkiler içindedirler" [97]. Tzanların Orta Çağ'daki hikâyeleri tümüyle, lider bir aile olan Tzanichites'in tarihi etrafında oluşmuştur. Trabzon'da Rum İmparotorları döneminden önceki sorun; Tzanichitai'nin, Tzanicha'yı, ayrıca Bayburt ve Erzincan'a giden ana yolları kontrolü altında tutması ve böylece, Bizans İmparatorluğu'nun sınır boylarında, sınırları özellikle Müslümanlardan koruyan yerli ordulara verilen geleneksel akritai rolünü üstlenmiş olmasıydı [98]. Tzanichitai'nin gerçekte Tzanlara ne derecede liderlik ettiğini bilemiyoruz ancak, Trapezuntine tarihinin büyük bölümü, XIV. yüzyılda Yunan saraylıları "Scholarioi" ile çatışmak olmuş olan Mesochaldialı (Tzatzintzaioi, Kabazitai, Meizomatai ve Kamachenoi gibi yerli beylerden oluşan) grubuna ait önde gelen ailelerden biridir.

Trabzon İmparatorları, gerektiğinde Yunan ünvanları ve yönetimde görevler vererek, Mesochaldialı Beylerini kendi saflarında tutmayı bildiler. Bu gruba ait 1306 tarihli bir belgede ilk karşımıza çıkan isim kuzenleri olan Gregory Kamachenos ve George Torkopoulos'la birlikte, Büyük Komnenos II Alexios'a hizmet vermiş olan Theodore Tzanichites'tir [99]. 1340'da Büyük Stratopedarch Sebastos Tzanichites ve Kamachenos, Bizanslı Scholarici'ye karşı bir Mesochaldialı ayaklanması gerçekleştirdiler [100]. Tzanichites yakalanıp idam edildi ancak varisi Stephen Tzanichites yeniden göze girip 1344'de Büyük Muhafız (Grand Constable) ilan edildi [101]. 1349'da Michael Tzanichites Cenevizlilerle bir deniz savaşında öldü, ardından varisi John Tzanichites'e Epikernes ünvanı verildi [102][103].

Büyük Komnenoi'nin, Tzanichitai'yi başkente alarak aileyi Bizans yönetiminde görevlendirmesi ve böylelikle ait olduğu kabileden bir anlamda uzaklaştırması XIV. yüzyılda, 1340 yılı dışında, etkili oldu. Ancak III. Aleksios (1349-1390) yönetime geldiğinde gücü daha çok kendi etrafında toplayıp, kabile liderlerinin Bizanslı ünvanlarla mecliste boy göstermeleri şansını azalttı. Bunun üzerine, John Tzanichites başkentteki görevini bırakma kararı aldı. 1352'de atalarından kalma Tzanicha Kalesini "kanunsuz yollardan" geri aldı ancak iki ay sonra genç III. Aleksios buraya bir sefer düzenleyerek barış yapılmasını sağladı [104]. Ailenin yeniden göze girmesi bu olaydan otuz yıl sonradır. 1386'da (I.?) Constantine Tzanichites, Tzan birliklerinin komutasından sorumlu olduğu Büyük Muhafız görevine geldi ve kendi toprakları yakınındaki Palaiomatzouka bandon'unun başına geçti [105]. Tzanichitailer bir daha hiçbir zaman başkente geri kabul edilmediler, ancak iç kesimlerde hala etkiliydiler. Ailenin, hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz son üyesi olan (II.?) Constantine Tzanichites, 1415'de Palaiomatzouka bandon'unun başındaydı [106].

Büyük Komnenoi'nin belki de bir yüzyıl önce Tzanichities'e kendi topraklarında verasete dayalı bir hükümdarlık tanıması (Chaldia Dükalığı için Kabazitai'lerde olduğu gibi) çok daha akılcı bir çözüm olabilirdi. Ne yazık ki Tzanichitai'ler Bizans İmparatorluğu için çözülmesi güç bir sorun ortaya koyuyorlardı ve III. Aleksios bu sorunu silah kullanarak çözme yoluna gitti. Vazelon Antlaşmasında otuza yakın Tzan soyadı bulunuyor [107], ancak bu isimlerle XV. yüzyıldan sonra çok nadir karşılaşıyoruz; günümüze en yakın örnek 1851'de Pontus'dan Basil Tzanakes'dir [108]. Panaretos, Tzanların ön adlarının da Lekos ve Tzampas gibi farklı olduklarını belirtir [109]. Ancak Vazelon Antlaşmasında adı geçen Tzanların hepsinin önadları istisnasız Yunan Hristiyan adlardır. Orta Çağ halklarından Ulahlarda olduğu gibi, Tzanların göçer yaşamı iki dilli olmalarını gerektirmiş olabilir [110]. Bir başka olasılık ise, biri yasal işlerde kullandıkları Ortodoks Bizanslı olmak üzere, iki isimlerinin olduğudur. Benzer şekilde Tourkokratia döneminde, Matzoukalıların da biri kendi aralarında kullandıkları Yunan-Hristiyan ve biri de yasal işlerde kullandıkları Müslüman olmak üzere iki adları vardı [111].

Tzanların Orta Çağ'a gelindiğinde kimliklerini kaybetmeye başladıkları çok açıktır. Bu büyük olasılıkla Yunanlılarla ve kendilerinden çoğunlukla "Çani" olarak söz edilen Lazlar arasında asimile olmaları nedeniyledir. Tzanlardan en son söz eden kaynak olarak X. yüzyılda Masudi'yi biliyoruz. Tzan adı Miller [112] ve Chrysanthos'un [113] yazdıklarında bir yanlış anlamanın sonucu olarak bulunuyor ve tam olarak tanımlanamıyor.

Panaretos ve Chalkokondyles'teki "Tziapnides" ve "Tzapnidai"nin Kafkasya kökenli Hristiyan bir halk olan Tzanlarla karıştırılmaması gerekir. Bunların Müslüman bir Oğuz boyu olan Çepni oldukları biliniyor. XIII. yüzyılda Kırşehir'de, Ankara ve Kayseri'de yaşadılar, XVI. yüzyılda, Halep (Aleppo), Antep (Ayıntab), Sivas, İzmir, Aydın, Manisa, Balıkesir, Erzurum, Konya ve Adana gibi yerlerde yerleşiktiler. Ancak asıl nüfuz ettikleri bölge Pontus kıyılarıydı. 1277'de Çepniler, Büyük Komnenos George'a karşı Amisos'u (Samsun) başarıyla savundular. Kendilerinden önce Canik olarak bilinen bölgeyi fethettiler, XIV. yüzyılda Bizans'a bağlı yöneticileri Büyük Komnenoi'nin üyeleriyle evlilik yapan ve büyük olasılıkla Büyük Komnenoi'nin yönetiminde de yer almış, Limnia ve Chalbia olarak bilinen, emirlikleri kurdular [114]. 1348'de "Tziapnidai"ler, Posdoganes adlı bir liderin önderliğinde bir Türk koalisyonunda yer alarak Trabzon'a baş kaldırdılar ancak büyük Komnenos Michael tarafından bozguna uğratıldılar [115]. Trabzon'a karşı Çepni tehdidi her yıl gidilen yaylalarda, başkentte hissedildiğinden daha fazla hissediliyordu.

1380'de, III. Aleksios, Batıdaki emirlikleri etkisiz hale getirdikten sonra Trabzon'un birkaç mil batısında bulunan, Philabonites (Harşit) vadisinde yaşayan "Tzapnidai"lerin üstüne büyük bir deniz ve kara seferi düzenledi. Öldürülen 42 "Rhomaioi"ye karşılık olarak III. Alexios, 100 Çepni'yi katletti ve kışlık köylerini yağmalayıp, yaktı. Bu bölümde Panaretos "Tziapnidai"nin "Tourkoi" ile aynı olduğunu ve Tzanlarla karıştırılmaması gerektiğini söyler [116]. Sonraları, 1348 ve 1380 arasında, Tzanichitai Büyük Komnenoi'ye bağlılığını sürdürmüştür.

XV. yüzyıla gelindiğinde Çepniler Trabzon İmparatorluğunun içlerine yayılmışlardı — Chalkokondyles, Colchis ve Amastris (Amasra) arasında uzanan Pontus kıyılarında yaşadıklarını aktarır [117]. Uzun Hasan, İlaldı Beg önderliğinde Akkoyunlu konfederasyonunun ve II. Mehmed'in Trabzon'un batısındaki sahil boyundan dönerken Çepni topraklarından geçtiğini yazar [118]. 1461'den sonra Trabzon bölgesindeki bazı Çepni Beylerine —büyük olasılıkla sürgüne gönderilen Rumları dengelemek için— timar verilmişti [119]. XVI. ve XVII. yüzyılda Trabzon civarındaki ve batısındaki bölgeye genel olarak "Çepni Vilayeti" deniyordu ve Çepniler XV. yüzyılda Lazistan'ın yerli halkıyla vurucu çatışmalar yaptıkları yerde, Trabzon'un batısında, kolonileşmeye başlamışlardı [120].

Bazı yer adları, belli bir Kızılbaş öğretisini benimsemiş olan Çepnilerden gelmiştir [121][122]. Hacı Halife Trabzon'un güneydoğusundaki Çepni dağlarında yaşayan halkın koyu Şii olduğunu ve "İran Şahı'na Tanrı'ya tapınır gibi taptıklarını", Türkçe ve Farsça karışımı bir dil konuştuklarını ve Lazlarla bağlantıları olduğunu bulgulamıştır [123].

Çepniler, Tzanların kimliklerini kaybetmelerine neden olacak şekilde başka bir grup insana bu adı verdiler. Procopius zamanında Tzanların yaşadığı bölgeye bakılacak olunursa, ki bu bölge İspir ve Laz Denizi arasında kalan dağlık Paryadres (Parhal) [124] bölgesidir, Hemşinlilere rastlanır. Hemşinliler belli geleneksel Tzan özelliklerine sahip, VII. ve XI. yüzyıllar arasında İspirli Bagratidler tarafından Ermenileştirilmiş bir halktır.

Hemşin, Clavijo'nun 1405'in Eylül ayında "Arraguiel" üzerinden izlediği rotaya dair de bir ipucu verir. İspanyol elçisinin Moğol saldırıları nedeniyle, Bayburt'tan Trabzon'a olan normal rotayı izlemesi engellenir ve elçi Rize yolu yerine pek de kolay olmayan İspir üzerinden kıyıya ulaşır. Buraya vardığında "Arraguiel" halkının kendi yöneticilerinden memnun olmadığını görür. "Arraguiel" halkı İspirli Muslim Atabeg'ten kendilerine Müslüman bir vali atamasını ister. Atabeg istedikleri gibi yapar, ancak Hristiyan bir de vali yardımcısı atar. Clavijo izledikleri yolla ilgili şunları aktarır: "Daracık birkaç patikadan ibaret çok dağlık bir yoldu, öylesine kayalık ve dikti ki, atlar çıkamıyordu. Bazı yerlerde tepe yamaçlarından geçebilmek için kayadan kayaya kütük köprüler inşa etmeleri gerekti. Buralarda yük hayvanları ilerleyemediğinden bütün yükleri insanlar sırtlarında taşıyorlardı. Bölgede çok az tahıl yetişiyordu ve halkı da oldukça barbardı. Kendimizi tehlikede hissederek ilerliyorduk, Ermeni ve Hristiyanlığı benimsemiş olmalarına rağmen, hepsi soyguncuydu; serbestçe geçip yolumuza gidebilmemiz için eşyalarımızın bir bölümünü haraç olarak vermemizi istediler. Dört gün boyunca bu insanların ülkesinde yol aldıktan sonra kıyıya ulaştık. Vardığımız yer Trabzon'un doğusuna altı günlük uzaklıktaydı ve buradan oldukça bozuk olan yola koyulduktan bir süre sonra küçük (Trapezuntine) limanı Sürmene'ye ulaştık" [125]. Clavijo, kıyıdan ilerledikçe Sürmene ve Trabzon arasında Lazlarla karşılaştı.

Clavijo'nun İspir'in doğusunda bulduğu insanların Hemşinliler olduğuna kesin gözüyle bakabiliriz. Hemşin (Hamsi) köyü İspir'in kuzeyindeki muhteşem Paryadres dağının eteklerinde ve Clavijo'nun buradan daha aşağılara seyahat ettiği, Adiênos (Senes—Senoz) ve Zagatis (Susa-Zuğa) derelerinin yanındadır [126]. Koch'un Ophis (Of) da "kendine özgü bir dil" [127] dediği, Marr'ın Atine [128] yakınlarında ne olduğu anlaşılamayan bir dil olarak anlattığı ve Kazbeg'in 1876 Parhal'da hiç bilmediği bir dil olarak söz ettiği dil, Hemşince olabilir [129].

Clavijo zamanında Hemşin İslam'a yönelmeye başlamıştı. XVI. yüzyıla ait bir resmi belgede Hemşin kazasında 457 Hristiyan ve 214 Müslüman hane olduğu belirtiliyor [130]. Hristiyan nüfusun, Müslüman nüfusun on katı olduğu diğer Pontus şehirleriyle karşılaştırıldığında bu oranın oldukça yüksek olduğu görülebilir. 1926 Rusya nüfus sayımına göre Karadeniz sahilinin Türkiye sınırında hala en azından bir tane Müslüman Ermeni Hemşin köyü ve 629 Müslüman Ermeni Hemşinli (Khemsin, Hamshili) olduğu söylenebilir [131]. Hemşinliler, Clavijo'nun İspir'in kuzeyindeki rotayla ilgili karışık sorusunun yanıtı olabilir [132] ve dahası, bölgedeki antik halkların bariz yok oluşlarının cevabı da yine Hemşinlilerde bulunabilir. Ancak ne yazık ki, Hemşinliler aracılığıyla antik Tzanların kaderine dair herhangi bir ipucu elde edemiyoruz.

Procopius, Tzanların bütün yaşamlarını "ormanlarla kaplı göğe uzanan dağlarda, hiçbir toprak işlemeden, soygun ve yağmadan elde ettikleriyle" geçirdiklerini aktarır [133]. Bir kez daha Clavijo'nun deneyimlerinden söz edelim; bu kez Orta Çağ Tzanicha bölgesinde karşılaştığı Leo Kabazites'den söz ediyor. Clavijo Torul'un (Ardasa) akritic baronu olan Leo Kabazites'le Zigana Geçidi yakınlarında, 1 Nisan 1404'de tanışır. Kabazites "Kendisini huzur içinde bulduğumuz bu boş topraklarda yaşadığını, her yanını kuşatmış bulunan ancak o güne dek hiç savaşmadığı komşuları olan Türklere karşı tetikte yaşadığını söyledi bize. Ardından kendisi ve halkının ülkelerinden geçen yolculardan aldıklarından ve komşularının topraklarına yaptıkları yağmalardan elde ettiklerinden başka geçinecek hiçbir şeyleri olmadığını" söyledi [134].

Torul kalesi ancak Trabzon düştükten yirmi yıl sonra Osmanlı'ya geçti. Bu kalenin savunucularının son Tzanlar olduğunu düşünmemek elde değil. Ancak, Tzanların tek başına, kendine özgü bir grup olarak en son birkaç yüzyıl önce var olduğunu öne süren sav tartışmaya açıktır. Onlara dair elimizdeki son veriler, Lazların aksine X. yüzyıldandır. Trabzon İmparatorluğu'nda Tzan varlığının tek kanıtı, Vazelon ve Panerotis gibi kaynaklardaki Tzan soyadlarıdır. Ancak gelecek bölümde anlatılacağı üzere, Lazlar Orta Çağ'dan itibaren genelde "Çani" olarak bilindiklerinden, bu soyadları Lazlaşmıştır. Allen da Tzanichites'in bizzat kendisinin "açıkça Laz bir kökene ait" olduğunu öne sürer [135]. X. yüzyıldan sonra Tzanların da diğer bir çok Pontuslu kurgu gibi devrini doldurduğu düşünülebilir. Her şeye rağmen, Tzan tarzı yaşamları dışında, ne Hemşinli Ermeniler, ne Torullu Kabazitailer, ne de hatta Tzanichalı Tzanichitailer, Procopius'un söz ettiği antik Tzanlar değildir.


Dipnotlar

  1. Bkz. V. Minorsky, s.v. "Laz", Encyclopaedia of Islam, 1. basım, Leiden/Londra 1936; B. Geiger, T. Halasi-Kun, A. H. Kuipers ve K. H. Menges, Peoples and Languages of the Caucasus, 's-Gravenhage 1959, s. 14-15; W. E. D. Allen, A History of the Georgian People, Londra 1932, s. 55-6; "The March-Lands of Georgia", The Geographical Journal, lxxiv (1929), s. 135-156; ve C. Ritter, Die Erdkunde von Asien, ix (1), Berlin 1858, s. 928-943. Çani (Laz) ile karışmasını önlemek için Yunanca "Tzan" (Tzanoi) olarak yazmayı tercih ettim. Lazları Dağıstanlı Müslüman Lezgiler ile karıştırmamak gerekir — bkz. Evliya Efendi, Narrative of Travels in Europe, Asia and Africa, in the seventeenth century, çev. J. von Hammer ii, Londra 1840, s. 43; ve Geiger ve diğerleri, agy. s. 38. Tzanların Pontuslu Türki bir halk olan Çepniler ile (Tzapnides) ya da X. yüzyılda Daryal Geçidi'nin güneydoğusunda yaşamış, Sami kökenli oldukları iddia edilen ve bir piskopos tarafından yönetilen, Hristiyan bir halk olan Tzanarlarla (Dzanar, Sanar) karıştırılmamaları gerekir: bkz. Gy. Moravcsik, Byzantinoturcica, ii, Budapest 1943, s. 261 ve M. Brosset, Collection d'historiens arméniens, i, St. Petersburg, 1874, s. 609-613. Aynı şekilde Tzanların vatanı Tiflis'in kuzeyinde dağlık bir bölge olan Chanark (Kakheti) ile karıştırılmamalıdır. Bkz. J. Marquart, Osteuropäische und Ostasiatische Streifzüge, Leipzig 1903, s. 187, 418; Skizzen zur historischen Topographie und Geschichte von Kaukasien, Viyana 1928, s. 33, 35.
  2. Arrian, Periplus, cap. 28; A. Baschmakoff'un, La Synthèse des Périples Pontiques, adlı eserinde söz edilir, Paris 1948, s. 177.
  3. Arrian, cap. 15.
  4. Menippes'den sonra Periplus'un takipçisi olan anonim bir yazara göre, cap. 18 (Baschmakoff, s. 136).
  5. Apollonius Rhodius, Argonautica, ii, ll. 1015-1029, 1117; cf. ps-Skylax, Periplus, cap. 86.
  6. Strabo, Geographia, XII, iii, 18; a.g.e. s. 153'e göre Mossynoekoi "-syn-", Tzan adından türemiş olabilir.
  7. Xenephon, Anabasis, V, iv, 3; ayrıca bkz. Cosmas Indicopleustes, Topographia Christiana, ed. J. P. Migne, PG, lxxxviii, Paris 1860, col. 169.
  8. Bu kaynağın doğruluğu tartışmalıdır.
  9. Constantine Porphyrogenitus, De administrando Imperio, ed. Gy. Moravcsik ve tr. R. J. H. Jenkins, i, Budapest 1949, s. 258, 262, 266; ii, (yorum) Londra 1962, s. 205.
  10. Procopius, Wars, I, XII, 17-20.
  11. Procopius, Wars, II, XV, 1-6; XXV, 17-27.
  12. Procopius, Wars, VIII, XVI, 1-5.
  13. Agathias Myrinaeus, Historiarum libri quinque, ed. J. P. Migne, PG, lxxxviii, Paris 1860, kol. 1404, 1408, 1433, 1436; bkz. P. Lamma, Ricerche sulla storia e la cultura del VI secolo, Brescia 1950, s. 21-6; Johannes Zonaras, Annales, ed. J. P. Migne, PG, cxxxiv, Paris 1864, kol. 1229; Theophanes, Chronographia, ed. J. P. Migne, PG, cviii, Paris 1861, kol. 645-8. Yeni yorumcular Gibbon'un Decline and Fall of the Roman Empire'in 42. bölümünde anlattıklarına çok az yeni katkı yapmakla beraber bkz. B. Rubin, Das Zeitalter Justinians, i, Berlin 1960, s. 335-365 ve Haritalar VII ve VIII; ve A. H. M. Jones, The Later Roman Empire, 284-602, Oxford 1964, i, s. 232, 269, 299; ii, s. 659 ve iii, Maps I, II ve VI. Emperyal mor yerine beyaz rengin tercih edilmesinin nedeni, Laz kıyı kasabalarının kaliteli beyaz kumaş ihraç etmeleri olabilir: daha sonraları Trabzon İmparatorluğu'nda beyaz, emperyal yas rengi olmuştur.
  14. Trabzon gibi, Phasis de tahminen Havari Andrew tarafından Hristiyan yapıldı. Dört suffragan piskoposluğu da Bizans sınırları içinde, Rhodopolis, Saesina ya da Abissena, Petra ve Zigana'daydı — bkz. E. Honigmann, Die Ostgrenze des Byzantinischen Reiches, Brüksel 1935 (= A. A. Vasiliev, Byzance et les Arabes, iii), s. 197-8; P. Goubert, Byzance avant l'Islam, Paris 1951, i, s. 233.
  15. Mgr. Chrysanthos Philippides, "He ekklesia Trapezountos", Archeion Pontou, iv-v (1933), s. 113, 145, 170-1, 153-4, 201, 622, 688.
  16. Procopius, Wars, VIII, ii, 15-20.
  17. G. Ostrogorsky, History of the Byzantine State, çev. J. Hussey, Oxford 1956, s. 108; A. Brilliantov'un tanımlamasını alıntılar, "İtirafçı St. Maximos'un öldüğü ve gömüldüğü yerle ilgili" (Rusça), Christ. Vostok. vi (1917), s. 1-62.
  18. Procopius, Wars, II, xviii, 1-2; Buildings, I, vi, 9-14.
  19. Procopius, Wars, II, xviii, 1-2; Buildings, I, vi, 9-14.
  20. Minorsky, aktaran.
  21. Allen, aktaran, s. 139.
  22. İspir, Lazistan'ın güney sınırındadır ve kuzey kıyısına giden birkaç yoldan bir tanesidir. Batum'un kuzeydoğusuna doğru akan Akampsis'in (Çoruh Nehri) üst tarafındadır. Çok hızlı bir ırmak olmasına rağmen M. F. Guarracino "Notes of an Excursion from Batum to Artvin", Journal of the Royal Geographical Society of London, xv (1845), s. 296-305, ırmağın aşağısına salla geçebildiğini anlatır. İspir'den ilk kez Strabo (XI, iv, 8, ve xiv, 9), İskender'in sefere çıktığı bir yer olarak Syspiritis ya da Hyspiratis olarak söz eder — bkz. Ritter, agy., s. 88. Ermeni ve Gürcü Bagratid ailelerinin aile ağacı, Batsheba ve Meryem Ana'nın kuzenlerinin soyunun izleri İspir'de sürülebilir — bkz. K. Salia, "La Tao-Klardjetie et ses Monastères (II)", Bedi Kartlisa, 41-2 (xiii-xiv) (1962), s. 40-6. Justinyen döneminden itibaren Bayburt (Paipert) Bizans sınırları içinde görünürken, İspir bu sınırlar dışında kalmaktaydı — bkz. K. Salia, "La Tao-Klardjetie et ses Monastères (I)", Bedi Kartlisa, 36-7 (xi-xii) (1961), s. 41-62. II. Basil 1000-1 ve 1022-4 tarihlerinde düzenlediği seferlerde büyük olasılıkla İspir'i ele geçirmişti ancak 1049'da Selçuklular şehri almayı başardılar. 1124'de Gürcü I. David kaleyi aldı. 1226-1410 arasındaki Moğol saldırıları süresince, İspir'in Trabzon İmparatorluğu'nun sınır kalesi olma olasılığı büyüktür — bkz. D. Winfield, "A Note on the South-Eastern Border of the Empire of Trebizond", Anatolian Studies, xii (1962), s. 163-172. Clavijo İspir'i 12 Eylül 1405'de ziyaret ettiğinde, şehir büyük olasılıkla XVI. yüzyılın başında din değiştiren ve karşılığında kendisine babadan oğula geçen Akhalizikhe (Ahıska) Paşalığı verilen, bir zamanların dikbaşlı bir Gürcü ailesi olan Cakeli soyundan gelen Müslim Atabeg'in yönetimindeydi — bkz. Ruy Gonzales de Clavijo, Travels, çev. G. Le Strange, Londra 1928, s. 335. İspir Kalesi'nin içindeki kiliseyle ilgili bkz. D. Winfield ve J. Wainwright, "Some Byzantine churches from the Pontus", Anatolian Studies, xii (1962), s. 150-2 ve Pl. xxv(b); ve yakındaki St. John Ermeni Manastırı için de bkz. Chevalier Gamba, Voyage dans la Russie méridionale, Paris 1826, s. 418, n. 1.
  23. Ya da daha doğrusu, Klarceti (orta Çoruh), Tao (Tortum ve Oltu) ve Basiani (Oltu ve Araxes su havzası); Tao Bagratidleri ile ilgili bkz. S. Runciman, The Emperor Romanus Lecapenus and His Reign, Cambridge 1929, s. 167-9 ve K. Salia, "La Tao-Klardjetie et ses Monastères (I)", Bedi Kartlisa, 41-62 (xi-xii) (1951). David Winfield halen, M. ve N. Thierry'nin raporlarını da içeren Tao'daki Gürcü kiliseleri üzerinde çalışmakta: "Notes d'un voyage en Georgie Turque", Bedi Kartlisa, 34-5 (xiii-ix) (1960), s. 10-29; D. C. Hills, My Travels in Turkey, Londra 1964, s. 222-8 ve The Times'da, 20 Nisan 1963.
  24. Çev. M. Reinaud, Géographie d'Aboulféda, Paris 1848, s. 40.
  25. V. Laurent, "Deux Chrysobulles inédits des empereurs de Trébizonde Alexis IV/Jean IV et David II", Archeion Pontou, xviii (1954), s. 265; A. A. M. Bryer, "The littoral of the Empire of Trebizond in two fourteenth century portolano maps", Archeion Pontou, xxiv (1961), s. 120-1.
  26. George Pachymeres, CSHB, i, 520.
  27. Lazaropoulos in A. Papadopoulos-Kerameus, Fontes Trapezuntini, St. Petersburg 1897 / Amsterdam 1967, s. 118.
  28. Bessarion, "Egkômion eis Trapezounta", ed. S. Lambros, Neos Hellēnomnēmōn, xxi (1916), s. 145-204.
  29. E.g. A. Manvelichvili, Histoire de Georgie, Paris 1951, s. 194; cf. İrène Mélikoff, "Georgiens, Turcomans et Trébizonde: notes sur le Livre de Dede Korkut", Bedi Kartlisa, xvii-xviii (1964), s. 19: Trébizonde'de "l'influence géorgienne restera prépondérante".
  30. Gürcüstan ve Trabzon özellikle XIII. yüzyılın başından XV. yüzyılın başına dek olan dönemde sıkı müttefiktiler. Büyük Komnenos Hanedanlığının en az yedi varisi Gürcü Kraliyet ailesinden prens ve prenseslerle evlenmişlerdi. Trabzonlu resmi tarihçi Paneretos, Tiflis'e "Şahane" adını takar — bkz. Michael tou Panaretou peri tôn Megalôn Komnênôn, ed. O. Lampsides, Athens 1958, f. 310b; (A. Gamgrelidze'nin Gürcüceye açıklamalı çevirisi de bulunur: "Mikhel Panerotosis Trapizonis Khronika", Masalebi sakharthvelosa da kavkasiis istoriisathvis, nakv. 33, Tbilisi 1960). Ancak Gürcüstan, 1204-1461 Trabzon İmparatorluğu döneminde son derece feodal bir devletken, Büyük Komnenoi siyasi ve kültürel açıdan Konstantinopolis ile neredeyse tıpatıp aynıydı. Yalnızca sanat, mimari ve nümizmatikte farklı bir Gürcü etkisinden söz edilebilir. Mimariyle ilgili olarak S. Ballance'ın bulgularına bakılabilir, "The Byzantine churches of Trebizond", Anatolian Studies, x (1960), s. 172-5. Bessarion (agy., s. 188-190), bir zamanlar sarayın üstünde bir Gürcü ya da Ermeni piramit kubbesi olduğundan söz eder. Nümizmatikteyse İmparatorluk etkisi açıktır. "Kirmanueli" Büyük Komnenos (Kyr) Manuel'in asper'ine dayanarak yapılmıştır: bkz. Prof. D. M. Lang, Studies in the Numismatic History of Georgia (American Numismatic Society Notes and Monographs, no. 130), 1955; "Georgia in the Reign of Giorgi Brilliant", Bulletin of the School of Oriental and African Studies, xvii (1) (1955), s. 87-8; ve K. V. Golenko, "Klad monet iz sela Tobanieri", Vizantiysky Vremennik, xvi, s. 127-172.
  31. Büyük Komnenoi'nin ünvanı normalde "İberya" imparatoru ünvanını da içeriyordu. Yalnız bu referansla Gürcüstan toprakları olan İberya değil, Bizans theması olan İberya (1022-c. 1048/9) kastedilmektedir. İberya toprakları ortalama olarak Tao'ya denk düşmektedir — bkz. J. Laurent, agy., s. 108, n. 1; ve S. Vryonis, Jr., "The Will of a Provincial Magnate, Eusthathius Boilas (1059)", Dumbarton Oaks Papers, xi (1957), s. 257-6.
  32. A. A. Vasiliev'in bulguları, "The Foundation of the Empire of Trebizond", Speculum, xi (1936), s. 3 vd. Tamara'nın etkisine karşı çıkan O. Lampsides tarafından (agy., s. 109-114), sorgulanmıştır. Ayrıca bkz. A. A. Vasiliev, "Mesarites as a Source", Speculum, xiii (1938), s. 180-2; C. Toumanoff, "On the Relationship between the Founder of the Empire of Trebizond and the Georgian Queen Thamara", Speculum, xv (3) (1940), s. 299 vd. ve N. Iorga, "Une Nouvelle théorie sur l'origine et le caractère de l'Empire de Trébizonde", Revue du Sud-Est Européen, xiii (1936), s. 172-6.
  33. Paneretos, f. 293a.
  34. Lazaropoulos, agy., s. 118.
  35. Batı Pontus'daki göçer hayatı anlatan bir çalışma da X. de Planhol'un "A travers les chaînes pontiques. Plantations côtières et vie montagnarde", Bulletin de l'Association de Géographes Français, 311-2 (1963), s. 2-12. Göçer toplumla ilgili en iyi tanımlamalardan biri J. K. Campbell'e aittir: Honour, Family and Patronage (the Sarakatsanai of Epiros), Oxford 1964.
  36. Clavijo, s. 334.
  37. Bkz. dipnot 124.
  38. Aynı olgudan 1470'de Barbaro ve 1609'da Bordier tarafından da söz edilmiştir.
  39. Clavijo, s. 336, ancak bu "curio"nun yanlış okumasıdır. Katalanca metinde (Embajada a Tamorlân, ed. F. L. Estrada, Madrid 1943, s. 245 ve cxix) şöyledir: "e es todo poblado a turios, que ellos disen por quinterias, e que son unas pocas de casas ajuntadas en uno, e otras a otra parte." C. R. Markham tarafından kullanılan bu metinde (Hakluyt Society xxvi, Londra 1859, s. 198) bu nedenle "turio" terimini tanımlayamadım.
  40. Clavijo, s. 336.
  41. G. Rosen, "Über die Sprache der Lazen", Abh. Der k. Akademie der Wiss. zu Berlin aus dem Jahre 1843 (Berlin 1845), Phil. und hist. Abh., s. 2; Evliya, agy., s. 427.
  42. Allen, agy., s. 56 ve s. 149.
  43. Robin Fedden'in "In the Steps of the Argonauts", Geographical Magazine, xxxvii (4) (1964), s. 313'de modern Laz tulumunun bir resmi görülebilir.
  44. Lazların yazılı bir edebiyatı yoktur, ancak Raşit Hilmi Pehlivanoğlu gibi yerel ozanları mevcuttur. 1930'da Dumezil Stith-Thompson grubununkine benzeyen bir düzine kadar Laz halk hikâyesi toparladı. Bunlar cinli ve kurt adamlı, ejderhalı ve yeraltında yaşayan prenseslerin olduğu masallardı. Dumezil'in Contes Lazes'i, Paris 1937, s. 114-127, ayrıca Lazların katı evlilik ve cenaze gelenekleriyle ve giyimleriyle ilgili değerli sözlü bilgi içerir. Hoş bir Laz "gaudriole"ü, Dumezil'in çevirisinde şöyle resmedilir (s. 129-130) — özgün Fransızca metin.
  45. Bkz. Allen, agy., s. 139, ve Fedden, agy., s. 313 ve The Times, 29 ve 30 Ağustos 1963.
  46. İlk kez XVII. yüzyılda Trabzonlu Lazları Lezgilerle karıştıran Evliya (s. 427) tarafından, aynı zamanda "Çiço" ve Huban'ın doğusuna doğru "Çagta" Lazlarından bahsetmiştir.
  47. Ed. M. Ouatremère, "Mesalek Alabsar fi Memalek Alamsar, Voyage des yeux dans les royaumes des différentes contrées", Notices et extraits des manuscrits de la bibliothèque du roi et autres bibliothèques, xiii (1), 1838, s. 380 (Al Umari).
  48. E. Smith, Researches of the Rev. E. Smith and the Rev. H. G. O. Dwight in Armenia..., Boston 1833, ii, s. 325.
  49. J. Brant, "Journey through a Part of Armenia and Asia Minor in the Year 1835", Journal of the Royal Geographical Society of London, vi (1836), s. 192. Brant, 1830'da imzalanan Adrianople Antlaşması'nın ardından Trabzon'a atanan ilk İngiliz konsolos vekilidir. Ayrıca bkz. A Correspondent, "Trebizond and the Persian Transit Trade", Royal Central Asian Journal, xxxi (1944), s. 289-291.
  50. The Chevalier Chardin (bölgeyi 1673'te panik içinde gezmiştir), Journal du Voyage en Perse, et aux Indes Orientales, par la Mer Noire et par Colchide, Amsterdam 1686, s. 134 ve 198.
  51. Le Colonel Rottiers, Itinéraire de Tiflis à Constantinople, Bruxelles 1829, s. 182.
  52. Le citoyen Beauchamp, Relation historique et géographique d'un voyage de Constantinople à Trébizonde, par mer, l'an 5 de la république (=1796), Paris An 10 (=1801), s. 131.
  53. H. Southgate, Narrative of a Tour through Armenia, Kurdistan, Persia and Mesopotamia, London 1840, i, s. 152. Bu gezgin Lazların "Müslüman olduğunu ve bozuk bir Rumca konuştuklarını" söylemiştir. Cf. J. C. Teule, Pensées..., Paris 1842, ii, s. 11-12.
  54. Minorsky, agy. (İngilizce metinde "Laz jelly" olarak geçiyor. Bu kelimeyle, "Şu Lazların fermoni / Müslüman yemez oni!" şeklindeki türküde geçen fermoni adlı üzüm suyundan yapılan lapa türü yemek kastediliyor — e.n.).
  55. F. G. Aflalo, An Idler in the Near East, London 1910, s. 235-236; "türban ya da kasket olmayan ikisinin arası bir tür başlık... giyer Lazlar... şaşırtıcı derecede ince düşünülmüş bir stil, püskül kural olarak dağıtılır ve malzeme dolak gibi kafa etrafına sarılır".
  56. Bkz. Allen, agy., s. 139, ve Fedden, agy., s. 313 ve The Times, 29 ve 30 Ağustos 1963.
  57. Dennis Hills, agy., s. 109-110.
  58. Smith, agy., s. 325.
  59. M. Wagner, Travels in Persia, Georgia and Koordistan..., London 1856, ii, s. 262.
  60. G. Rosen, agy., s. 1-38.
  61. H. Bopp, "Über das Georgische in sprachverwandtschaftlicher Beziehung", Abh. Der k. Akad. der Wiss. zu Berlin aus dem Jahre 1846, Berlin 1848, Phil.-hist. Abh., s. 259-340.
  62. J. Klaproth, Asia Polyglotta, 2. Baskı, Paris 1831, s. 122-4.
  63. A. S. Chikobava, Grammaticheskij analiz chanskogo (lazskogo) dialekta, Tbilisi 1936 (Fransızca bir çeviriyle beraber).
  64. S. M. Jğenti, Chanskie (lazkie) teksty (Arxavkij govor), Tbilisi 1938. Çikobava ve Jğenti'nin Sovyetler Birliği'nde oldukça az (1000'den az) Lazca konuşanla çalıştıklarını unutmamak gerekir.
  65. R. N. Cust (Batum İngiliz konsolos yardımcısı olan Peacock kaynaktır), Original Vocabularies of Five West Caucasian Languages, Journal of the Royal Asiatic Society, N.S., xix (1887), s. 145-156.
  66. Adjarian, "Étude sur la langue Laze", M.S.L. x (1899), s. 145-60, 228-40, 364-401, 405-448.
  67. N. Y. Marr (Lazcanın kesinlikle en bilimsel çalışan araştırmacısıdır), Grammatika ch'anskago (lazskago) yazika, St. Petersburg 1910 (bir gramer, chrestomathie ve sözlükçe); Kipshidze, Doplen. Swedeniya o ch'anskom yazike, St Petersburg 1911; "Iz poezdki v turetskij Lazistan", Bull. de l'Acad. Imp. des sciences de St. Petersbourg, (1910), s. 547-570, 607-632.
  68. Geiger ve diğerleri, agy., s. 13-16.
  69. Örn. "çiri" (kērion) — balmumu; "mandre" (mandra) — ahır; "dragoni" (drepani) — orak; "kromi" (kromodi) — soğan; "pağu" (pappos) — büyükbaba; "dai" (theios) — amca; "şira" (chēra) — dul kadın; "karavi" (karabi) — gemi, bkz. A. Bryer, "Shipping in the Empire of Trebizond", Mariners' Mirror, lii (1966), s. 8; "xope" (kopion) — kürek; "liman" (limēn) — liman; "sabatoni" (sabaton) — cumartesi; "pareske" (paraskevē) — cuma ya da hazırlık; ve "skafindi" (skaphē) — tekne, leğen.
  70. Allen, agy., s. 56; ve agy., s. 140'da Amisos (Samsun), Trebizond ve Cevezlik'in (Dikaisimon, Maçka) Laz (Zan) adları olabileceğini ve Orta Çağ Gürcücesinde "İspir Denizi" ya da Spheris Zhgva denilen Karadeniz'in, en az bilinen Yunanca adıyla Euxeinos'dan çok Pontos Axeinos olup "Tzanik Denizi"nin takma adları olduğunu söyler. Yazar bu filolojik çıkarımları geçerli bulmuyor.
  71. Bessarion, agy., s. 36; cf. Procopius, Wars, II, xxx, 14.
  72. Bkz. dipnot 35.
  73. Brant, agy., s. 192.
  74. Rottiers, agy., s. 189.
  75. Sardalyadan biraz daha küçük bir balık çeşidi — Antik Yunanca'da amia, Pontus Rumcasında chapsi(n) ve Türkçede hamsi — Laz sahillerinin en temel besinidir. Evliya (s. 48-9) "afrodizyak olduğunu ve ayrıca başı yakıldığında yılanları dumandan zehirlediğini" yazar. Bunun tarihi için bkz. Mynoides Mynas in MS Paris Suppl. Gr. 1248, f. 119a; Pamiętniki Janczara, czyli Kronika turecka Konstantego z Ostrowicy, ed. J. Los, Krakowie 1912, s. 261; P. A. Jaubert, Voyage en Arménie et en Perse fait dans les années 1805 et 1806, Paris 1821, s. 139; ve A. A. Papadopoulos, Historikon Lexikon tēs Pontikēs dialektou, Athens 1961, s.v. chapsi(n).
  76. Xenephon'un Onbin'ini mahveden bu baldır. Bu balla ilgili daha yakın zamanlı bir kaynak olarak bkz. Hills, agy., s. 108 ve Fedden, agy., s. 305-6.
  77. Bkz. dipnot 50.
  78. F. Walpole, The Ansayrii and the Assasins, with Travels in the Further East in 1850-1..., London 1851, s. 239-240.
  79. Smith, agy., ii, s. 319.
  80. C. Stuart, Journal of a Residence in Northern Persia, London 1854, s. 83.
  81. Bu alet Pontik "eliktrin"in benzeridir. David Winfield'in tahminine göre toprağın yüzeyini sürmek için çift olarak kullanılan, çift dişli ve iri bir çataldır ve yavaş yavaş yokolmaktadır. İlk kez T. Uspenskij ve V. Beneshevich, tarafından Actes de Vazelon, Leningrad 1927, no. 118'de Matzouka vadisinde görüldüğü söylenir. Ayrıca bkz. A. Papadopoulos, agy., s.v. "eliktrin"; ve D. B. Bagiakakos, "Dialektika ek tou mesaiōnikou Pontou", Archeion Pontou, xxvii (1964), s. 283.
  82. Brant, agy., s. 191.
  83. Procopius, Wars, I, xii, 20.
  84. Fedden, agy., s. 305.
  85. 1916-17 Rus-Türk savaşı süresince Gürcü orduları, Tirebolu'nun (Tripolis) doğusundaki dağlarda, Harşit (Philabonites) ırmağının yan taraflarında konuşlanmışlardı, Gürcü komitelerinin karargâhı olarak önce Amisos (Samsun) daha sonra da Giresun (Kerasous) seçilmişti. Öte yandan Müslüman Lazlar Nisan 1918'de, olası bir Transkafkasya Cumhuriyeti oluşumuna karşı "demiryollarını ve trenleri tahrip ederek ve sürekli bir gerilla savaşı sürdürerek Türklere yardım ediyorlardı." Bkz. D. M. Lang, A Modern History of Georgia, London, t.y., s. 183 ve 203.
  86. Fedden, agy., s. 305: yaklaşık olarak kırk yıl önce Allen Türkiye Lazistanı'nda 8000 Laz olduğunu tahmin ediyordu (agy., s. 140). Burayı yakınlarda gören Hills şöyle aktarır: "Lazca yaylalardaki ailelerde konuşuluyor ancak benimle herkes Türkçe konuştu. Bunları yazları insanların hayvanlarıyla göç ettikleri tepelerden toparladım. Türk komşuları gibi Lazlar da bu otlakları kullanıyorlar, ama birbirlerinden sürekli şikâyetçiler."
  87. Argonautica, II, l. 1242.
  88. Strabo, Geographia, XII, iii, 18; Stephanus Byzantii, Ethnicorum quae supersunt, ed. A. Meineke, Berlin 1849, i, s. 429.
  89. Xenephon, Anabasis, IV, 8, 13; Herodotus, Historia, VI, 104; VII, 78; Anonymous, Periplus 37; ps-Skylax, 85; Pliny, Nat. Hist., VI, ii, 12.
  90. Arrian, Periplus, 15; Eustathios, in Geographi Graeci Minores, ed. C. Müller, Paris, ii, s. 349.
  91. Procopius, Wars, I, xv, 21-25; I, iii, 39; cf. Photios, Bibliothēkē, s. 236.
  92. Senfuyent les fleurs des histoires de la terre d'orient compilées par frère Hayton seigneur du cort et cousin germain du roy d'Arménie par la commandement du pape, Paris n.d. (c. 1500), f. 8a.
  93. Procopius, Buildings, III, vi, 21.
  94. Procopius, Buildings, III, vi, 10-11.
  95. Procopius, Buildings, III, vi, 2.
  96. Procopius, Buildings, III, vi, 2.
  97. Procopius, Buildings, III, vi, 18 ve 26.
  98. El Masüdi, "Meadows of Gold and Mines of Gems", çev. A. Sprenger, London 1841, s. 433.
  99. Bkz. Papadopoulos-Kerameus, agy., s. 134'de Lazaropoulos ve Andreas Libadenos, Periegesis, ed. M. Paranikas, Constantinople 1894, s. 26.
  100. G. Millet, "Inscriptions Byzantines de Trébizonde", Bulletin de Correspondance Hellénique, xx (1896), s. 496-7 — Trabzon'daki Prodromos kilisesine ithafen halk dilinde Yunanca yazılmış bir yazıdır. "Torkopoulos" Trabzon'da oldukça sık rastlanan bir soyadıdır, ancak Bizans ve Kıbrıs düşünüldüğünde Yunanlıların hizmetindeki Türk bölüklerinin komutanlarına verilen bir ad olduğu düşünülebilir; bkz. Moravcsik, agy., ii, s. 275.
  101. Panaretos, f. 292a; Nikephoros Gregoras, Byzantina Historia, CSHB, 1829, i, s. 551; N. A. Bees, "Eis tón Trapezountiakon Chronikon Michaēl Panaretou", Byzantinische Zeitschrift, xvii (1908), s. 487.
  102. Panaretos, f. 294b.
  103. Panaretos, f. 295a.
  104. Panaretos, f. 297a.
  105. Panaretos, f. 297a.
  106. Vazelon No. 103.
  107. Vazelon No. 123.
  108. Veya en azından "Tza-" ile başlayan otuz ad.
  109. E. Chatzidakis, "Christianikes epigraphes Mikras Asias kai Pontou", Mikrasiatika Chronika, viii (1959), s. 56.
  110. Paneretos, f. 291a.
  111. Bkz. Byzantinoslavica, xii (1951), s. 29-42'de M. Gyoni.
  112. Bkz. R. Janin, "Musulmans malgré eux: les Stravriotes", Echos d'Orient, xv (1912), s. 495-505.
  113. W. Miller, Trebizond, the Last Greek Empire, London 1926, s. 54, 57 ve 66.
  114. Chrysanthos, agy., index.
  115. Panaretos, f. 310a; EI (2), s.v. "Çepni" ve F. Sümer, "Osmanlı Devrinde Anadolu'da Bazı Üçoklu Oğuz Boylarına Mensup Teşekküller", İktisat Fakültesi Mecmuası, x (1952), s. 441-453. Ecsthesis Chronika gibi bazı kaynaklarda son büyük Mesazon olduğu öne sürülmüştür; bkz. Miller, agy., s. 105.
  116. Panaretos, ff. 294b-295a.
  117. Panaretos, ff. 308-309a.
  118. Chalkokondyles, CSHB, s. 65 — "Tzapnidas", ancak Darkó (i, s. 59) "Tzanidas" der. Chalkokondyles de büyük olasılıkla, Tzan ve Çepni'yi birbiriyle karıştırmış, bu nedenle de topraklarından ortak söz etmişti.
  119. F. Sümer, agy.; Chalkokondyles, CSHB, 498, ed. Darkó, ii, 248.
  120. Bu bilgi için Prof. Halil İnalcık'a şükran borçluyum.
  121. M. Tayyib Gökbilgin, "XVI. Yüzyıl Başlarında Trabzon Livası ve Doğu Karadeniz Bölgesi", Türk Tarih Kurumu Belleten, xxvi (101) (1962), s. 329-330. J. F. Careri ("A Voyage Round The World", Churchill's Collection of Voyages and Travels, London 1752, iv, s. 97), Trabzon'dan "Genich ya da Jenich bölgesinin başı" olarak sözeder; Canik ile olan karışıklık muhtemelen Trapezuntine Çepni'den kaynaklanmaktadır.
  122. J. P. Fallmerayer, Geschichte des Kaiserthums von Trapezunt, München 1827 / Hildesheim 1964, s. 289-290, Tzanları Çepnilerle karıştıran Fallmerayer, Iris (Yeşil Irmak) üzerindeki Eupatoria Magnapolis'de bir Tzapnikon bulmuştur.
  123. H. Kiepert, "Der Verbreitung der griechischen Sprache im pontischen Küstengebirge", Zeitschrift der Gesellschaft für Erdkunde zu Berlin, xxv (4) (1890), s. 322.
  124. F. Babinger, "Der Islam in Kleinasien" ve F. Taeschner, "Mehmed Aschyas Berichte über Tschepnis", Zeitschrift der Deutschen Morgenländischen Gesellschaft, lxxvi (N.F.), (1922), s. 141 ve 282-4.
  125. Parhal, İspir'in kuzeyindeki bir sıradağın ve aynı zamanda bir Orta Çağ Gürcü kilisesinin adıdır ve Yunanca Parchara (yayla) ile bir ilişkisi olabilir. Ancak Söz Derleme Dergisi, s.vv. "barhal", "barhar", "barkar", olarak bunun Gümüşhane-Erzurum-Bayburt bölgesinde, kuzey ve kuzeybatıdan esen bir rüzgar olduğunu belirtir. Osman Turan, s.v. "Bayburd" İA'da rüzgar ve dağ arasında bağ kurar. Bir başka Anadolu rüzgarı olan Keşişleme adını gene bir dağdan — Keşiş Dağı'ndan (Bithynian Olympos) almıştır.
  126. Clavijo, s. 355-6. Modern Hemşin'le ilgili daha çok bilgi için bkz. G. Dumezil, "Notes sur le Parler d'un Arménien musulman de Hemşin", Mémoires de l'Acad. roy. de Belgique, viii, (1964), fask. 4.
  127. David Winfield bölge hakkında kendisinin de aynı sonuca vardığını söyledi. Allen'e göre (agy., s. 138) W. G. Palgrave, Atine'den İspir'e Kaçkar'ın doruğuna birkaç bin fitten geçtiğini, böylelikle Clavijo'nun rotasının büyük bölümünü yürümüş olabileceğini söyler. Ne yazık ki Allen bu konuda referans vermiyor ve Palgrave'in diğer yayınlarında bu seyahate dair bir bilgi bulunmuyor. Bkz. Proceedings of the Royal Geographical Society, xci (1872), s. 222-4; The Field, 20 Mart 1872, s. 288 ve 6 Nisan 1872, s. 317 ve Fraser's Magazine, N.S. iii (1871), s. 195-206 (= Eclectic Magazine, New York, lxxxii, s. 481 vd.); Ulysses, Londra 1887, s. 2-44.
  128. Ritter, agy., XCIII, s. 923-8.
  129. Minorsky, agy.
  130. Allen (agy., s. 138), bölgede konuşulan dilleri bildiği için bu durumun çok garip olduğunu söyler.
  131. Gökbilgin, agy., s. 322-3.
  132. Geiger ve diğerleri, agy., s. 46.
  133. Bkz. E. Zdanevitch, "Ruy Gonzales de Clavijo en Georgie", XIIe Congrès International des Études Byzantines, Résumés des Communications, Belgrade-Ochride 1961, s. 115-6.
  134. Procopius, Buildings, I, vi, 1-8.
  135. Clavijo, s. 119.
  136. H. İnalcık, "Mehmed the Conqueror (1481-81) and His Time", Speculum, xxxv (1960), s. 425; Allen, agy., s. 36, 55-6.
Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği
Anthony Bryer & David Winfield, Çev. Yard. Doç. Dr. Ayşe Serdar

Gürcistan'ın Sınır Bölgeleri: Guria ve Saatabago

Yazan: Anthony Bryer - David Winfield Çeviren: Yard. Doç. Dr. Ayşe Serdar

Anthony Bryer - David Winfield: The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos, "The Marchlands of Georgia: The Gurielate and The Saatabago", Volume 1, Section XXVI, s. 344-351, Hardcover, 1985. (Çevirmen notu: İstanbul Teknik Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü.)

Tartışma

Büyük Komnenoslar, Orta Gürcistan'ın Kartvel Bagrati krallarıyla doğrudan ilgilendiler. Ancak Bagratiler Gürcistan'ın sınır bölgelerinde, coğrafi olarak Trabzon'a daha yakın olan vassalı oldukları yöneticilerle çevriliydiler: Gurialılar ve Samtzkhe'nin atabegleri. Ancak Gurialı ve Saatabago (Samtzkhe'nin "atabegleri"), Pontus Dağları'nın insanları bölen ve ilginç biçimde uzaklaştıran etkisi yüzünden gerçekten yakın komşular değildiler. Makraigialou ve Gonia arasındaki sınır noktasının haricinde gerçek bir sınır yoktu: Büyük Lazia'nın Trabzon teması bir yüzünde dağların kıyı tarafına, diğer yüzünde birbiri ardına Selçuklu, Moğol, Akkoyunlu ve Osmanlı'ya av olan Akampsis vadisine güvenli bir şekilde uzanan Gürcistan'ın dağlık ve sınır bölgesine sıkıca tutunmuştu. Bunlar iki farklı dünyaydılar. Araya giren Pontus Dağları iskân edilebildiği durumlarda bile bu ancak kontrol altına alınamayan halklar tarafından olup, Arhakel'in [1] Arhakel'i gibi en iyisinin kendi haline bırakmak olacağı "kendi hesabına çalışan" yöneticilerdi. Bu nedenle, burada Guria ve Saatabago Trabzon Devleti'ni ilgilendirdiği ölçüde tartışılacaktır.

Gürcistan'ın en küçük ve yoksul bölümlerinden olan Guria güneyde Akampsis ve kuzeyde Phasis (Rioni) arasına sıkışmış bir şekilde yer alır. Doğal liman Batum ise de her zaman mevcut liman burası değildir. Gürcü devletlerinin Moğol baskısı altında parçalandığı 1222'den önce Guria'nın özerkliği açıklık kazanmamıştır. 1226'da (ve yeniden 1240'da) ilk defa Guria'nın yöneticisi "Gurialı" olarak tarif edilmiştir. "Büyük Komnenos"unki gibi bu tanımlama kısmen isim kısmen ünvandır: Arkahel'inki gibi kısmen isim ve aynı zamanda küçük bir toprak ve farklı bir halkı ile birlikte kısmen tanımlanma şeklidir [2].

Guria 1280'lerde merkezi Gürcistan'dan ciddi bir şekilde bağımsızlığını sağlamak için Moğollardan istifade etti. Ancak Moğolların düşüşü 1330'larda o zamanki Gurieli V. Bagrat'ı 1360 George'a (1360-1390) itaat etmeye zorladı. Ne var ki kısa bir süre sonra V. Bagrat (1360-90) merkezi Gürcistan'ın tahtına çıktı ve Guria'nın kuzeydoğusundaki Svanlar isyan etti. Bagrat onları yense de nihayetinde Guria'yı Svaneti'nin eristav'ına bıraktı ve bundan sonra Gurialı genellikle Vardanidze ailesi tarafından kontrol edildi. V. Bagrat'ın çağdaşı Büyük Komnenos I. Alexios (1349-90) ile olan ittifakları yukarıda ele alınmıştı (s. 338). 1367'de Bagrat, Alexios'un bir kızıyla evlendi ve 1377'de Alexios'un bir oğlu da Bagrat'ın kız kardeşiyle evlendi. Türkmenlerle yapılan ittifaklar durumunda, Alexios'u bu tür evlilikler karşılıklı devlet ziyaretlerine yöneltti. Hısımları onu ziyaret ettiklerinde aslında Trabzon'a girmezlerdi. Konuklar çadır kurdukları Minthrion dağında bir tür diplomatik misafirperverlik bileşimiyle eğlendirilirlerdi.

Bu teamüller Panaretos'un 1372'deki girişinin incelenmesinde hatırlanmış olmalı: "6 Ağustos'ta Lazike'ye gittik ve ayın sonuna doğru ve Eylül'ün başında V. Bagrat ile buluştuk. İki savaş gemisi ve kırk kadar küçük tekneyle Batumi'ye doğru yelken açtık ve çadırlarımızı dışarıya kurduk. Orada ayrıca krala bağlılığını göstermeye gelen Gurialı ile buluştuk. Ve orada altı gün geçirdikten sonra eve döndük..." [3]

Her ne kadar Gurialı'nın diz çökmesi Panaretos'u şaşırtmış olsa da, Batum'da yaşanan şeyin anlamı Gürcü bağlamında açıktır. Gurialı patrongmoba olarak bilinen (Gürcü feodal sistemi) sistemde feodal patronunu takdir ediyordu [4]. Sorun şu ki Panaretos'un kendi imparatoruna Basileus unvanı verme konusunda hiçbir tereddüdü yoktu ve aynı ünvanı Bagrat'a da vermişti. Alexios'un da orada olduğu ve Panaretos'un "biz"ine dahil olduğu, 1367'de Bagrat tarafından Trabzon'un Makraigialou'suna yapılan devlet ziyaretinden döndüğü, ev sahibi şehrin dışında kamp yaptığı varsayılmalı. Sorun şu ki Panaretos Gurialı yöneticisinin hangi krala bağlılığını sunduğuna açıklık getirmiyor. Sağduyu, Gurialı yöneticinin patronu olarak V. Bagrat'ı kabul ettiğine işaret etse de, bunun III. Alexios olabileceğine dair, birazdan sunulacak olan şaşırtıcı sayıda argüman vardır.

1372'de Gurialı yöneticinin Büyük Komnenos'a bağlanmış olması olanaksız değildir — ya da Bagrat'ın Guria'nın himayesini bir üçüncü taraftan (Svaneti) diğerine (Trabzon) değiştirmiş olması. Bu ikisi arasında yeterli bağlantı mevcuttur ve Trabzon'un baskın partner olduğuna dair ipucu vermektedir.

İlk olarak (belki) Trabzon'daki Aya Sofya'nın altında ve yanında bulunan XV. yüzyıla ait mezarların birinde üç veya dört figürün tarzı ve giysileri çağdaş Gürcü resmini anımsatmaktadır. Parçalı bir figür emperyal bir kaftan giymektedir, ne var ki kanat gibi görünen şey muhtemelen onu baş melekten daha fazlası yapmaz. Onun karşısında duran figür asaya benzeyen bir şey taşır. Bu figür Gurial olarak adlandırılmıştır (bkz. s. 233). Gurialı Tzamokmodi'de bulunan bir din ve cenaze merkeziyle ilişkilendirilir. Burası Dubois de Montpereux'un yağmalanmış mezar taşlarını gördüğü, Likhaouri ile kale kilisenin bir Gurialı tarafından 1352'de inşa edildiği, George'un (adını bildiğimiz ilk Gurialı) ve karısı Helen'in 1422'de — Aya Sofya'nın kulesinin inşasından dört yıl önce — bir çan kulesi yaptırdığı yerdir. Fakat anlaşılan bir Gurialı, hükümdarın kendisi değilse de, Trabzon'da gömülüdür. Onun mezarına, 1815'te Trabzon'da gömülecek olan son bağımsız Bagrati kralı İmeretili II. Solomon eklenmiştir. Belki de Solomon gibi bizim Gurialı da bir sürgündür ve vasi değildir. Hatta belki de onun Büyük Komnenos IV. Alexios'a çan kulesinin nasıl inşa edileceğini söylerken ölen Gurialı George olduğu düşünülebilir. Bu resimlerden Guria-Trabzon ilişkisi üzerine daha fazla sonuca varılamaz [5].

İkinci olarak dönemin Gurialısı olan Mamia 1459-60'da Türklere karşı büyük ittifakta Büyük Komnenos'a katılmış olmalıdır. Bu ittifak, daha çok yaratıcısı olan Fra Ludovico da Bologna'nın zengin hayal gücünün ürünüydü. Mamia (Batılılara bir "marquis" olarak tarif edilen) bunun farkına varmamış bile olabilir. Ancak bazı bağlantıların var olduğunu, karısı Helena Kantakouzene'yi başkentinin 1461'deki kuşatmasından hemen önce Mamia'ya gönderenin son Büyük Komnenos olan David olması gerçeği işaret etmektedir. Chalkokondyles'e göre, Mamia Büyük Komnenos ile evlilik haricinde kayıtlı olmayan bir şekilde akrabaydı. Ne var ki Chalkokondyles'in Mamia'ya olan referansları o kadar karışıktır ki bir editöre ve çeşitli tarihçilere Mamia'nın bir şehrin adı olduğunu ve hatta bunun Mani olduğunu düşündürtmüştür. Trabzon Aya Sofya'daki mezarın resimleri gibi bu veri de Gurialı ve Büyük Komnenos arasındaki yakın ilişkilerden fazlasını göstermez [6].

Üçüncü olarak, Büyük Komnenosların XV. yüzyılda Batum'da ellerinde olan bazı şeyler ve haklar olduğuna dair işaretler vardır. Cenevizlilere göre, Büyük Komnenos IV. John 1437'de "Joco uni dicitur in lo Vathi"de Cenevizlilerin bir gemisini ele geçirmişti ve on üç yıl sonra hâlâ bu taarruza karşı misilleme talep ediyorlardı. Fakat bundan önce 1445 Mayıs'ında Burgundiyalı asi "haçlı" grubun üyeleri Batum'da ortaya çıktı. Liderleri Geoffroi de Thoisy (oldukça haklı bir biçimde) tutuklandı. O da (eşit derecede haklı olarak) onu yakalayan yerlileri "estranges gens et de'strange vie" olarak tanımladı. Ancak Batum'da yetkililere baskı yaparak Thoisy'yi serbest bıraktıracak bir konumda olan kişi Büyük Komnenos IV. John veya tercihan onun Cenovalı Büyük Vestiaros'uydu. Bu iki olay Büyük Komnenosların Batum Guriası'nda patrongmoba haklarını kullanabildiklerini gösterir [7].

Ancak Batum'un Gurialı yöneticiye ait olduğunu gösteren bir veri yoktur. Burası Cenova tarafından mutlaka kullanılmaktaydı ve bu Cumhuriyet belki de Cenevizlilerin bir konsolosluğunun bulunduğu Sebastopolis (Sukhumi) limanından daha önemli olan bir limanı burada kontrol etmişti [8]. Ayrıca, Gurialı yöneticidense Batum'daki yerleşimi yönetenin Bagrat olduğu izlenimini uyandıran veriler mevcuttur. Panaretos'un 1372 için girdisi, Büyük Komnenos, Gurialı ve Bagrat'ın Batum'da buluştuğunda bu yerin gerçekte kimin kontrolünde olduğuna açıklık getirmez. Fakat 1377 için olan girdisi Batum'un karşısında yer alan Gonia'nın Guryeli'dense Bagrat'ın elinde olduğunu gösterir. XV. yüzyılın ortalarında Batum Saatabago'ya geçmiş görünmektedir. Ludovico da Bologna'ya göre, Gurialının da Türklere karşı olan büyük ittifakın parçası olduğu zamanda, II. Owargware yani Samtzkhe atabegi (1451-98) Burgonyalı Philip'e Batum'dan yazmıştır. Batum'un o zaman Saatabago'nun parçasını oluşturmuş olabileceği şuradan doğrulanabilir: Küçük prensliklerin usulünce II. Owargware Lazistan ve Acaristandaki (bugün Batum'un başkenti olduğu) "haklarını" Mamia'nın halefi Gurialı Kakhaberi'ye —muhtemelen Osmanlılar ilk olarak almadan önce— 1463'te bırakmıştır. Fakat Osmanlılar beklenenden daha yavaş gelmekteydiler. Böylece, Osmanlılar en sonunda Guria ve Batum'u 1547-52'de almadan önce, Bagratiler aynı toprakları 1535'de Gurialı yöneticiye bırakabilmişlerdi. Gurialılar bugüne kadar hayatta kaldılar, ne var ki son Gurialı yönetici, bir diğer Mamia, Guria'yı 1810'da Rusya'ya teslim etti [9].

O dönemde, yüzyıllar süren ve temel ihracatı insanlarını köle olarak satmak olan topraklar, çoktan nüfusunu kaybetmişti. Bu yüzden Büyük Komnenoslar XV. yüzyılda Batum'a müdahale hakkına sahip olsaydı bile Gurialılar üzerinde patrongmoba hakları olduğuna dair veri yoktur. Batum'un kendisi Bagrati veya Ceneviz'in (veya her ikisi) elindeydi. Ardından Saatabago'ya ve ancak Trabzon düştükten sonra Gurialıya geçti.

Yani Panaretos ve III. Alexios'un Batum'da 1372'de tanık olduğu muhtemelen Gurialının V. Bagrat'a bağlılığını bildirmesinden başka bir şey değildi. Bu, V. Bagrat Guria üzerindeki patroni olarak haklarını Guria ülkesini Svanetili Vardanidze'ye taksim ederek kullandığından ve Trabzonlu misafiri karşısında mükemmel bir fırsat olan devlet ziyaretleri, hatırlanmaya değer olsa da barışçıl güç gösterileri olduğundan, hiç şaşırtıcı değildir. Bu ise muhtemelen III. Alexios'un ziyaret için maiyetinde iki savaş gemisi ve kırk küçük tekneyi getirmesinden daha etkileyicidir.

Trabzon Lazia'sının sınırından Gürcistan'ın içine doğru yolculuğumuza devam ettiğimizde Sarp ve Akampsis'in ağzı arasındaki 6 kilometrede Laz dağları kıyıdan geriye çekilir ve böylece göreli bir düzlük oluşturur. Burada bütün niyet ve amaçlarla aynı yer ve muhtemelen aynı anıt olarak nitelendirilebilecek peş peşe üç kale bulunur.

İlki, Apsaros, Periplus'un Apsaros nehrinde bulunur (Itineraria ve Ptolemy'de de geçer). Bu özellikle etkileyici bir parembole (Pliny'de Castellum) sahipti ve Yedi Kardeşler hikâyesinde Aziz Phirmos'un 7 Temmuz'da olan şehitliğiyle ödüllendirilen tek karargâhtı. Buradaki garnizonda Arrian beşten az olmayan müfreze bulmuş, silahlarını, hendeklerini, istihkâmlarını, hasta koğuşlarını, tahıl depolarını ve yapılan ödemeleri (bir devlet görevlisinin teftişi için bazen tazminat verilmekteydi) teftiş etmiştir. Dört yüz yıl sonra, sınır Rhizaion yönünde batıya doğru küçüldüğünde, Procopius, Apsaros'un önemli bir yer, kalabalık nüfuslu, artık tamamı temellerine inmiş olan büyük surları, tiyatrosu ve hipodromuyla, "antik bir şehir" olmuş olması gerektiğini doğrular [10]. Rus arkeologların tarif ettiği ve aşağıda sözü geçen Apsaros'taki büyük dikdörtgen karargâh böyle bir yere karşılık gelmektedir. Ancak edebi ve arkeolojik kanıtlar bazı soru işaretlerini uyandırmaktadır. Arrian'ın incelediği Euxine üzerine söz ettikleri arasında en büyük güçtür (buna karşın Canayer-Soursoumaina sadece bir askeri müfreze ve yirmi kadar süvariye sahipti); dolayısıyla kale bir süredir orada bulunuyor olabilir. Josephus Agrippa'ya Karadeniz'in kıyısında bulunan barbarlarla ilgili şunu söyletir: "Daha önce kendi aralarından bile hiçbir efendiyi tanımayan bu insanlar şimdi üç bin askerin boyunduruğu altındayken, kırk savaş gemisi bir zamanların yelken açılmamış vahşi denizine barış getirmiştir" [11]. MS 63'de II. Polemon'un tahttan indirilmesinden sonra askeri güçlerin durumundan söz ediyordu. Apsaros Karadeniz'in erken dönem Roma kalelerinden biri midir? Ne yazık ki Rus arkeologlar yerleşimden belirli bir tarihe tarihlenebilen kanıt üretememişlerdir. Bir diğer sorun ise Arrian MS II. yüzyılda burasının önemli bir karargâh olduğunu bildirse de, Procopius bu durumun VI. yüzyıldan önce olduğunu söyler ve iki şehit hakkındaki Yedi Kardeşler efsanesinden söz eder. Mekan ise Notitia Dignitatum'da yer almaz. Dolayısıyla burasını, beşinci yüzyıl başlarında, garnizonu müfrezeye düşürerek ve yerleşim için resmi bir Roma adı önererek "Valentia" olarak düşünebiliriz [12].

Apsaros'un ikinci defa bir sınır kalesi olarak önem kazanması X. ve XI. yüzyılda gerçekleşmiştir. Ancak bunun karargâhla aynı yerleşim yeri olup olmadığı hemen anlaşılmaz. Kesin olan şey Apsaros adının kullanımdan kalkmış olduğudur. Artık üç yeni isim vardır: Bu sınır bölgesi için Kolorin ve X. yüzyıldaki sınır tourma iki nehirden adını alır: Constantine Porphyrogenitus'un De Administrando Imperio'sunda adı geçen Akampsis (Çoruh) ve Mourgoule (Murgul Deresi) [13]. Aynı tourma sınır kaleleriyle adlandırıldıktan sonra "Anakouphe ve Soterioupolis" olarak anıldığını öne süreceğiz. Honigmann ilk olarak 1033'te ortaya çıkan "en sağlam kale olan Anakoufe"nin Apsaros'tan başka bir şey olmadığını göstermiştir. Burası Zichia'nın ve Abasgia'nın sınırında bulunan ve Kenanlı Aziz Simon'un kalıntılarının bulunduğu ve günümüzde Tuapse olan Nikopsis ile (Anakopia gibi) karıştırılmamalıdır. Anakouphe-Apsaros sınır kalesi o zaman Abasgialı George'un dul eşi Alde Alan ve IV. Bagrat'ın hırslı genç kardeşi olan oğlu Demetrios tarafından, Bizans'a sığınması üzerine III. Romanos'a bırakılmıştı [14][15].

Apsaros bölgesi üçüncü defa sınır istasyonuna sahip olduğunda burası artık Tevia, Gonia, Gonea, Goniya, Konia ve Gönye'dir ve ilk olarak Portulan haritalarında bahsi XIV. yüzyılda geçmiştir. Bu ismin katı kareli köşeleriyle eski Roma karargâhı Apsaros'a, Rusların sözünü ettiği ve elimizdeki bundan başka rapor olmadığı, modern Gonya'daki yerleşime karşılık gelip gelmediğini düşünebilir. Burası 1367'de Bagrat'ın elinde görünmektedir ve ardından büyük ihtimalle Saatabago'ya (muhtemelen 1377-86'da Soterioupolis ile birlikte) ve 1463'te Gurialıya geçmiştir. Osmanlılar buraya 1547'de ulaşmıştır ve Evliya Çelebi'nin bahsinde geçen "yüksek kare bir tepe", burasının, 1673'de Chardin'in çok büyük olarak tarif ettiği, ancak bugün geride izi kalmamış, baştan yeni bir tane inşa etmek yerine (Osmanlıların) tamir ettikleri Apsaros kalesi olduğunu akla getirmektedir. Evliya Çelebi'nin 1640'larda burasının kara ve deniz keşif seferlerinde Gürcülere karşı bir üs olduğunu ve XV. yüzyıl öncesindeki Arrian'ın söz ettiği halini hatırlatıyordu. Her ikisi de yerli gemiciliğin tehlikelerinden söz etmiştir [16].

Evliya Çelebi ziyaret ettiği sırada 500 kişilik bir garnizon bulmuştur ve tıpkı Arrian gibi "ancak mızrağın ucuyla kontrol edilebilen" yerli halkın bağımsızlığına, iflah olmazca vergi kaçırmasına çok şaşırmıştır. Çelebi ardından "ilk olarak kâfirler tarafından inşa edilen kale yüksek kare şeklinde bir tepede yer almaktadır ve II. Mehmet tarafından fethedilmiş, çok kereler Kazaklar tarafından yağmalanmıştır" demektedir. Evler bütün camii ve hanlar gibi tuğlayla kaplanmıştır. Akampsis nehri üzerinde yer alır [17]. Eğer gerçekten "kâfirler tarafından inşa" edildiyse Roma Apsaros'u Bizans Anakouphe ve Osmanlı Gonia'sı olmalıdır.

Laz kayıkları Akampsis'in ağzından karşıdan karşıya geçerler. Altı kilometre kadar kuzeydoğuda "derin liman" bugün adı Batum olan Lovati, Lonna, Lona, Uati, Vaty, Louati yer alır. Burasının Arrian ve Pliny'de ve yine XIII. yüzyıl kaynaklarından beri bahsi geçen bir kısmını daha önce ele aldığımız sürekli bir tarihi vardır. Karadeniz'in en doğuda (ve en nemli) yer alan limanı olarak, 1290'da Cenevizlilerden kiralanmış gemilerle, Bathys üzerinden Kuban-Trabzon arasında tuz-balık ticareti yapan Yunanları ve daha sonra XIX. yüzyıl başlarına kadar Çerkes köle ticaretinin çoğunun yapıldığı liman olarak İtalyanları kendine çekmişti [18]. Kıyının daha kuzey kısımları Büyük Komnenosların ufkunun ötesinde kaldığından burada ilgilenmiyoruz.

Çeşitli şekillerde Pityous (Pitsunda) [19] ve Sebastopolis (Sukhumi) [20] ile özdeşleştirilmiş olan Soterioupolis sorunu mevcuttur. Siyasal olarak Soterioupolis iki kere ortaya çıkmıştır ve her defasında coğrafi olarak lineer isim yerleri listesinin kesişimi Soterioupolis'in gerçekte nerede bulunduğunu ortaya koyabilir. X. yüzyılda De Administrando Imperio, "kastron Soterioupolis"i Bosphoros Krallığı'nda başlayan ve Nikopsis ile Abasgia'nın ötesinde biten sicim halinde yerlerin güneyinde son durak olarak kaydeder. Burası bir sınır istasyonuydu. 1223'te beklenmedik olaylar dizisinin doğusundaki son durak olarak aniden yeniden ortaya çıkar. Melik'in işgalinden söz ederken Lazaropoulos (mucizelerinin coğrafyası gayet keskindir) I. Andronikos Gidon'un güçlerini "Soterioupolis ve Oinaion'a (Ünye) kadar Lazike'den" topladığını belirtir [21]. Bu da Soterioupolis'in Lazia'nın yakınında ve ötesinde bulunduğunu ve Gidon'un imparatorluğunda bir sınır istasyonu olduğunu ima eder.

Trabzonlu kaynaklar X. ve XI. yüzyıllarda Chaldia dükü altında strategoi'yi Soterioupolis'e verir. Constantine Porphyrogenitus'un derlemesinin Soterioupolis'in olduğu kısımla (DAI, 42. Bölüm) ilgisiz olan bir bölümünde (DAI, 46. Bölüm) iki nehrin tourma sınırının bahsi geçer — Akampsis ve bir kolu olan Mourgoule. Apsaeros-Anakouphe-Gonia'nın Akampsis'in ana kalesi olduğundan söz etmiştik. Mourgule, Akampsis nehrine 30 kilometre yukarısında katılır. Burada iki kasaba dikilmektedir: kalesiyle beraber Borçka (Gürcü Phortchka) ve 20 kilometre güneybatıda günümüzde bakır madenciliği yapılan Murgul denilen kasaba. Bu nedenle Borçka'yı tourmanın ikinci ana kalesi kabul eden bir argüman vardır. Nehir isimleri Akampsis ve Mourgoule bu sınır için tekrar kullanılmaz. Bunun yerine Soterioupolis'in bir strategosu, taktikon Oikonomides'te 971-75'te ortaya çıkar. İlk tereddütten sonra Oikonomides Borçka'yı (bugün Yeniyol) Bourzo ve dolayısıyla Soterioupolis olarak önerir [22]. Bu Vahtang'ın Phortchka'sının çok öncesine işaret ediyorsa da, Soterioupolis'in yerli bir isminden ilk söz ediliş oluyordu. Bu ilişkilendirme coğrafi olarak ve siyasal olarak (tarife) uymaktadır ve düzgün bir biçimde Soterioupolis ile biten iki orijinal yer adı listelerimizin kesişmesinde bulunur. Hatta bu sınır süratli akan Akampsis'in hareketli son 30 kilometresince uzanması çok belirgin bir tanesidir. Sonuç olarak X. yüzyıla tarihlenen Chaldia tourma sınırının ilk olarak bozulmamış bir şekilde Büyük Komnenoslarca miras edinildiğini ve Mourgule nehri ile Soterioupolis strategosu ve piskoposunu içerdiğini ileri sürüyoruz.

Piskoposlar ve strategoi X. yüzyıldaki yeni sınırlarda el ele gitmiştir. Dolayısıyla Soterioupolis'in müstakil bir başpiskoposu 912'den önce ortaya çıkmış ve Notitiae'deki aralıklı piskoposluk verileri erken ve orta XIV. yüzyıldaki listeye kadar buranın —bir zamanlar Abasgia denizi olarak görünen— Sebastopolis ile özdeşliğini ihtimal dışı bırakır [23]. Ancak en geç 1285'te Soterioupolis'in metropolü Alania'nınkiyle birleştiğinde karışıklıklar başlar. Alanlar gezgin bir halk olarak kabul edilmektedir ve "Alania" coğrafi bir nitelemeden biraz daha az fazlası olsa da hiçbir hayal gücünün genişliği Alania'yı Borçka'ya taşıyamaz. Alanlar X. yüzyılın ilk çeyreğinde Hristiyanlığa geçmiş ve 940'tan bir süre sonra kendilerine ait başpiskoposluklarıyla övünmüşlerdir. Pontus bağlantısı 998 kadar erken bir tarihte, başpiskopos Alania Kerasus'taki Aziz Epiphanios manastırı üzerinde hak sahipliği bağışlandığında belirir [24].

Sonraki Alania başpiskoposları belge imzalamak için uygun bir şekilde İstanbul'da bulunmaya meyletmiştir ve Alania dışında herhangi bir yerde üs tutmuştur. Alania başpiskoposu Theodore 1223'te kendi zümresini aramaya teşebbüs etmiştir ve onlarla en çok Kırım'da karşılaşmıştır. Belirli bir "Kimmerian hüznü" ile sarmalanmış olarak bundan etkilenmemiş ve Alanları daha da Batıya dağıtan ilk Moğol istilalarını rapor etmiştir. 1305 itibariyle Tuna (maalesef başka bir Soterioupolis'in bulunduğu) üzerine iyice yerleşmiş, Romalı âlimler tarafından —dikkate değer bir filolojik el çabukluğuyla— Vlach olarak çağrılmışlardır. Ancak 1305 itibariyle Alania başpiskoposu Alanların tüm dünyada bulunabileceği ancak Pontus Soterioupolis'i olan yere sıkıca bağlanmıştır. Soterioupolis herhangi bir Alan'a gerçekte hizmet etmiş görünmese de 1285-1401 arasında piskoposluk bölgesi beklenmedik şekilde aktif hale gelmiştir. 1285'te bir Niketas kendisini Alania ve Soterioupolis'in başpiskoposu ilan ettiğinde birleşik bir piskoposluktur. Ancak Patrik XIV. John Kalekas iki piskoposluğu 1334'ten bir süre sonra yeniden ayırmıştır. 2 Şubat 1347'de ise VI. John Kantakouzenos İstanbul'a girmiş, Kalekas tahttan indirilmiş ve zaman kaybetmeyerek ayın sonu gelmeden bir Laurentios bütün Alania ve Soterioupolis'in başpiskoposu olarak Barlaam ve Akindynos'a bir kınama imzalamıştır. Başpiskopos Laurentios anlaşılan iki piskoposluğun yeniden birleşmesini o kadar çok istemiştir ki kendi girişimiyle acemice davranmış, iki ünvanı da kullanmak üzere on altı ay sonra, Alania ve Soterioupolis resmen tekrar bağlandığında edinmiştir [25].

Ancak patrik I. Kallistos'un (1350-1353, 1355-Ağustos 1363) 1356'da yerinden ettiği Alania piskoposu Symeon'dur (Soterioupolis değil). Aynı isim kilise meclisi tarafından Alania ve Soterioupolis piskoposu olarak Eylül 1364'te, Kallistos'un rakibi Patrik Philotheos Kokkinos'un (1353-55, Ekim 1364-76) hakim olduğu bir "fetret" döneminde geri verilmiştir. Bu önemli karar Alania ve Soterioupolis piskoposluk bölgelerini son kez birleştirmiş ve ortak piskoposluğun gerçek geçici temelini ortaya çıkarmıştır. Bu karar aksi takdirde pek bilinmeyen, Alania'da değil Trabzon'daki Symeon'un Theotokos Paramythia Kilisesi ve Trabzon'un dışında, ötesinde Alania, Kafkaslar ve Acaristan bulunduğu, Theotokos Atheniotissa'ya ve Lazike'ye ithaf olunmuş Soterioupolis Kilisesi üzerinde Symeon'un haklarını tasdik etmiştir. Bu bizim Soterioupolis'ten son bahsedişimiz olacak. Ancak nakledilen Alania yabancı evi Trabzon'da en azından bir konsept olarak gelişmeye devam etmiştir. 1391'de Trabzon piskoposu Rusya'yı ziyaret ederken, Trabzon kilisesinin Büyük İkonomos'u Theodore Panaretos'a belki kronoloğun akrabasına Trabzon kilisesi, Alania ve diğerleri (ancak Soterioupolis değil) üzerinde patriklik hakları verilmiştir. Son olarak 1401'de Patrik I. Matthew Büyük Komnenos III. Manuel'i (dinsel görevleri satmanın ısrarlı ve başarısız olmayan destekçisi) Alania piskoposunun (Soterioupolis değil) seçimini elde etmeye çalıştığı için önce beş, sonra sekiz yıl süreyle simoni ile sansürlemiştir. Belki Büyük Komnenos'un daha tipik olan özelliği rüşvetçiliği değil rüşvetin tevazulu oluşuydu — değeri düşürülmüş 950 ve 1520 civarı akçe [26].

Başka bir yerde Kursanksis 1364 kararının Lazaropoulos'un Soterioupolis'in Lazia ve dolayısıyla Borçka bölgesi ile bir ilişkisi olduğu şeklindeki ifadesini onayladığına işaret etse de, Lazaropoulos'un muhtemelen 1364 kararıyla bir ilişkisi olduğunu belirteceğiz. Bütün olaylar çizgisine ipucu olacak olan şey XIII. ve XIV. yüzyıllarda belirli çıkarların, her ne kadar Alania Soterioupolis'e yakın olmasa da, Soterioupolis ve Alania'nın birliği yönünde baskı koyan şekilde çok istekli olmalarıdır. Bu birliği ne ölçüde istedikleri Parthey Notitia XI ve Gelzer Notitia VII'de olan bir scholionun —antik metne not— ziyadesiyle itiraz etmesinden anlaşılmaktadır: birliğin Alexios Komnenos'un mühründen ve kilise meclisinin kararından etkilendiği öne sürülür. 1364 kararı hatta Kantakouzenos'un bir mührüne değinmektedir ve iki piskoposluğun "uzun yıllar boyunca" birlik olduğu ifade edilmiştir. Bu tür birlikler geleneksel olarak hem imparatorluk hem de kilise meclisi otoritesiyle kurulurlardı. Dölger mührün İstanbul'un I. Alexios Komnenos tarafından düzenlendiğini ama bunun bilinmediğini varsayar. Alania ve Soterioupolis'in XIII. yüzyıldan önce birleştiği de açıkça doğru değildir. Trabzon'un ne I. ne II. hatta ne de III. Komnenosu, Büyük Komnenoslar başpiskoposluk bölgelerini birleştirmeye veya yaratmaya niyetlenmediler. Scholion 1347 ve 1364 arasında —muhtemelen ikinci tarihe yakın— eklenebilir ama bu XVI. yüzyıla ait bir el yazmasında ortaya çıkan ve çeşitli şekillerde 1298 ve 1352 arasına yerleştirilen Notitia'nın tarihlenmesine yardımcı olmaz. 1364 kararının detaylandırılması konu üzerindeki duyguların gücünü gösterebilir [27].

Sıralama en iyi üç aşamada alınabilir: 1204-1364; 1364-67 ve 1367-91.

1. Aşama: 1204-1364. Bu dönemde Alania ve Soterioupolis'in piskoposluğu iki kere bölünmüş üç kere birleşmiştir. Bu ikisinin birliğinden fayda sağlayan birincil güç, XIII. yüzyılda Alania'da siyasi ve ticari çıkarları olan Büyük Komnenos'tur. 1222'de Trabzon hâlâ Kırım'ın bir bölgesini perateiası olarak iddia ediyordu. Alexios Paktiares, bölgenin Gidon hükümdarı, Sinope'ye haraç gemisiyle —hayra vesile şekilde— sürüklenmiştir [28]. Sonraki yılın Ocak ayında 1223'te Alania başpiskoposu Theodore daha önce gördüğümüz gibi cemaatiyle karşılaşmıştır. Nicaea'daki Patrik Germanos'a Alanların daha çok Kırım'da yaşadığını (özellikle Cherson ve Bosphoros'tan söz eder) ve sadece görünüşte Hristiyan olduklarını bildirmiştir. Ama daha önemlisi Theodore "baş belası bir Laz'ın kendini piskopos olarak çağırarak" çoktan Alania'yı ziyaret ettiğini öğrenmiştir. Bu adam bütünüyle vasıfsız bazı Alanları papaz olarak atamış ve yoluna devam etmiştir. Onun bu hor görüşünün ardında bu adamın patrikhaneden (yani Trabzon) ayrılmış ve Trabzon'dan gelmiş gerçek bir piskopos olması yatıyor olabilir (Bizanslılar, Pachymeres gibi, XIII. yüzyılda Trabzonlulara yarı küçültücü bir şekilde "Laz" diyordu). Büyük Komnenosların Alan olsun ya da olmasın, perateiaları üzerinde siyasal olduğu kadar dini kontrol iddia etmelerini ve kurmalarını beklemelidir. 1223'te Lazaropoulos Gidon'un Soterioupolis'i ve perateiayı elinde tuttuğunu belirtir. Alania ve Soterioupolis'i ilişkilendirerek Büyük Komnenoslar, Başpiskopos Theodore'un başlangıcını Ocak 1223'te gördüğü Moğollar'ın Kırım'daki siyasal zeminlerine bir son verdiği süreçten sonra Karadeniz'in kuzeyindeki çıkarlarını canlı tutabilirdi.

Dini patronajın akıllı kullanımıyla Büyük Komnenoslar, Palaiologlar gibi siyasal araçlarının ötesinde etkili olabildiler. Örneğin 1364'te birleşik piskoposluk Trabzon'da iken Kafkaslar bir şekilde Alania ve Soterioupolis ile ilişkiliydi. Kafkaslardaki piskoposluk bölgesi belli belirsiz de olsa gerçekti. 1364'te Başpiskopos Symeon'un Trabzon'dan kontrol ettiği Alania kesinlikle Tana (Azov)'u içeriyordu. Tanalı papazlar 1356'da onu kınamışlardı ve muhtemelen Trabzon'un kontrolünden hoşlanmıyorlardı. Ancak nihayetinde Büyük Komnenosları Alania'da ilgilendiren şey Alanlıları koruma azmi değil ticaretti. Kırım ve Tana ("Alania"nın bulunduğu yer gibi görünen) Trabzon ile tuz, tuzlama balık ile şarap ve fındık değiş tokuş ediyordu. Kilise olarak Grek tüccarları —kendileriyle Bathys'te tuzlama balıklarıyla karşılaşmıştık— Alania piskoposluğundan Trabzon başpiskoposluğuna Soterioupolis piskoposluğu üzerinden seyahat etmiş olmalılar. Bağlantıların ticari bir anlamı vardı ve hatta piskoposluğun birliği duruma uygun bir şekilde bir tüccar şehidin kanıyla sağlamlaştırılmıştı. 1290'daki tuzlanmış balık tüccarı Yunanlar gibi Trabzon'un Aziz Yeni John'u bir Latin gemisi kiralamıştır. 1340'larda Kimmerian Bosphoros'ta (Theodore'un ona bağlı Alanları bulduğu ve şüphesiz Trabzon'un Alania'sında yer alan Kertch) Moğollar tarafından şehit edilmiş, Yahudiler ve Latinler tarafından kötü muameleye maruz bırakılmış ve Moldova'nın baş azizi olmuştur. Gidiş gelişe dair daha fazla kanıt mevcuttur. 1342'de Andreas Libadenos Trabzon'dan Kimmerian Bosphoros'a bir gemi (bu kez Yunan) almış ve hayatta kalarak başından geçeni anlatabilmiştir. Kendisi Trabzonlu bir hükümet memuru olarak pek çok seyahatinde hükümet görevlisi olarak bulunmuştur. Alania ve Soterioupolis birliğinde patrikhane yönetimine ilişkin kâğıt alışverişinden daha fazlası kesinlikle söz konusuydu [29].

Eğer Büyük Komnenosların Alania'yı Soterioupolis aracılığıyla ilhak etmek istemesi ancak İstanbul'un da Alania'yı ve bu yüzden piskoposlukları ayırmayı istemesi anlaşılırsa, aslında Alania ve Soterioupolis arasında birbirini izleyen birleşme ve ayrılıklarla ilgili rasyonel bir açıklama geliştirilebilir. Bu ruhani olmaktan çok siyasal bir meseleydi. Patrikhane piskoposlukları, Trabzon kilisesiyle değil, Büyük Komnenoslarla olan ilişkilerine göre ayırmış veya birleştirmiştir. Dolayısıyla Büyük Komnenoslar 1223'ten önce Alania'ya piskopos göndererek Patrikhane'den önce davranmaya çalışmış olabilir. Bu geleneklere uygun olmazdı ancak piskoposlukların birliği ya 1260'taki Trabzon ve Patrikhane, devlet ve kilise arasındaki anlaşmanın sonucuyla ya da 1282 tarihli Trabzon-Palaiologan anlaşmasıyla kutsanmıştır. Her şekilde Alan-Soterioupolis birliğinin İstanbul onayına dair kanıt 1285'te gelir. Patrik XIV. John Kalekas iki piskoposluğu yeniden ayırmıştır. Bunu 1339'da evlilikle ilgili boşboğazlıkları yüzünden kiliseden aforoz etmeyi düşündüğü Büyük Komnenos Basil'e karşı olan mücadelesinin parçası olarak yaptığını öne süreceğiz. Basil Libadenos'un patronuydu ve Kertch'deki varlığı Trabzon Alania'sını 1342'de kurtarmaya dönük bir girişim olarak açıklanabilir [30].

İki piskoposluğun yeniden ayrılmasının nedeni 1356'da daha da açıktır: bu Trabzon'daki İstanbullu topluluğun etkinliklerinin parçasıydı. Tana'nın papazları Symeon'u kınadığında (veya kınatıldığında) Patrik I. Kallistos'un himayesindeki Niphon Pterygionites Trabzon'un başpiskoposuydu. Kallistos III. Alexios'un Alan piskoposluğundan mahrumsa da Niphon ve "İstanbullular" topluluğu Ekim 1363'te Büyük Komnenoslar'a karşı başarısız bir ayaklanmada elinden geleni yaptı. Niphon utanç içinde Soumela'ya gönderildi. İki ay sonra Kallistos düştü. Masalar yeniden kuruldu [31].

2. Aşama: 1364-67. Niphon akciğer zarı iltihabından 18 Mart 1364'te Soumela'da öldü. Halefi III. Alexios tam bir tezatı elde etmesini bildi: Skevophylax John Lazaropoulos, Büyük Komnenosların fazlasıyla sadık methiye yazarı. Lazaropoulos'un kendisinin takdis ve tahsis merasimi için İstanbul'a gitmesine gerek yoktu. Anlaşmaya göre bu Trabzon'daki patrik temsilcisi Büyük Protosynkellos tarafından yapılabilirdi. Ama John Lazaropoulos Trabzon'da bir tür hazırlayıcı törenle taht giydikten sonra İstanbul'a gitmeyi seçti. Belki Patrikhanedeki "fetret devri" bazı güçlüklere neden oluyordu, belki de İstanbul'da işi vardı. En erken Nisan 1364 civarı İstanbul'a varmış olmalı. Ve kesin olan şey Symeon'u eski haline getiren, Alania ve Soterioupolis'i yeniden birleştiren karardaki kesinlik ve vurgunun gerisinde parmağı olduğu ve anlaşmanın imzalandığı Eylül ayında orada olduğuydu. Symeon'un gerçekten Trabzon'da gözetimi altında yaşamasını garantilemek tabii ki Lazaropoulos'un çıkarınaydı. Panagia Paramythia teklifiyle ona tuzak kuran Lazaropoulos muydu? Ancak Lazaropoulos Trabzon başpiskoposu olarak henüz kutsanmadığından Eylül 1364'te karara imza atmamıştır. Yine de İstanbul'daki varlığı, Kallistos'un rakibi Philotheos'un patrik olarak ahlaki otoritesinden yararlanmasından önce, kesinlikle ruhani meclisin kararı tebliğ etmesinde belirleyici olmuştur. Philotheos 8 Ekim'de koltuğa geçmiş ve John (şimdi Joseph) Lazaropoulos'u Trabzon başpiskoposu olarak kutsamıştır. Neredeyse hemen ancak Lazaropoulos'un olabileceği bir Trabzon başpiskoposu kilise meclisine ait bir belgeyi ayın sonu gelmeden imzalamıştır. Başpiskopos olarak Trabzon'a 13 Nisan 1365'te Paskalya Pazar'ında dönmüştür. Belki Alania ve Soterioupolis Symeon'u da onunla birlikte gelmiştir [32].

Joseph Lazaropoulos 12 Kasım 1367'de Trabzon tahtından istifa etmiş, Daphnous üzerindeki Theotokos Eleousa Manastırına giderek emekli olmuştur (Virgin of Compassion, no. 121). Lakaplar o denli eşit anlamlı gibidir ki burasının normalde bilinmeyen Theotokos Paramythia'dan (Virgin of Consolation, no. 123) başka bir yer olmadığından şüphe duymalıdır. Burası Alania ve Soterioupolis Symeon'una üç yıl önce tahsis edilen yerdir. Her durumda Lazaropoulos Aziz Eugenios'un maceralarını yazarken Soterioupolis'i unutmayacaktır [33].

3. Aşama: 1367-91. Büyük Komnenoslar artık Alania başpiskoposluğundan tamamen sorumluydu ama paradoksal bir biçimde onlara Alania'yı getirmiş ve zor elde edilmiş Soterioupolis bağlantısından daha fazla söz edilmez. Soterioupolis'teki yabancı yönetim altında (Bayburt ve Cheriana'daki gibi) küçük bir Yunan yerleşiminden ve piskoposluktan fazlası olup olmadığını veya yerleşimin imparatorluğun düzenli bir parçası olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak 1364'te Trabzon ve Soterioupolis arasında serbest ulaşım belli ki hâlâ vardı. Bugün itibariyle bu ulaşım, Hopa'ya yakın kıyıdan ve Cankurtaran Geçidi'nden sağlanır ve görece kolaydır. Theotokos Atheniotissa burada bulunurdu ve Janin bu adın Lazia'daki Athenai-Pazar'a karşılık gelebileceğini söylemiştir [34]. Ancak bu adı Soumela'nın da sahip olduğu bilinen Atheniotissa kültünden olarak kabul etmek daha doğru olacaktır.

Bayburt ve İspir örneklerinden farklı olarak, yönetici olarak başka aday olmadığından, Büyük Komnenosların 1364'e kadar ve sonrasında Bayburt'u yönetmemiş olmaları için bir neden göremiyoruz. Ancak 1364 ve 1391 arasında Alania'nın başpiskoposları onlara Trabzon'u getirenin Soterioupolis olduğunu unutmuştur ve bu dönemde Büyük Komnenoslar Borçka'yı Saatabago'ya kaybetmişlerdir. Saatabago'nun gücü Kartvel Gürcü Krallığının, yani merkezin gücününkine, ters oranla büyümüş ve küçülmüş, bu da nihayetinde Moğolların merkezi ne denli baskı altında tuttuğuyla belirlenmiştir. Genel olarak koşullar 1390'lara dek Trabzon'un Soterioupolis'i ve Mourgule vadisini kontrol edebilmesinden yanaydı. Büyük Komnenos II. Alexios (1297-1330) Saatabago ile Beka Jageli'nin kızıyla evlenerek ittifak kurmuştur. Bunun ardından gidişat merkezi Gürcü Krallığının lehine dönmüş ve V. George (1314-46) 1334'te Soterioupolis'in gözleri önünde İspir'e varmıştır. 1367-77'de III. Alexios ve V. Bagrat'ın nasıl dikkatle ittifak kurduğunu görmüştük. Ancak 1386-1403'te merkezi Gürcü krallığına bir son vermeye yaklaşmıştır. V. Bagrat dininden vazgeçmiş ve Trabzonlu karısı Anna, Timur'a esir düşmüştür. Moğollarca kötü bir yenilgiye uğramışlarsa da, Saatabago böyle koşullarda ilerlemiş ve II. Ioanne Jageli Timur'a 1403'te boyun eğerek kendisi için iyi olanı yapmıştır. Eğer (V. Bagrat ve Jageli'nin yaptığı gibi) Müslüman olsaydı Ioanne muhtemelen İspir'in Müslüman atabegiyle ve Clavijo'nun iki yıl sonra tanıştığı Arhakel'in lorduyla aynı olacaktı.

Saatabago Tiflis'in güçsüzlüğünün semeresini almış ve özellikle II. ve III. Owargware döneminde esas itibariyle bağımsızlığını elde etmiştir. 1458, 1461 ve 1485'te üç büyük Akkoyunlu akınıyla uğraşmıştır. Ancak bölgenin uzayan bağımsızlığına dair şaşırtıcı kanıtlar 1479-80'de II. Mehmet'in oğlu Beyazıt'ı Torul beyliğine de son veren harekâtla, Borçka ile eşleştirilen "Mathakjel"i baskı altında tutmak üzere göndermesinde yatmaktadır. Dolayısıyla önce Trabzon İmparatorluğu'nun kenarında olup sonra birleşen üç minyatür beylik — Torul, Arhakel ve Mourgoule vadisi — Büyük Komnenosların kendisinden daha uzun hayatta kalmıştır. Ancak bu üçü içinde Mourgule Vadisi çok daha antik bir sınıra sahip çıkmış ve Osmanlılar 1552'de nihayet ele geçirene dek Soterioupolis ile beraber en dayanıklı olmuş olabilir [35].

Anıtlar

1. Apsaros (pl. 286)

Durum: Gonia'da Batumi'den 6-7 km'de ve Çoruh Deltası'ndan 1,5-2 km'de.

Tasvir: Roma modelinde 195x245 boyutlarında (47.775 metrekare) dört kapılı katı bir şekilde dikdörtgen duvarla çevrilmiş yer. İlişkili olması gereken Canayer, Sousourmaina'dan biraz daha küçük ve Bizans ve Osmanlı tamiratları sayesinde çok daha iyi durumda. Kuleler duvarlardan keskince çıkar. Dört köşe kulesi vardır, güneydoğudaki yuvarlak diğerleri kare şeklindedir. Her kapı kale kareleriyle desteklenmiştir (doğudaki bir kuleyi kaybetmiştir). Ayrıca beş kare ve üç yuvarlak kule kapılar ve köşeler arasında düzensiz bir biçimde dağılmıştır. Bazıları hâlâ 15 metreye dek ayakta kalan duvarları yer yer iç kısımlarda kemerlidir ve diagonal merdivenler yukarı doğru yönlendirir. Orta ölçekli kareli taş bloklardan yapılmıştır ve düzenli bir biçimde, boşlukları doldurmak üzere kireç ve küçük taşlarla derzlenerek yerleştirilmiştir [36].

2. Batumi

Modern şehirde herhangi bir kale veya başka bir antik kanıt bulunmamaktadır ama A.A.M.B. şehrin 2 km kuzeydoğusunda ve yolun doğu tarafında ağaçlar arasında alçak bir tümsekte küçük bir kale fark etmiştir.

3. Borçka [37]

Küçük bir kalenin veya istihkâmın kalıntıları hızlı akan Mourgoule ırmağının batı kıyısı ve Borçka'ya girerken, —doğu kıyısından günümüzdeki kasabaya götüren köprü— Hopa yolu üzerinde göze çarpan bir benzin istasyonunun arasına sıkışmıştır. Nehrin üstünde kayalık bir tepeye inşa edilmiş olan kale kabaca dairesel biçimdedir. Çapı ise 30 metre civarındadır. Kuzeydoğu duvarlarına bir şapel yerleştirilmiştir. Batı kapısı ve yarı-dairesel apsisiyle basit bir dikdörtgen yapı olan şapel 6x4 metrekare büyüklüğündedir. Duvarları 1,5 metre kadar yükselir. Yontma taşlı duvar köşelerinden hariç yapı rastgele moloztaş duvarla örülmüştür. Kireçli harcı bol çakılla yapılmış ve iyice sıkıştırılmıştır. İki penceresi olan ve nehre doğudan bakan ayinsel bir niş apsisin kuzey kenarında bulunur.


Dipnotlar

(Not: Bu makalenin dipnotları, yoğun akademik kısaltmalar ve büyük ölçüde Yunanca/Latince kaynakça içermesi nedeniyle OCR'da ağır biçimde bozulmuştur. Aşağıda, okunabilir ölçüde onarılabilen kısımlar verilmiştir; bazı özel ad ve kaynak künyelerinde belirsizlik kalmıştır.)

  1. Arhakel hem yer adı hem de yöneticilerin unvanıdır — [okunamadı, OCR bozuk].
  2. Brosset, Histoire, I, 521; W. E. D. Allen, A History of the Georgian People, London 1932, 120, 122; L. Sanders, Kaukasien, München 1942, 189-93; Dubois de Montpereux (1833), III, 82-129.
  3. Panaretos, ed. Lampsides, 77.
  4. Allen, Georgian People, 250-56.
  5. Talbot Rice, Haghia, 156-60 ve fig. 121-123; N. Tolmachevskaia, Dekorativnoe nasledie drevnegruzinskoi freski, Tbilisi 1939, 63, pl. 49 (XIV. yy'a ait Sapar'dan bağış); Tsarevitch Wakhoucht, çev. M. Brosset, Description Géographique de la Géorgie içinde, St. Petersburg 1842, 417; Dubois de Montpereux (1833), III, 101-8; Bakradze (1878), 11-12, 286-335, 337.
  6. Chalkokondyles, Bonn ed. 467, 495; Bryer, BK, 17-18 (1964), 183 ve not 32.
  7. Iorga, N & E, III, 254; Bryer, BK, 17-18 (1964), 183.
  8. Heyd, Commerce, II, 380 ve not 2.
  9. Brosset, Histoire, I, 521; II, 252; K'art'lis-Ch'ovreba, Chronique géorgienne, Paris 1831, 6, 7; Dubois de Montpereux (1833), 96, not 2; Allen, Georgian People, 137, 145, 148. Joseph Baye, En Imerethie, Paris 1902, 43, içinde dönemin Guryalısının bir fotoğrafı vardır. Daha yakın tarihli bir Guryalı prens kozmetikçi Helena Rubinstein ile evlenmiştir; o da Guryalı'nın adını bir traş losyonuna vermiştir.
  10. Arrian, 3; Anonymus, Periplus, 40; Miller, IR, kol. 650; Ptolemy, V, vi, 6; Pliny, VI; Procopius, Wars, VIII, ii, 11-14; Fallmerayer, Trapezunt, 305 (Gonia'nın "Gaine Parembole" olduğu görüşünde); Brosset, Additions, 103.
  11. Josephus, Jewish War, II, xvi, 4.
  12. Bkz. s. 325.
  13. Bkz. s. 347.
  14. Ed. Gy. Moravcsik, çev. R. J. H. Jenkins, DAI, II, Washington DC 1967, 220.
  15. Cedrenus, Bonn ed. 503; Honigmann, Ostgrenze, 166, not 7; Brosset, Histoire, I, 61, not 3, 320; DAI, text, 186-89 ve Commentary 156; Brosset, Huitième Rapport, 114; A. S. Uvarova, "Khristianskie Pamiatniki", Materiali po Arkeologii Kavkaza, 4 (1894), 8-10; P. Peeters, "Histoires Monastiques Géorgiennes", AnalBoll, 36-37 (1917-19), 116, 113; Allen, Georgian People, 89.
  16. Panaretos, ed. Lampsides, 76, 78; Thomas, Periplus, 269; Kretschmer, Portolane, 647; Gökbilgin, BTTK, 26 (1962), 327; Wakhoucht, Géographie, 418-419; Lebeau, Bas Empire, XX, 503, not 1; Bzhshkean (1819), 148, çev. Andreasyan, 65; Chardin (1673), 198; Evliya (1644), I, 50, 190-96; Koch (1855), 97-98.
  17. bkz. yukarıdaki metin.
  18. Arrian, 9; Pliny, VI, iv, 12; Panaretos, 77; Kretschmer, Portolane, 647; Thomas, Periplus, 268; Bratianu, Genoçis, 17, 196, 227, 258; Sanders, Kaukasien, 134, 146; Bzhshkean (1819), 100; Brant (1835), 193; Wagner (1844), II, 261; Koch (1855), 88-95; Bryce (1876), 362; Balard, Sambuceto, no. 438; ayrıca Balard'ın "Faxium" (Phasis, Poti) ile Bathys'i karıştırdığı 715 ve 721 numaralara bakınız.
  19. DAI, Commentary, 16.
  20. Bryer, AP, 24 (1961), 118.
  21. DAI, text, 182-183, 188-189; Papadopoulos-Kerameus, ed., FHIT, 118.
  22. Papadopoulos-Kerameus, ed., FHIT, ed., 38, 71; N. Oikonomides, Les Listes de Préséance Byzantines des IXe et Xe Siècles, Paris 1972, 260, not 18, 269, 362; aynı yazar, "L'organisation de la frontière de Byzance aux Xe-XIe siècles et le taktikon de l'Escorial", Actes du XIVe Congrès International des Études Byzantines, Bükreş 1974, I, 294; Wakhoucht, Géographie, 110-11.
  23. Parthey, Notitiae, I, 34; 3, 476; 4, 34; 7, 34, 234; 8, 34, 512; 9, 423; 10, 582; 13, 433; Gelzer, Texte, 534, 542, 557, 570.
  24. Bkz. aşağıdaki sayfa 127.
  25. S. Vailhé, DHGE, s.v. "Alania"; M. & M., A & D, I, 76, 77, 255, 258-60, 356-63, 476-78; II, 154-55, 483-84, 541-43; Parthey, Notitiae, 2, 63; 10, 63; 11, 72; 12, 72. 1285'teki imza, V. Laurent, "Les Signatures du second synode des Blachernes (été 1285)", EO, 26 (1927), 147 (No. 34); Bryer, AP, 27 (1965), 24-25.
  26. M. Kursanksis (bu tartışma için kendisine müteşekkiriz), REB'in gelecek bir sayısında; Parthey, Notitiae, 231 ve not; Gelzer, Texte, 595, 599, 602; Dölger, Kaiserregesten, I, von 565-1025, München-Berlin 1924, 58. Evangelos Chrysos (tartışma için kendisine müteşekkiriz), Dodone, 5 (1976), 346-48, bir kısmını en azından III. Andronikos hükümdarlığına (1328-41) taşımak ister. Scholionumuzun son istasyonu 1347 olurdu ama bu sadece bir el yazması metinde geçer, XVI. yüzyıl Paris, gr. 1389.
  27. bkz. yukarıdaki not 26.
  28. Bkz. s. 72.
  29. Papadopoulos-Kerameus, ed., FHIT, 117; Theodore, Alania piskoposu, Sermo Epistolaris, PG 140, kol. 384-414, özellikle 392-93, 404, 409; Pachymeres, Bonn ed., I, 520; Maria Nystazopoulou, EEBS, 33 (1964), 274-78; aynı yazar, Atina 1965, 25, 71, 153; ve A. Bryer, "The Latins in the Euxine", XVe Congrès International d'Études Byzantines, Rapports et Co-Rapports, Atina 1976, 9-12, 16. Büyük Komnenosların Trabzon'a daha uygun olan (hatta bütün Lazia'nın piskoposu/valisi olarak kalmıştır) imparatorluğun dini reel-politiğinin parçası olarak eski Lazik Kilisesi iddialarını yeniden canlandırmaması ilginçtir. Ancak başpiskopos yardımcıları Guria'da bulunurdu: Phasis (Rioni), Rhodopolis ("Gül Kalesi"), Vardistzikhe; piskopos ilgisiz bir şekilde Matzouka'da IX. yüzyılda yeniden canlandırılmıştır. Petra ve Zigana (Anaklia üzerine bkz. s. 326).
  30. L. Petit, "Acte synodal du Patriarche Niphon Ier sur les privilèges du métropolitain de Trébizonde (1er Janvier 1260)", Bulletin de l'Institut Archéologique Russe à Constantinople, 8 (1902-3), 163-71; M. & M., A & D, I, 199-201; Nikephoros Gregoras, Bonn ed., I, 548-51.
  31. Panaretos, ed. Lampsides, 75; Chrysanthos, AP, 4-5 (1933), 206-7.
  32. Panaretos, ed. Lampsides, 75-76. Alania başpiskoposu 1447'ye dek Trabzon'da kalmıştır; bkz. Bryer, REB, 34 (1976), 134.
  33. 1316-49 arasında Eleousa Cenevizlilerin elinde olmalıdır. Dolayısıyla ünvanı 1347'de edindikten sonra araya giren herhangi bir Ortodoks ruhani sahibi olmaksızın Alania ve Soterioupolis başpiskoposu Laurentios'a teklif yapabilir hale gelmiştir. Kilise üzerine bkz. Trebizond, 121. Bu kısım yazıldıktan sonra XIV. yüzyıl Alania-Soterioupolis kilisesi üzerine belgeleme yeniden basılmış ve J. Darrouzès'te üzerine yorumlanmıştır: Les regestes des actes du patriarcat de Constantinople, I, Les actes des patriarches: (v) les regestes de 1310 à 1376, Paris 1977, No. 2082, 2083, 2214, 2225, 2263, 2264, 2270, 2287, 2308 ve 2369 (özellikle) 2379, 2383, 2392, 2393, 2499, 2501, 2502.
  34. Janin, EMGCB, 275 ve not 3.
  35. Brosset, Histoire, I, 668-69; Allen, Georgian People, 124-126; Woods, Aqquyunlu, 48, 100-1, 104, 151; Kursanksis, BK, 34 (1976), 115-7; İnalcık, Speculum, 3 (1960), 425; Hammer, Geschichte, I, 174-175 ve burada s. 64.
  36. F. Uspenskij, "Starinnaia krepost' na uste Chorokha", Bulletin de l'Académie Impériale des Sciences, VI. Ser., XI, Petrograd 1917, 163-69; V. A. Lekvinadze, "Materiali po Istorii i Arkhitekture Apsarskoi Kreposti", VizVrem, 20 (1961), 225-42, yedi plan ve beş fotoğraf ile.
  37. Kale bu çalışmaya A.A.M.B. tarafından yerleştirilmiştir; 1979'da C. O. Efendioğlu'nun Artvin Vilayeti Hakkında Genel Bilgi adlı eserinde (1927, 60) bir "Gürcü" yapısı olarak söz edilmiştir. Trabzon Müzesi'nden Haşim Karpuz'a bu referans için teşekkür ederiz.
Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği
E. K. Liozen, Çev. İbrahim Bayrakoğlu

Rusya Lazistanı

Yazan: E. K. Liozen Çeviren: İbrahim Bayrakoğlu

E. Liozen, "Berega russkogo Lazistana", İzvestiya Kavkazskogo otdela imperatorskogo russkogo geografiçeskogo obşestva, C. 18, No: 1-4, Tiflis, 1905, s. 141-171. (Rusya Coğrafya Topluluğu Kafkasya Şubesi Bültenleri, 18. Cilt, No: 1-4, Tiflis, 1905.)

Batum yakınlarında, Çoruh nehrinin karşı kıyısında, gezginler tarafından oldukça az ziyaret edilen, bir toprak şeridi bulunmaktadır. Rusya Lazistanı denilen bu toprak parçası, bugüne kadar Çoruh nehri havzasının tanıtımıyla ilgili eserlerde geçen birkaç belirsiz açıklama dışında, henüz kimse tarafından tanıtılmamıştır. Buranın bir bölümünü 1904 yılının Ağustos ayında ve 1904 Noel tatilleri sırasında gezdim.

Lazistan hakkında bildiklerimiz oldukça azdır. Dilbilimci Rosen [1] ile birlikte 1843 yılında Pontus sıradağlarını aşan ilk Avrupalı gezgin Koch'un [2], büyük ölçüde Lazistan'ın günümüzde Türkiye hakimiyeti altındaki kısmını anlattığı eseri, şüphesiz her bakımdan en ilgi çekici olanıdır. Rusya Coğrafya Topluluğu Kafkasya Şubesi Bülteni'nde (25. Cilt, 1. Baskı) General Proskuryakov, 1847'de seyahat ettiği Lazistan kıyısını, bize genel hatlarıyla kısaca tanıtır. Lazistan hakkında diğer kaynaklar arasında; Kanevski'nin Batum Vilayeti (1876), Kazbek'in Türkiye Gürcistanı'nda Üç Yıl (1875), Osman Bey'in Lazistan (Rusya Coğrafya Topluluğu Kafkasya Şubesi Bülteni, 10. Cilt, No:8), Albay Lisovski'nin Çoruh Bölgesi (Askeri-İstatistiksel makalesi, 1887), Frenkel'in Çoruh ve Batum üzerine makaleleri sayılabilir. Bu kaynaklara son olarak Megavorian'ın Lazistan'a yerleşmiş halklarla ilgili Batum'da geçenlerde yayımlanan makalesi eklenebilir. Bu ülkeyle ilgili bütün dökümanlar bunlarla sınırlıdır. Gonia Kalesi ile ilgili birkaç önemsiz açıklama dışında Çoruh'tan Limani'ye kadar uzayan kıyı şeridi tam olarak incelenmemiştir.

İlk bakışta, bu gizemli ülkenin Batum'a yakın olması, gezginlerin ilgisini çekmesi beklenirdi. Ancak ne yazık ki oraya nasıl gidileceği pek bilinmez ve bunu Batum'da bile öğrenmek zordur.

Eğer zaman bulup kıyının belli bir yerine gitmek isterseniz, en uygun rota deniz yoludur. Bu seyahate çıkmadan Batum'da havanın açık olması, gidiş yönünde esen rüzgarın beklenmesi ve en önemlisi Sarp'tan Limani'ye giden bir felukanın aranması gerekir. Basit ve pek ilgi çekici olmayan bu güzergahta yapılacak yolculuk birkaç saat sürer.

Diğer yol bu kadar kısa değildir, ama daha güzeldir: Önce Batum'da atlar kiralanır, yaklaşık iki verst [3] genişliğindeki Kakhaberi vadisini rehberle birlikte geçerek Kapandibi köyüne kadar gidilir. Sonra Batum'un 8 verst uzaklığındaki Artvin yolundan ve Kürtlere ait mısır tarlalarından sağa dönüp Ombole'nin karşısındaki Çoruh kıyısına varılır. Buradan karşı kıyıya kayıkla geçilir. Kiralık atların nehri yürüyerek geçebildikleri tek yer burasıdır. Terli halde buzlu suya sokulmaması gereken atlarla dokuz veya on verstlik bu güzergahta kışın ancak bu şekilde yol alınabilir.

Üçüncü ve dördüncü güzergah Karaşalvar sıradağlarındaki Beğlevan dağ geçidinde bulunur. Gonia karakolunun bulunduğu Zemo-Maradidi'den başlayarak yukarıya doğru, Çoruh nehri ile Beğlevan-su'yun birleştiği yere kadar çıkılır. Buradan Beğlevan köyüne ulaşmak için Beğlevan vadisinin derinlerine kadar inilir. Ardından sıradağın zirvesine kadar tırmanıp oradan deniz kıyısındaki Makrial'e inilir. Burada Borçka'nın [4] çıkış noktası olarak alınması suretiyle Çkhala-su'dan [5] yukarıya doğru ve Çifte-Köprü üzerinden dolambaçlı bir yol izlenerek Beğlevan'a varılır. Kanevski'nin Artvin'den Limani'ye Seyahat adlı eserinde bu son güzergah anlatılmıştır. Geçen yıl bu makalede anlatılan rotayı izlemek için Limani'de rehber aradım ancak karşılaştığım yaşlıların aksiliği tuttu ve talebimi reddettiler. Rehber olmadan Pontus sıradağlarını geçemediğim için bu canlı güzergahı anlatma imkanı bulamadım. Açıkçası, kışın buradan geçmek, en azından atla, mümkün değildir. Bazen Lazlar yaya olarak, bu dağ geçidini; sıradağın karla kaplı tepesini aşarak geçerler.

Burada neredeyse hiç harita çalışması yapılmamıştır. Yollarının sık sık uçurumun kenarında bitmesi, bataklıklarının hastalıklar yayması, yolculuk için gerekli araç ve teçhizatların bulunamaması yüzünden bu ülke gezginler dışında kimsenin ilgisini çekmiyor. İçinde bulunduğu terk edilmişliği hak etmeyen bu ülke, canlılığı açısından Gagra ve Suhumi'nin bulunduğu Karadeniz kıyıları ile yarışmakla kalmayıp, onları geride bile bırakabilir. Ancak dediğim gibi, ulaşım yollarının ve Çoruh nehrinin üzerinden geçişlerin olmaması yüzünden, burası her zaman geri kalmaya mahkumdur.

Şimdi Rusya Lazistanı hakkında kısa bir harita çalışması yapalım: Kazbek Lazistan'dan söz ederken, haklı olarak belirttiği gibi, buranın antik Lazika mı, Batum, Kobuleti, Açara ve Aivan [6] gibi şehirlerin de içinde bulunduğu aynı adı taşıyan Türkiye sancağı mı, yoksa en nihayetinde sadece Lazların yerleşmiş olduğu ülke mi olduğu sorusuna cevap vermek gerekir.

Birinci soruya değinmeyeceğiz. Çünkü bilindiği gibi antik Lazika Megrelya, İmereti ve Guria'yı içine alacak şekilde Trabzon'a kadar uzayan geniş bir coğrafyaya yayılır. Bugün etnik olarak antik Lazika'nın sadece küçük bir kısmını içine alan Rusya Lazistanı coğrafi ve politik olarak ise sadece Gonia bölgesi ile sınırlıdır.

Şimdi Rusya Lazistanı'nın doğal sınırlarını belirleyelim: Kuzey ve doğuda Çoruh nehri, güneyde Pontus sıradağlarının bir kolu olan Balıklı dağları, batıda sınıra yakın Zalona dağı. En yüksek noktası 4738 fit (1444 metre) olan sıradağın bu ilk kolu ve Kakhaberi ırmağı vadisine kadar uzar.

Böylece Çoruh, Acaris Tskali nehirlerinin birleşerek Zalona dağından itibaren sağa ve sola ayrılan kollarıyla güneybatıdan kuzeydoğuya uzun sıradağların uzandığını görüyoruz. Bu dağ düzeni çok basit olabilirdi ama sıradağın ortasından ayrılan birkaç kol ve dar dağ geçitleri, dik yamaçlar ve akarsulardan oluşan geçilmez labirentlerle Acaristan'ı da içine alacak şekilde tüm ülkeyi kaplamaktadır.

Balıklı ve Zalona dağlarından başlayan Çkhala, Çoruh'un Borçka'ya yakın kollarından biridir. Çoruh akış aşağı inerken Beğlevan-su, Maradidi Tskali ırmakları ile Boloko ve Çanal derelerine rastlanır. Karaşalvar dağından doğan, en büyüğü Makrialsu olan birkaç küçük dere Karadeniz'e dökülür.

Ülkenin tamamı zengin bir bitki örtüsüyle kaplıdır. Bazen dağ yamaçları ve tabanları erozyon sebebiyle çıplak kalsa da doğa sıradağ zirvelerinde güzelliğiyle kendini gösterir. Diken, sarmaşık veya saparnalarla kaplı asırlık yüksek ağaçlar, geçilmez ormanlara dönüşür. Bunların arasında en yüksek olan kayın ağacı tepesine kadar diken ve sarmaşıklarla kaplıdır. Yamaçtan biraz daha yukarı çıkıldığında Avrupa'da alışık olduğumuzun tersine alçak bitkilerin arasında yükselen düz gövdeli çam ağaçları görülür. Deniz kıyısını ve Pontus sıradağlarını gezerken kendinizi sıcak bir bölgedeymişsiniz gibi hissedebilirsiniz. Bu civarlarda inanılmaz kalınlık ve yükseklikte iğneyapraklı ağaçlara rastlayabilirsiniz. Verimli toprak eğrelti otu ve orman güllerinin altında sanki tamamen görünmez olur. Bu yeşillik boyunca uzayan dar patikada hareket halindeyken yolunu değiştirmek için ne sağa ne de sola sapmak mümkündür. Burada her adımda küçük dereler, yalıyarlar ve dik yamaçlardan akan çağlayanları görebilirsiniz.

Üstü humus, altı koyu sarı tabakalardan oluşan toprak özellikle Çakvi civarında çok verimlidir. Bu topraklarda her türlü ağaç sarmaşıklara rağmen en kısa süre içinde olağanüstü uzunluğa ulaşmaktadır.

Bu kısa harita çalışmasından sonra şimdi de deniz kıyısı boyunca Türkiye sınırına kadar uzayan yolu daha ayrıntılı olarak anlatmaya geçelim.

Dalgaların olmadığı anda kayıkla karşı kıyıya geçmek için Gonia'ya gitmek isteyenlerin Çoruh nehrinin denize döküldüğü yere kadar olan kıyı şeridini kullanması doğru olur. Buraya atla giderken neredeyse Kapandibi köyüne kadar Çoruh nehrinin akışının ters istikametinde yukarı gitmek zorunda kalırsınız. Ardahan karayolu önce nehre doğru, düz bir çizgi halinde gider, Batum'a kadar iki verst devam ettikten sonra Abhaz köyü Stepanovka civarında sert bir dönüş yaparak Kahaber vadisini kuzeybatıdan güneydoğuya keser. Abhazlar Rusya'ya verilinceye kadar Batum'da yaşadıktan sonra, geçen yıl Stepanovka köyüne yerleşmişlerdir. Rus idaresi Batum'daki mülklerini yeniden satın almak suretiyle onları deniz kıyısından biraz daha uzağa göndermişti. Ancak yerleşim yerlerinin civarlarına kalelerin yapılması Abhazların hoşuna gitmemeye başlamış. 1904 yılında Rus idaresine başvurarak yeniden Nuri gölü yakınındaki eski yerlerine dönmüşler. İlk Çerkes göçü sırasında yurtlarını terk eden bu Abhazlar atalarından kalma gelenek ve dillerini korumuşlar. Bazıları Rusça bilirken, bazıları da hem Türkçe hem de Gürcüceyi akıcı olarak konuşmaktadırlar. Bu köyü ne yazık ki ziyaret edemedim. Ancak Abhaz rehberime göre bu köyde elliye yakın hane varmış. Bu rakam Batum çevresi için dikkate değer bir sayıdır.

Kahaber vadisinden geçen yolun hiçbir canlılığı yoktur. Mısır tarlaları orman gibi sağa ve sola doğru uzayıp gider. Burada kışın ve ilkbaharda Kürtlere ait tek kapılı, penceresiz içinde ısınmak için birer açık ocak bulunan perişan barınak ve kışlaklar dışında hiçbir şey yoktur. Bu yapıların kenarlarında kazık direkler üstüne yapılmış mısır ambarları bulunur. Kürtler yılın sadece bir kısmını Batum çevresinde geçirirler. İlkbaharda mısırları ektikten sonra sürülerini Arsian otlaklarına götürmek için acele ederler. Buradan ancak sonbaharda dönerler. Acaristan ve Yalnızsu'dan geçerken yol boyunca önde cılız atların sırtlarında aile reislerinin bulunduğu, evcil kuşlarını da yanlarına alarak yürüyen kadın ve çocuklardan oluşan uzun göçebe kervanlarıyla karşılaşırsınız. Kervanların hemen ön ve arkasından giden koyun ve koçları öküz ve inekler izler. Bu hayvanlar o kadar küçük ve kötü görünüyorlar ki, onları büyükbaş hayvanlar sınıfına sokmak bile zordur. Kervanlar akşamları karayolunda mola verir. Geceleyin zorlukla uyandırılan Kürtler ve sürüleri kenara çekilerek yoldan geçmek isteyen diğer kervanlara yol verirler. Bu her on dakikada bir tekrarlanır. Bu yüzden gece kervanlar çok yavaş ilerler. Buralarda yalnızca Kürtler yeşil buldukları yere içinde birkaç yün döşek ve kap kacak bulunan tek direkli siyah keçe çadırlardan oluşan kamplar kurarlar. Koca, bir Çingene gibi çadırını kollamak için boş otururken, karısı ve çocukları hayvan sürülerini gütmek gibi işlerde dik dağ yamaçlarında çalışırlar. Sonbaharda Kürtler; doğrusunu söylemek gerekirse karıları, kışlağa dönerek mısırları tarladan kaldırırlar. Bu göçebeler, hasadın bir kısmını toprak sahibine verirken, kalan kısmını kendilerine ayırırlar. Yün eğirmek, çadır için keçe dokumak ve pirinç kamışından kalın minderler yapmak gibi bütün ağır işleri kadınlar yaparken, kocaları ya ava ya da süzme peynir, yağ, yumurta ve tavuk satmak için Batum'a giderler. Müslümanlar arasında yalnızca Kürtler avladıkları yaban domuzlarını pazarda satmaktan çekinmezler. Lazların bana anlattığına göre, domuz Müslümanlar arasında günah sayılmasına rağmen, Kürtlerin bu işi yapmaları, yoksul olduklarından dolayı görmezden gelinmektedir.

Batum'dan itibaren dokuzuncu verstte yoldan çıkılıp vadiyi geçtikten sonra Çoruh nehrine varılır. Nehir denizden dik bir şekilde yükselen Pontus sıradağlarının dibinde akmaktadır. Karşı kıyıda Ombole köyünün yeşilliklerinin ve mısır tarlalarının arasında kaybolan birkaç evi gözükür. Kayıkla karşı kıyıya geçerken atlar suyun içinde arkanızdan gelir. Gonia'da olduğu gibi, Ombole'de de Acarlar yaşarlar. Az nüfuslu ve dağınık köylerden oluşan ülkenin her yerine Lazların yerleştiğini düşünmek yanlış olur. Çoruh kıyılarında yalnızca Acarlar ve Kürtler oturur. Dağlarda ise ilerde bahsi geçecek olan Hemşinliler yaşamaktadır.

Lazistan dağlarının ilk sırtlarında Ombole'den itibaren yamaçlardan yükselip alçalan küçük ve oldukça dar bir patika bulunmaktadır. Bu patikanın kenarlarında defne, kayın, orman gülü ve Çoruh nehrini kesen kumlu ve taşlı toprakta yaprakları hünnaba benzeyen söğüt ağaçlarına rastlanır. Bu dağ patikası, sonunda, sık söğüt ağaçlarının arasında gözden kaybolur. Bu ağaçlardan sonra birkaç küçük çay ve dereye rastlanır. Çanal ırmağı bunların arasında bulunur. Sık sık su altında kalan yassı taşlardan yapılan yollardan bu küçük akarsuları geçmek zordur. Bu akarsuların arkasında uzayan mısır ve bataklıklarda birkaç pirinç tarlası içerisinde yeniden Kürt köyleri gözükmeye başlar. Vadide yol belirgin bir şekilde genişlemeye başlar ve deniz kıyısına yaklaşmadan birden sola döner. Dağ ve kum sahil arasındaki yolun yarısında Gonia kalesi denilen, yan taraflarında kuleleri olan, sarmaşık kaplı kara bir kütle yükselir. Bu kaleyi kışın kötü hava şartları yüzünden ayrıntılı olarak inceleyemedim. Yazın bu yapının dışı ve hatta içine ekilmiş mısır tarlaları görüntüyü bozduğundan dolayı özellikle kışın dağlardan fotoğrafını çekmek istemiştim. Burası kenarları kare kuleli dikdörtgen şeklinde bir kaledir. Kalenin her bir duvarı yaklaşık 213 metre uzunluğundadır. Dört kapısı da içeriye doğru açılır. İçinde minaresiz küçük bir cami ile birlikte çevresi sarmaşık, yeşillikle kaplı, ne olduğu anlaşılamayan yıkıntılar ve geniş bir mısır tarlası bulunur. Kalenin batı tarafındaki kapılarının üstünde Türk-Rus savaşında kaybolan bir kitabenin izine rastlanır. Yerel halkın anlattığına göre galiba Batumlulardan biri savaş sırasındaki karışıklıktan yararlanarak büyük değeri olan bu kitabeyi çalmış. Arapça olup olmadığı bilinmeyen kitabenin izine bundan sonra hiçbir yerde rastlanmamış. Lazlar kalenin Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1549 yılında yapıldığını inkar etmiyorlar. Ama onlara göre yalnızca Cenevizliler bu kadar büyük taşları birbirinin üstüne koyabilirlerdi. Kalenin güney tarafında eğrelti otu ve saparnalarla kaplı bir Müslüman mezarlığı ile asırlık dört ıhlamur ağacı göze çarpar. XVI. yüzyılın sonunda bu kalede Megrellerle sorun yaşayan Chardin, varlığının kalan kısmını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmış, buradan muhtemelen Acaristan vadisi üzerinden Ahaltsikhe'ye kaçmıştı. Burayı biraz geçtikten sonra birkaç haneden oluşan ve yalnızca kışın Acarların yaşadığı Gonia köyü görünür [7].

Ağaçlarla çevrili bataklık ve göletlerden oluşan dar Gonia vadisi en sağlıksız iklimlerden birine sahiptir. Burada denizin tam kıyısında askeri kışla bulunmaktadır. Sınır güvenliğini sağlayan talihsiz askerler her hafta Sarp, Limani, Sultan Selim gibi daha sıhhi yerlere gönderilirler. Buranın yerel halkı bile bataklıklardan yayılan hastalıklardan korunmak için dağlarda sığınak aramak zorunda kalıyorlar. Gonia vadisi deniz ve dağlar arasında sıkışmış dar bir bataklık şeridini andırır. Gonia karakolu ise vadinin sonunda bulunan Ombole'den 8 verst uzaklıkta bulunmaktadır. Burada Pontus dağlarının ilk tepeleriyle birden kesilen dar deniz kıyısının ardında göz alıcı bir kayalık yükselir. Rum balıkçılar kötü havalarda bu kayalığı barınak olarak kullanırlar. Yol tepeye sağa ve sola kırk beş keskin dönüşle çıkar. Yolda Sarp'a altı verst uzaklıkta küçük bir akarsuyla karşılaşılır. Uzun ve kolay bir tırmanıştan sonra nihayet kendinizi denizin üstünde yükselen devasa yalıyarların zirvesinde bulursunuz. Buradan Gonia vadisi tamamen göz önüne serilir. Arka planda ise Batum gözükmeye başlar. Çoruh nehri denizin mavi fonunda bulvarın başladığı yere kadar uzayan sarımsı delta olarak kendini gösterir. Yüksek yalıyarlardan tırmanırken her yerde, dağ geçitlerinin üstünde bile eğrelti otu ve mısır tarlalarına, az miktarda da olsa yaban pirincine rastlanır. Bunların ardından yol oldukça keskin bir şekilde kayalığın dibine kadar indikten sonra diğer tepenin zirvesine kadar neredeyse dimdik çıkar. Buradan kayalıklar arasındaki harika Sarp körfezi gözükür. Uzaktan defneyle karışık yeşillik okyanusu arasında evlerin çatısındaki kiremitler parlar. Bu körfezin içinde ufukta gökyüzü ve denizle birleşen sayısız burun ve koy bulunmaktadır. Sarp körfezinin arkasında, yüksek tepelerin bitki örtüsüyle kaplı dağ eteğinde üç kayadan oluşan Üçkardeş adlı ada bulunur. Yalnızca ortadaki kayada tek bir ağaç vardır. Yerel efsaneye göre bu kayalar bir zamanlar ağır suç işleyen ve Allah tarafından kayaya çevrilip buraya gönderilen iki erkek kardeş ile kız kardeşten başka bir şey değilmiş.

Yol sert dönüşlerle aşağı iner. Denizin hemen üstünde yükselen dik kayanın kenarından geçen bu yol, yağmurlu havalarda oldukça tehlikeli olmaktadır. Yumuşayan toprak yolda atlar, arada bir, ya kayar veya sendelerler. Bu yolu izleyerek birden bire Sarp köyüne düşersin. Dağ yamacına dağınık bir şekilde yapılmış taş ve ahşap evler defne, elma, portakal ve ceviz ağaçlarının arasında görünmez oluyorlar. Bütün Laz köylerinde olduğu gibi, burada da caddenin taşları iyi döşenmemiş. Yol bazen o kadar darlaşıyor ki, oradan geçen bir atlının ayakları sağına ve soluna yığılmış toprağa değebilir.

Minaresiz, basit bir taş yapı olan camiyi geçtikten sonra, doğrudan, sınır karakolunun bulunduğu deniz kıyısına çıkılır. Kıyıdan güneye doğru gidildikçe muhtarlığın yanı sıra demirci, ekmekçi ile kibrit, sigara, tütün, çay, bazen de şeker satın alınabilecek acınası üç tezgahtan oluşan pazar bulunur. Pazar, köy sakinleri tarafından, tabiri caizse buluşma ve görüşme yeri olarak kullanılır. Lazlar günün bir kısmını kahvede geçirirler. Tezgahların önündeki büyük dut ağacının altında onlarla hem konuşabilir ve hem de size gerekli bilgileri alabilirsiniz. Köylülerin büyük çoğunluğu balıkçılıkla ve küçük ticaretle uğraştığı için aralarında size gerekli bütün bilgileri verebilecek derecede bir miktar Rusça bilenlere de rastlamak mümkündür. Burada ilk kez daha önce Kürtlerle karıştırılan Müslüman Ermenilerin (Himşili) varlığından haberim oldu. Sarp'ın ilk adını burada öğrendim. Buraya bir zamanlar Çakvi'nin üstünde bulunan şimdiki Rum köyü gibi Açkva deniyormuş. Bu köye "çamurlu yer" anlamına gelen Sarp adı, galiba Türkler tarafından verilmiş.

Sarp köyünün iklimi sağlığa uygundur. Yüzlerinden sağlıklı oldukları anlaşılan Sarp köylülerinin ifadesine göre, burada hiçbir hastalığa rastlanmadığı gibi, yazın bile asla terk edilmezmiş. Kıyıları denize girmeye uygundur. Batum'dan ulaşım yolları uygun olsaydı buraya kaplıca bile yapılabilirdi. Ancak ne yazık ki körfezde küçük bir rüzgar veya en hafif bir dalga bile demir atmaya engel olmaktadır. Sarp'ta yazın bile hoş serinliğini koruyan kaynak suyu harikadır.

Kahvehane ve pazarın arkasından birden yükselmeye başlayan dağ Sarp köyü ve Makrial vadisini birbirinden ayırır. Coşkun nehrin sığ yerinden geçip zikzaklar çizerek yüksek kayalıkların tepesine çıkıyoruz. Bu yükseltiden bakıldığında sağ tarafta eski bir yapı veya küçük kilise olduğu anlaşılan yıkıntıların bulunduğu tepe gözükmektedir. Bu yıkıntıların çevresi sık sarmaşık ve ağaçla kaplı olduğundan yakından inceleme imkanım olmadı. Akşam karanlığında oraya ulaşmak için başka yol da bulamadım. Lazlar bana sahildeki küçük bir koyun kıyısındaki mağaraya kadar uzanan ve ancak filikayla geçerken görülebilen bir yeraltı geçidinin olduğunu söylediler. Bu ayrıntıları kışın dönüş yolunda öğrendim. Zamanım yoktu ve yağmur herhangi bir araştırmayı imkansız hale getirmişti.

Dağın kıvrımlarına boyun eğen dar yol yüksek kayalıkların kenarında ileriye devam eder. Bu sırtın en yüksek noktasına ulaşmak için sağa ve sola birkaç dönüş daha yapmak gerekir. Artık bu noktadan, arka fonunda Batum Katedralinin bulunduğu geniş Sarp manzarası gözlerimizin önüne serilir. Dağ sırtı boyunca Türkiye ile Kafkasya'yı birbirine bağlayan telgraf direkleri ardarda dizilir. Buradan portakal, ceviz ile dut ağaçlarının gölgeleri altında kaybolan ve birkaç haneden oluşan Üçkardeş köyüne hemen ulaşırsınız. Yol buradan aşağıya Makrial'e doğru inmeye başlar.

Tepenin sol tarafında dev eğrelti otlarının arasında ve çevresi sarmaşık, içi ise çalılıklarla kaplı eski bir küçük kilisenin yıkıntıları bulunmaktadır. Bu küçük taş kilisenin uzunluğu 4, genişliği ise 3,39 metredir. Girişteki dikenlerle kaplı ağaç yapının gün geçtikçe daha çok yıkılmasına neden olmaktadır. Bu eski yapı içinde bir yazı olup olmadığı daha önce hiç bahsedilmediğinden, bakmak için zor olsa da içine girmeyi başardım. İçinde fresklerden kalan izler olduğunu büyük şaşkınlıkla fark ettim. Tonozun üstünde yarısı silinmiş olsa da "İHCOYC" (İsa) kelimesi kendini muhafaza etmişti. Bu yazıyı görene kadar buradaki bütün kiliselerin Cenevizliler tarafından yapıldığından emindim. Ama bu yazı bana içinde bulunduğum kilisenin Grekler tarafından inşa edildiğini kanıtladı. Tamara'yı bütün şatoların ve Saatabago kiliselerinin kurucusu, Cenevizlilerin büyük çoğunluğunu ise zanaatçı kişiler olarak değerlendiren yerel halktan bu konuyla ilgili bir şey öğrenemedim.

Bu küçük kiliseden aşağıya bakınca tüm Makrial vadisi ve pirinç tarlaları görünür. İlk planda Küçük Makrial'in, her biri iki haneden oluşan iki mahallesi bulunur. Doğuda kolları vadiye inen ve içinde küçük akarsuların geçtiği dar vadi labirentleri oluşturan sıradağın en yüksek noktası, ortada pirinç ve mısır tarlaları, onların ortasında Makrial'in baş kilisesinin siyah renkli kare şeklinde çan kulesi bulunur. Bu tepedeki kiliseden aşağı indikten sonra deniz kıyısı boyunca yola devam ediyoruz. Kare bir duvar içindeki baş kilise tam yolun üzerindedir. Eni ve boyu 40 m büyük bir kare şeklinde olan ve kiliseyi çevreleyen bu duvar yıkılmıştır. Dört köşeli çan kulesi oldukça alçak konik çatıyla kaplıdır. Kilisenin ana bölümü düz bir çatıyla kaplıdır. Buradan kilise çatısının üstündeki çan kulesi katına ulaşmak mümkündür. Çan kulesi üst üste iki odadan oluşur. Çan kulesi duvarının içine şüphesiz kuşatma sırasında yağmur suyunu toplamak için, birbirlerine oluklarla bağlanan toprak testiler konulmuş [8]. Kilisenin ön kısmı yaklaşık 5 metre yüksekliğinde. Tavan, duvar içine oyulmuş iki yan kapı gibi gotik tarzda yapılmış. Sıvalar tamamen döküldüğünden hiçbir yazı ve fresk izine rastlamadım. Kilisenin çevresi sarmaşık ve yabani bitkilerle kaplanmış. Kilisenin kuzey tarafına iyice bitişik başka bir yapı daha var. Çevre duvarının kuzeydoğu köşesinde eski bir burcun yıkıntıları hala duruyor. Çevre duvarının içinde haç veya bir mezar taşının tabanı bulunuyor. Yalnızca üç küçük pencereden ışık sızan kilisenin içi karanlık görünüyor, vaftizlerin yerleri boş duruyor. Burada bu tapınağın kim ve hangi yüzyılda yapıldığını en azından tam olarak anlamak için arkeolojik çalışma yapmak gerekirdi.

Yerli halk bana burada kimsenin hiçbir zaman hazine aramadığını söyledi. Bu arada onların bu kiliseye karşı batıl bir korkuları var. Bana geceleri bu kiliseyi sık sık ateş gibi parlayan gözleriyle bir kuzgunun sırtında şeytanın ziyaret ettiğini anlattılar. Bu batıl inancı doğuran gerekçeyi yakından öğrenmek istedim ama kendisine başvurduğum köy sakinlerinden biri bana bu tip şeylere yalnızca korkakların inanabileceğini söyledi. Buranın yerlileri tarafından burada tesadüfen bulunan eski demir paralara da rastlamadım. Ya ellerinden alırlar diye itinayla saklıyorlar ya da bana anlattıklarını Türkiye'ye göndermişler.

Makrial vadisi, dorukları yoğun bitkiyle kaplı dağlarla çevrilidir. Saparnalar kışın bütün ağaçları yeşilliğiyle süsler. Düzlüğün merkezine Pontus sıradağlarının kollarından biri sanki piramit gibi iner. Buradan, içinden deniz kıyısına varmadan birleşen iki önemsiz akarsuyun geçtiği sağda Halbaşi, solda Köprücü olmak üzere iki küçük vadi ayrılır. Kilisenin yakınında, bu iki küçük akarsudan oluşan derenin üstünde ülkenin bütün köprülerinde olduğu gibi eski bir tek kemerli taş köprü var. Köylüler ne zaman tamir edildiğini bile hatırlamadıklarına göre köprünün çok eski olması gerekir.

Makrialsu'nun üstünde de öncekinden biraz daha büyük ve 50 yıl önce tamir edildiğinden biraz daha iyi görünen bir köprü var. Arka planda biraz yüksekten büyük ağaçların arasında Büyük Makrial köyünün gri ve beyaz taş evleri gözükür. Bütün bu evler Zvanbaia ailesinden Lazistan'ın etkili kişilerine ait. Tüm kıyı bu aile reisinden sorulur. Asırlık iki ıhlamur ağacının gölgesi altındaki bu köprüden daha güzel bir şey hayal etmek zordur. Böyle bir güzellik ressamların ilgisini çekmeliydi ama Gonia'dan daha sağlıksız olan Makrial'a yazın kendi sağlığını riske sokup gelmeye cesaret edemezler. Sıtmaya tutulmak için orada bir gece geçirmek yeterlidir. Buranın köylüleri ekin işlerinden hemen sonra bu ölüm bölgesinden, sonbaharda dönmek üzere kaçıyorlar. Burada sadece Gonia'da olduğu gibi her hafta değişen sınır muhafızları kalır. İlkbaharda ekilen mısırlar yaz boyunca kendi kaderlerine terkedilir. Bu elbette burayı kurutan ayı ve yaban domuzlarına yaramaktadır. Lazlar bu hayvanları ürkütmek için galiba başka bir yerde görülmeyen özgün bir yöntem düşündüler.

Köprüden sonra, kıyıya paralel akan ve Zalona dağının yakınındaki Maneloğlu nehrine dökülen Makrialsu nehrinin vadisini denizden ayıran sıradağ koluna, çevresi 5 defa dönülerek çıkılır. Bu sıradağ kolunun sırtında, Sultan Selim sınır karakol yolu bağlantı noktasına kadar 2 verst uzunluğundaki yol sanki bir duvar gibidir. Tümsekte aniden deniz üstünde dik bir şekilde Limani köyü görünür. Bu yol ve tümsek arasında sanki dar bir vadi içinde kalan köy birbirinden uzak birkaç haneden oluşur. Tümseğin en üst noktasında sınır karakolu ve gümrük vardır. Yol buraya dağda dönemeçler yaparak gelir. Aşağıya bakınca karakol girişinde dar bir yaya yoluyla gidilen Kopmuş burnundaki Türk karakolu bulunur. Sarp ve Limani arasındaki mesafe 12 versttir.

Daha önce hatırlattığım gibi Limani küçük bir köydür. Bu arada Sarp ile birlikte bölgenin en önemli yerleşim noktalarından biridir. Limani'de 20, Sarp'ta 42 hane var. Tabi ki bu kadar az nüfuslu ve hayati gereçlerin sınırlı olduğu bir yerde (cami civarındaki kibrit ve sigara kağıdı dışında bir şey bulunmayan küçük bir tezgahı saymazsak) pazar yoktur. Limani Türkçe liman demek. Bundan daha başarısız isim bulmak zor olurdu. Limani dik kıyı kayalığının üstünde bulunur. Deniz seviyesinin 570 fit yüksekliğinde sınır karakolu vardır. Sonradan yapılan oldukça geniş toprak yolla aşağı inilir. Sürekli canlı olan bu yolun çevresi çok güzeldir. Kestane ağaçlarının arasından geçen yol zaman zaman azgın sulara kapılıp sürüklenen geçici köprüye kadar gider. Birkaç dönemeçten sonra deniz kıyısındaki çağlayanın dibinde buluruz kendimizi. Kıyı, üstü aşınmış kaya parçaları kaplı toprak şeridinden oluşur. Limani Çayı çağlayanı civarında kıyıya çekilen filikaları korumaya yarayan büyük bir taş parçası bulunur. Kıyı yamacına iki balıkçı kulübesi konulmuştur. Limani bölgesinin limanı bu şekildedir. Burası küçük bir kıyı bile sayılmaz, en ufak rüzgarda öyle bir dalga oluşur ki ne kıyıya yanaşma ne de kıyıdan uzaklaşma mümkün olmaktadır.

Sınır karakolundan denize kadar giden bu yolun kenarlarına insanların dinlenmesi için konulan banklardan, bir taraftan Makrial koyu ve Batum burnunun yoğun yeşillik kaplı ve kollarıyla denize kadar inen koyu kayalıkları, diğer taraftan Rus karakolundan 1 verst uzaklıkta Türk Kopmuş sınır karakolunun küçük beyaz kulübesinin görüldüğü dar ve uzun toprak parçasının hoş görüntüsünün tadına varılır. Eğer uçsuz bucaksız deniz olmasa parlak renkleri ile kendini İsviçre'nin bir gölündeymişsin gibi hissedebilirsin. Gün batımında Batum'un arka planında Kafkas sıradağları dizisi sönük pembe renge bürünür. Deniz sayesinde renkler art arda değişerek bütün tonlar birbirinin yerine geçer.

İklim nemli olsa da sağlıklıdır. Yukarıda bahsettiğim gibi ulaşım yolları neredeyse yoktur, ayrıca köyde kalacak yer bulmak ve hayati ihtiyaçları karşılamak, yaz kış fasulye ve "kara lahana" yiyen Lazların kanaatkar hayat tarzına uymak mümkün değildir. Bu kadar verimli bir toprağa Çakvi'deki gibi başarılı bir şekilde her şeyi ekmek mümkün olabilirdi. Korunaklı yerlerde çok güzel portakal ağaçları yetişmektedir. Kışa kadar ağaçta kalan meyveleri iri ama ekşidir. Karakol komutanının bizzat bakımını yaptığı bahçede her şey çok kısa bir süre içinde yetişmektedir.

Şimdi Lazların evleri hakkında birkaç söz söyleme zamanı geldi. Ne yazık ki Lazlar Acarlar gibi misafirperver olmadığından evlerin içine bakamadım, ama bunların ev hayatının Türkler ve Batum civarında yaşayan Müslümanlarınkinden farklı olmadığını tahmin ediyorum. Taş ve ahşap yapılar taş temel üzerinde iki katlıdır. Üst kata dışarıdan korkuluksuz merdivenle çıkılır, çatıları kiremitle kaplıdır. Evin yanında bakımlı bahçede portakal, vişne, dut ve ceviz yetiştirilir. Alçak yerlerde dağınık şekilde lahana, fasulye, sarımsak, salatalık gibi Türklerin yemekte kullandığı her şey ekilir.

Dağın yeşil arka fonunda güzel beyaz duvarları en rahat görünen yapı şüphesiz Rus karakoludur. Bulunduğu yerin güzelliğiyle belki de ülkenin en güzel yapısıdır. Bu yapıda konakladım ve itiraf etmek gerekirse karakol komutanının sayesinde yöreyi inceleme, gerekli bilgi ve açıklamaları alma imkanına sahip oldum. Yazın Mazım-çay (sınır deresidir) sınır direğine kadar giden yamaçtan aşağı indim. Sınır direği, etrafı yaban otlarıyla kaplı büyük bir taş yığınından oluşur. Birkaç adım ötesinde Kopmuş Türk sınır karakolu bulunur. Askerler bugüne kadar kendini korumuş, atış delikleri olan bu eski dört köşeli, kapalı yapıyı incelememe izin verdiler. Doğu geleneklerine göre bana kahve, yumurta, macun ve beyaz ekmek ikram ettiler.

Rus meslektaşlarının maddi refahını kıskanan askerler onları taklit etmeye gayret ediyorlar. Kışlanın içinin karanlık ve nemli olmasına rağmen önceleri yer döşeğinde yatarlardı, şimdi yerlerine Ruslar gibi numaralı karyolalar koydular, sonra karakol çevresine bostan yapma tecrübesini kaptılar. Türk hükümeti, iyi maaş vermemesine rağmen yemeklerini esirgemiyor. Her gün yeterli miktarda beyaz ekmek, kahve, şeker ve pirinç veriliyor. Tütünü Limani'den alıyorlar. Bu kış Kopmuş'u tekrar ziyaret edecektim ama Erivan'dan gelen kolerayı önlemek için konulan sıkı karantina yüzünden kimseye sınır geçme izni vermediler.

Bir gün Limani'den 5 verst uzaklıkta bulunan Sultan Selim karakoluna yaya olarak yola koyuldum. Bu karakol dağ kolunun arkasında Makrial'den Limani'ye giden yolun bulunduğu Makrialsu vadisinde bulunur. Bu karakola varmak için yoldan 1 verst geri dönüp sağa keskin dönüş yaptıktan sonra dağ kolunun güney yamacındaki dar hendekten gitmek gerekir. Aşağıda Maneloğlu köyü bulunur. Irmağın, yukarı giderken biri sınırdaki Zalona'ya uzanan dar ağzın hemen güneyinden, diğeri Sultan Selim karakolunun çevresini dolaşan ve sınırdaki Oxvame'den başlayan iki kola ayrıldığı görülür. Bu dar vadilerde Hemşinliler yaşar. Dönüş yolunda Makrialsu akış yönünde Maneloğlu köyüne kadar gittim. Sonra dik yamaçtan Limani yoluna götüren hendeğe kadar çıktım.

İklim ve Üretim

Kıyı iklimi Batum'dakinin aynısıdır. Lazistan'da sık sık yağan yağmur ve sürekli nemli olan vadideki bataklık alçak kısımlarda ölümcül hastalıklara neden olmaktadır. Sadece Sarp bu anlamda istisnadır. Galiba dar kıyı ve yamaçların eğimi havanın nemli olmasına engel oluyor. Gonia'da yazın yerel halk bile nem yüzünden duramaz dağlara kaçarlar. Makrial'de ise herkes Limani'ye gider. Yazın çok sıcaktır. Deniz seviyesinin 600 fit üstünde sıcaklık kışın bile sıfırın altına çok seyrek düşer. Bu yüzden subtropikal bitkiler çok iyi yetişir. Yeni yılda siklamen ve menekşe ile Tiflis yakınlarda yalnızca martta rastlanan çuha çiçeği açar. "Kalaş" denen sıcak dağ rüzgarı, buraya siyah bulutlar ve yağmur getiren deniz rüzgarıyla karşılaşana kadar hoş bir hava ortamı yaratır. Sert kış görülmez. Kar çok yağar ama fazla yerde durmaz. Ancak yerel halkın anlattığına bakılırsa Türk-Rus savaşı başlamadan burada kış büyük felaketler getirmiş ve portakal ağaçlarının tamamını neredeyse yok etmiş. O zaman portakal ağaçları çok büyükmüş ve her biri 10 bin meyve veriyormuş. Ancak şartların değişmesi nedeniyle birkaçı dışında ağaçların büyük çoğunluğu orta büyüklüktedir. Bu yetmezmiş gibi hastalık da onları yok etmeye devam ediyor. Gönül isterdi ki bu hastalıklar bitsin, buranın tek doğal kaynağı olan bu ağaç kültürüne kayıtsızlık giderilsin. Buranın halkı, bunun dışında topraktan gelen başka bir gelir kaynağı bilmez. Portakal ve limondan her yıl aynı ürün alınmaz. İyi ürün iki yılda bir oluyor. Ürünün büyüklüğüne göre Batum'da bin tanesi 10-25 ruble arasında satılır. Hoş tadına rağmen fiyatını düşüren ekşiliğini gidermek için modern yöntemlerle ürün kalitesi de artırılsa iyi olurdu.

Burada mısır özellikle Kahaberi ve Gonia vadilerinde olmak üzere her yerde yetişir. Gövdesi 2,13 metreyi aşar. Bu kârlı işle büyük ölçüde Kürtler uğraşmaktadır. Lazlar mısırı dağ yamaçlarına kendi ihtiyaçları için ekerler. Mısır ekimi Makrial'de rastlanır. Ancak oranın temel ürünü pirinçtir. Vadinin tamamı pirinç tarlaları ile kaplıdır. Zeminin sürekli sulu olması için yer yer küçük toprak tümsekler yapılmış. Su bu tümseklere oluklarla akar. Pirinç ekimiyle, dizlerine kadar çamur içinde kadınlar ilgilenir. Sonbaharda pirinç tarlalardan kaldırılıp ambarlara alınır. İhtiyaca göre pirinç elle veya değirmende öğütülür. Makrial pirinci çok beyaz, iyi kalitedir ve hızlı pişer. Ayrıca çok ucuzdur, 1 funtu (409,5 gram) ithal pirinç gibi 10 kapik tutmaktadır. Halk pirincin bir kısmını kendi ihtiyaçları için ayırdıktan sonra, kalanını Batum'da kolaylıkla satar.

Sık yağmurlar toprağın verimli yüzeyini aşındırdığından burada buğday hiç ekilmez. 1 funtu 80 kapikten fazla tutmayan elma, az çok her yerde yetişen İzabella üzümü, şaraplık incir, kestane, ceviz ve hurma, özel hiçbir bakım gerektirmeyen toprakta yetişen meyvelerdir. Halk tarafından çok sevilen hurma (Diospyros lotus) şarap yapılmak üzere Odesa ve Rostov'a götürülüp satılır; 1 pudunun satış fiyatı 1 ruble 40 kapiği aşar. Filikalar için az miktarda kenevir de yetiştirilir.

Halk burada dut reçeli yapar. Buranın balı zehirlidir. Bu bal Ksenofont'un bahsettiği ve Pontus sıradağlarını geçerken askerlerinin zehirlendiği baldır. Doktor Koch böyle bir balın olduğunu reddediyor ve Ksenofon'un anlatımının masal olduğunu düşünüyor. Şimdi herkesin bildiği gibi bugün Lazistan sahili bu sarhoş edici balın ticaretini yapmaktadır. Bana anlattıklarına göre belli bir sıcaklığa kadar ısıtılan bal zehir özelliğini kaybetmektedir.

Ülkenin faunasına gelince sahil boyunca her yerde aynı olduğundan, birkaç sözcükle yetineceğim. Yaban domuzu ve ayılar tarlalara zarar veren korkunç hayvanlardır, çakala Batum civarlarındaki gibi her yerde rastlanır, yılan ve akreplerle de sık sık karşılaşmak mümkündür. Lazistan ırmaklarında alabalık avlanır ama az miktarda. Bataklıklarda her türlü hayvan yaşar. Beyaz kayalıkları karabatak sürüleri kaplar, denizde ise balık avlayan pelikanlar sık sık görülür.

Nüfus [9]

Şimdi sıra Lazistan sahili yerel halkı hakkında birkaç söz söylemeye geldi. Kafkasya etnografya haritası [10] Lazların yerleşik olduğu coğrafyayı yanlış olarak Çoruh nehri sınırı olarak gösterir. Aslında bu bölge o kadar uzağa gitmez, ancak Sarp'tan başlar. Çoruh nehri boyunca Gonia vadisine Kürtler, daha sonra sadece Gürcüce ve Türkçe konuşan Acarlar yerleşmiştir. Acarlar Borçka'dan denize kadar Pontus sıradağlarının doğu yamacında otururlar. Lazlar ise güneye doğru sıradağı kesen ve Balıklı dağlarına dayanarak Borçka'dan biraz uzaklıkta keskin bir şekilde biten batı yamacındaki dar toprak şeridinde yaşarlar. Yerel halkın bana gösterdiği gibi; Sarp, Boloxo, Oxordia, Beğlevan, Kostaneti ve Çxala-su'nun iki kıyısı Lazların oturduğu sınırları oluşturur.

Batı yamacında Lazların gerçek sayısını belirleme imkanı bulamadım. Bunun için Maradid muhtarlığının bütün listelerine bakmak gerekiyordu. Bu o kadar kolay bir iş değil. Ayrıca Müslümanlar ve doğu halkları boylara göre değil dinlere göre belirlenirler. Benim sahilde yerleşik Müslümanların sayısıyla ilgili bilgilerim, Karadeniz'de yaşayan yerli halkın milliyeti hakkında gerekli bilgileri verme iyiliğinde bulunan sınır karakolu komutanı yüzbaşı Leonid Konstantinoviç Lisenko'nun sayesindedir.

Gonia köy nüfusu aşağıdaki gibidir:

Yerleşim Hane Erkek Kadın Milliyet
Txirnal 23 70 55 Acar
Ombole 8 22 19 Acar
Kızıltoprak 34 112 117 Acar
Zimovniki 20 70 60 Kürt
Gonia 16 52 244 Acar
Kvariati 6 11 7 Hemşinli
Kanlıdere 5 13 10 Hemşinli

Makrial Köyü:

Yerleşim Hane Erkek Kadın Milliyet
Sarp 42 116 90 Laz
Üç Kardeş 7 15 10 Laz
Şana 11 26 27 Laz
Makrial 11 25 26 Laz
Çançaxana 6 10 13 Laz
Köprücü 18 32 37 Hemşinli
Sovel 7 19 14 Laz
Kuli-Kapısı 8 19 15 Hemşinli
Limani 21 75 60 Laz
Maneloğlu 30 65 62 Laz
Hemşin 4 13 10 Hemşinli

Tablodaki rakamların toplamına göre kıyı nüfusu 1653 kişidir. Kavimlere göre nüfus aşağıdaki şekildedir: Acarlar, Lazlar, Hemşinliler ve Kürtler ile birlikte toplam 1653 kişi [kaynak metindeki OCR bozukluğu nedeniyle kavim başına düşen kesin rakamlar netleşmemiştir — okunamadı].

Şimdi Acarların üzerinde durmayacağım. Artvin vilayetini tanıtırken ve Acaristan'da gördüklerimden söz ederken anlatacağım. Acarların tarihi Brosset tarafından detaylı anlatılmıştır. Gelenek ve görenekleri iyice incelenmiştir. Ben katkı olarak Lisovski, Koch, İsarlov, Kazbek ve bugüne kadar ne yazık ki eserleri Rusçaya çevrilmemiş ve bu boşluğun doldurulması gereken Çiçinadze'nin makalelerini gösterebilirim.

Şimdi gördüğüm kadarıyla Lazları anlatmaya başlıyorum. Bana göre Lazistan'da kökenini saf olarak korumuş antik kavmin bir temsilcisini bulmak mümkün değildir. Yunan, Cenevizli, Türk gibi farklı halkların sayısız istilaları Lazların yüz tiplerinde derin izler bırakmıştır. Kahverengi gözlü, kumralın yanında mavi veya ela gözlü sarışınla karşılaşıyoruz. Sakal renkleri batı Avrupa'da olduğu gibi farklı renklerdedir. Sarıdan kızıla bütün tonlara sahip sakallı kişilere rastladım. Ama Lazların geldiklerini düşündükleri Megrelya'da sık sık rastlanan siyah veya sarı sakallı biri ile hiç karşılaşmadım. Orta boy ve oranlı vücut yapısıyla Lazlar çok güzel bir kavimdir. Ama estetik bakımdan daha güzel farklı boylarla karışan Megrel ve Guria boyları daha ince güzelliğe sahipler. Lazlar kökenlerinin Megrellere dayandıklarını söylemişlerdir. Gerçekten Hopa'dan Sarp'a kadar konuşulan dil sadece Megrelcenin lehçesidir. Arada akraba kavimler arasında her türlü doğrudan ilişkiyi zorlaştıran ve ayıran Gürcistan'ın bulunmasına rağmen birbirlerini çok iyi anlıyorlar. Ama Pazarlı Lazlarla anlaşmak için Türkçe konuşmaları gerekiyor. Sarplı Lazların anlattıkları bunlar. Rosen'in Pazar Lazlarının lehçesi ve Acaristan'ın kuzey Lazlarının lehçesi ile ilgili dilbilimsel çalışmaları karşılaştırılırsa bu iddiaların doğru olduğu anlaşılır.

Rusya Lazistanı Lazları farklı inançlara rağmen yanlışlıkla İmeretili olarak adlandırdıkları Megrellere sempatiyi korudular. Size "biz İmeretililerle aynı dili konuşuyoruz" diyeceklerdir. Hatta bazıları Megrel adlarını alarak şu veya bu sülaleye ait olduklarını söylerler. Lazlar'ın Acar-Müslüman olarak Türkçe isme sahip olmaları gerekir. Bu şekilde haklı veya haksız Megrel atasına bağını sürdürüyor. Kıyı şeridi Lazlarının karakterleri, Acar ve Gurialıların karakterinin tamamen tersidir. Onlar için toprağı işlemek oldukça seyrek yapılan bir uğraştır. Toprakla kadınlar ilgilenir. Erkekler balıkçılık ve bal ticareti ve fırsat olursa kaçakçılık yaparlar. Lazlar Türkiye'ye en iyi denizcileri kazandırmıştır. Lazlar güzel havalarda filikaları denize indirir. 16,3 kilosunu 2-3 rubleye mersin balığı, uskumru vs. Batum'da satarlar. Yunus avlarlar veya Batum'da pirinç ve portakal satarlar. Bazen teknelerle Suhumi ve ilerisine kadar gider kıyılara mal sevki yaparlar. Döndüklerinde kahvelerde zaman geçirir veya duruma göre dağlardan kaçak mal transferi yaparlar. Kaçakçılık Lazların mesleği değildir. Deyim yerindeyse "malı yanlış yere koyma hırsızı günaha sokma." Neredeyse tamamı ülke içinde kullanılan değeri düşük malların kaçakçılığıyla ilgileniyorlar. Kadın elbisesi, eşarp ve fes için ipek kumaş gibi Rus tekstil pazarında bulunmayan, ayrıca şeker, kahve ve konyak gibi ülke içinde satışı kolay olan malları getirmeye çalışıyorlar.

Maceracı ve tüccar olarak Lazlar dağlılar gibi misafirperver değiller. Bu ülkeye gelen yabancı ziyaretçi geceyi geçirmek için köy kahvesinden başka kalacak yer bulamaz. Ancak bu ziyaretçi eğer bir bilgiye ihtiyaç duyarsa, bilgiyi yerel halkla konuşarak alabileceğine emin olabilir. Yerli halk gerekli bilgileri memnuniyetle verir. Lazların zeki olmadığı söylenir (hangi dilde olduğunu bilmiyorum ama Osman Bey'in Lazlar için "Laz acuti kaz" (Boş kafalı Lazlar) dediği anlatılır). Ben rastladığım hiçbir Laz'da bunu görmedim. Tam tersine (Rusça kendini ifade etmekte zorlanmalarına rağmen) verdikleri cevaplar zeki ve yalnızca geliştirilmesi gereken doğuştan akıllı olduklarını göstermektedir. Ancak okullardaki gelişme henüz arzulanan seviyede değil. Yıkık dökük mekteplere giden çocuklar Türkçe bile öğrenemiyorlar.

Laz ve Acar karşılaştırıldığında Lazların din konusunda daha az fanatik olduğunu görüyoruz. Genç nesil bence Kuran'ın emirlerine oldukça kayıtsız yaklaşmaktadır. Beş vakit namaz kılıp kılmadıklarını sorduğumda bana alaycı bir şekilde bunun kişiye göre değiştiğini ve bu şartlardan severek muaf olmak isteyenlerin bile olduğunu söylediler. Yine de Lazlar arasında mollaların büyük bir etkisi vardır. Batum ve Artvin vilayetleri dahil, Türk sınırı boyunca İslamcıların gizli çalışmaları hiç takip edilmemektedir. Mollaların hiç çekinmeden Lazları açıkça Ruslara karşı kışkırttıkları anlatılır. Bana göre en ufak hatasında nefret ettiği gavurun boyunduruğundan kurtulmayı dört gözle ve can kulağıyla bekliyorlar.

Kişisel gözlemime göre, bir diğer siyasi hata eğitim alanında yapıldı. Geçenlerde Acaristan'da 3 okul açıldı. Biri Hulo, diğeri Kedi, üçüncüsü Maçahelispiri'de. Öğretmenleri, eğitimi Rusça vermek zorunda bırakıldılar. Burada yerel dil olan Gürcüce eğitim vermeleri kesinlikle yasaklandı. Gürcücenin edebiyatı gelişmiş bir dil olduğunu unutuyorlar. Üstelik yazı sistemi Avrupa dilleri ile aynıdır. Halk arasında mollaların kafalara sokmaya çalıştığından farklı fikirleri aşılayan anadilde yazılmış farklı eserler yaymak mümkün olabilirdi. Daha sonra aynı okullarda hocalara, Türkçe ders verme izni verildi. Beş yıl geçtikten sonra bunun sonucunda Acaristan'da Kuran'ı güçlükle okuyabilen ve günlük hayatta kullandığı Türkçe ile yazmayı beceremeyen çocuk, Rus karşıtı fikirlerle besleniyor. Bana göre şu anda çok sınırlı olan öğrenci sayısının, eğer eğitim kısmen Acarların çok iyi bildikleri ve konuştukları Gürcü dilinde verilse artacağından eminim. Konunun temelindeki ilke bence yanlıştır: Rusça, diğerlerine karşı üstünlük değil, ülkede yaygınlık açısından bile bir adım ileri gidememiştir. Gürcüce ise günden güne yerini bozuk bir Türkçe aksanına bırakmaktadır. Koch'un anlattığına göre 60 yıl önce Artvin ve Ardanuç'ta Gürcüce konuşuluyordu, bugün ise bu iki nokta arasında sıkışmış bu ülke kendi eski milli dilini tamamen kaybetti. Türkçe yerini alması gereken dilleri yerlerinden etmeye devam ediyor. Bu etkinin gittikçe artacağını öngörmek mümkündür.

Belli ki bu halkları hiçbir zaman Hristiyanlığa döndüremeyiz ama en azından Hristiyanların konuştuğu dil yardımıyla onları devlete daha sıkı bağlanmaya ve onlara uygarlığımızdan alacakları faydaları anlamalarını sağlamaya çalışmalıyız.

Konudan biraz uzaklaştım. Şimdi daha önce anlattığım üzere diğer Müslümanlar gibi o kadar fanatik olmayan ve Osman Bey'in iddia ettiği gibi aptal olmayan Lazlara dönelim. Ne yazık ki din adamlarının sürekli etkisi altında kalan Lazlar, Rusya ve kurumlarına karşı güvensizlik gösteriyorlar. Hastalandıkları zaman onlara Kuran'dan sureler okuyan ve üfleyen mollalara başvuruyorlar. En sonunda bütün umutlar kaybedildikten sonra sınır karakolundaki revire başvuruyorlar. Sağlık görevlisi sık sık zor durumda kalmaktadır. Başarısızlık durumunda, Müslüman hastayı bilerek öteki dünyaya göndermekle suçlanmamak için ağır ilaçlar vermeye cesaret edemez. Halk salgın hastalık çıktığı zaman uyulması gereken hijyen kurallarından bile habersiz. Yerel halk arasında çocuk ölüm oranı yüksektir. Sık sık ülkeyi kasıp kavuran difteri ve kızılcık iki felaket hastalıktır. Buraya Batum'dan arada bir doktor gelir ve tüm ülkeyi dolaşır. İlaç fiyatlarını çok pahalı bulan yerel halka doktorun direktiflerine uymak zor gelmektedir. Kendi çocuklarına karşı ilgisiz olmakla suçlandıkları zaman "yapacak bir şey yok, biz cahil bir halkız" şeklinde cevap veriyorlar. Aynı şeyi bitki ekim ve bakımında da görüyoruz. Arazi sahipleri portakal ağaçlarının hastalığına karşı sürekli ilaç istiyorlar. Onlara alınması gereken önlemleri anlatan uzmanlar gönderiliyor. İlaçlar çok pahalı değil, ama ağaçlar iki günde iyileşmeyeceği için tedaviyi devamlı yapmak gerektiğinden halk sabredemeyip her şeyi kendi kaderine terkediyor ve hastalığın yayılmaya devam ettiğini şikayet etmekle yetiniyorlar.

Ülkenin sahipleri Hristiyan gavurlar olduğundan beri kadınların durumunun kötüleştiği görünüyor. Koch, kıyı boyu seyahat ederken kadınların başlarının açık olduğunu ve yabancılardan kaçmadıklarını anlatır. Şimdi ise durum değişti. Yabancıyı uzaktan görür görmez hemen saklanıyorlar. Eğer yol darsa yüzlerini dağa çevirir, başını ve omuzlarını tülbentle aceleyle örterek daha küçük görünmek için yere çömelirler. Siz yanından geçtikten sonra kadın sizin geriye dönüp bakmaya niyetlenmeniz ihtimaline karşı yüzünü hemen örtmek için tülbentini hazır tutarak, meraktan arkanızdan uzun uzun bakar. Eğer kadın tesadüfen bu kurallara uymazsa köyün çocukları ağır şekilde alay ederler. Onlara göre bu kadınların kaderi, üzülmeyi hakediyorlar. Evlenir evlenmez evin ve tarlanın bütün işleri onlara yıkılır. Kocaları tembellik ederken kadınlar sırtlarına sadece çocukları almıyorlar, taşıdıkları ağır yükler altında eziliyorlar. Üzüntümüzün sizi yanılgıya düşürdüğünü haklı olarak belirtmek gerekir: Kadınlar bu durumu tamamen doğal karşılamaktadırlar. Kadın bağımsızlığı fikrinin tüm ülkeyi etkisi altına alacağını sanmam. Giyim kuşamları Avrupa ve Asya kıyafetlerinin ortası bir şey. Lazlar temiz ve şıktır. Onlara bakınca kendini sanki Anadolu'nun önemli bir kıyı şehrinde bulunuyormuş gibi düşünebilirsiniz.

Gençler fes takar, sakal tıraşı olur, sadece bıyık bırakır. Yaşlılar ve mollalar sarık takar ve sakal bırakır. Bütün Müslümanlar ve dağlılar gibi Lazlar yemek konusunda seçicidirler: Dört mevsim yeşil, lahana dışında başka bir adı olamayan bir tür kapuska en sevilen yemektir. Ben hiç denemedim, ama tadının iğrenç olduğunu söylediler. Lahanayı Batum bölgesinin Müslümanlarının ekmek olarak kullandığı mısır ekmeği "mçadi" ile yerler. Lahananın yanı sıra Lazlar fasulye (lobio), soğan, sarımsak, salatalık, kabak ve pirinçle beslenirler. Bayram günlerinde börek, baklava, muhlama, pilav, sütlaç, yağda eritilmiş peynir, yağla karıştırılmış bal, şekerli suda pişirilmiş makarna gibi kısaca neredeyse hepsi Türkiye'de bilinen oldukça besleyici yemekler yaparlar.

Varlıklı Lazlar gizlice vodka içmeye başladılar. Onları içerken göremezsiniz, ama şu veya bu kişinin kendini içkiye verdiğini işitirsiniz.

Biri yeni ev inşaatını bitirdikten sonra evin kapısına çekiçle hızla vurur, hemen bütün komşu, dost ve akrabalar toplanıp yeni eve yerleşmeyi kutlamak için hediyeler getirirler.

Türklerinki ile aynı olan düğün geleneklerinden bahsetmeyeceğim, sadece başlık parasını ödememek için sık sık gelinlerin kaçırıldığını ve köyün ileri gelenlerine mevcut durumu kabul etmek dışında bir şeyin kalmadığını, söyleyeceğim.

Sonuç olarak sahil kesimi Lazlarının sakin, zanaatkarlığı az ama denizcilik ve Cenevizliler ve Greklerle kanlarının karışması sayesinde biraz ticaretten anlayan bir halk olduğunu söyleyebiliriz. Cenevizlilerin ülkeye etkisi büyük olmalı, çünkü onların adı efsaneleşti ve her küçüklü büyüklü güzel harabe Cenevizlilere maledildi.

Lazlar, çok azı hariç, varlıklı insanlar değiller. Ancak kanaatkar olmaları ve balıkçılık yapmaları sayesinde aralarında yoksullara rastlanmaz. Ucu ucuna yaşamaya çalışıyorlar. En fazla şikayet ettikleri konu toprağın yetersizliğidir. Topraklar ülkenin varlıklı insanları olan beylere ait ve onlar bu toprakları daha yoksullara kiralıyorlar.

Yazıyı bitirmek için bugüne kadar pek incelenmemiş Müslüman Ermeni bir kavim olan Hemşinlileri anlatmaya geçeyim. Şubemizin yayını olan "İzvestiya" geçenlerde bugün, bu halk konusunda tek bilirkişi olan Megavorian'ın ilginç eserini tanıttı. Ne yazık ki onun Rusya Lazistanı'nda yaşayan Hemşinlileri inceleme fırsatı henüz olmamış. Ama bu konuda tek bilirkişi ve bu halkın dilini bilen biri olarak bu boşluğu çok kısa zamanda kapatır.

Hemşinlileri Başhemşinliler ve Hopa Hemşinlileri diye, aralarında çok kesin farklılıkları olan iki gruba ayırmak mümkündür. Başhemşinliler Türkiye'de Karadere vadisinde ve Fırtına deresi kıyıları boyunca Hemşin köylerinde yaşarlar. Karadere ve Hurşumla arasında yaşayan Hemşinliler hala Hristiyan ve çok fazla eski form ve ifadeler içeren bir diyalekt konuşmaktadırlar. Karadereden doğuya doğru gidildiğinde, onlar artık Müslüman ve atalarının dillerini bilmiyorlar. Yaşadıkları dağlarının sınırları dışında gurbete gider, kıyı boyunca küçük çaplı ticaretle ilgilenir veya Rusya'nın iç kesimlerine ve Batum'a fırıncı olarak çalışmaya giderler. Biraz para biriktirdikten sonra hiçbir zaman unutmadıkları yurtlarına dönerler.

Hopa Hemşinlileri olarak anılan diğer grup Hopa'nın üstündeki dağlarda Çoruh nehir ağızlarına kadar uzanan bölgede yaşarlar. Onların yaşam biçimi Başhemşinlilerden tamamen farklıdır. Lisovskiy onları yanlışlıkla Kürt sanmıştır. 1904 yılında bu göçebe kabile Lazların dikkatini çekti. L. S. Lisenko'nun oradan buradan topladığı bilgiler sayesinde neredeyse hiç bilinmeyen bu kavim hakkında az çok bilgi sahibi olabildim. Kışın Pontus sıradağları boyunca, bir köy oluşturmayacak kadar birbirine uzak yapılmış kulübelerde yaşarlar. Her kışlağa Hemşin deniyor. Yaz başında herkes sürüleriyle birlikte Arsian dağlarına giderler. Yaşam biçimleri Kürtlerinkiyle aynıdır. Erkekler Acarlılar gibi giyinir, sarık gibi başlarına başlık takarlar. Kadınların kıyafet bakımından Kürt kadınlarından hiçbir farkları yoktur. Kısaca Artvin civarlarında onları Kürt sanırlar, sadece Ermenice konuşmalarına şaşırırlar. Gerçekten de Müslüman Başhemşinlilerden farklı olarak Hopa Hemşinlileri hiç vazgeçmedikleri atalarının dilini korudular. Bana, bir zamanlar Hristiyan olduklarını, geleneklerini bugüne kadar koruduklarını ve Ermenice konuşmaya devam ettiklerini söylediler. Kendi diyalektlerinde birkaç örnek cümle onların gerçekten de Ermenice konuştukları konusunda beni ikna etti. G. Megavorian onların dilinde neredeyse Grabar [11] formlarına benzer antik formlar bulunduğunu anlattı. Bize onun sayılı günleri kalmış bu dilin diyalektinin grameriyle ilgili kısa bir tanıtımını yapmasını istemek kalıyor.

Yukarıda dediğim gibi Hemşinliler göçmen hayat tarzı sürerler. Sürüleri Kürtlerde olduğu gibi aynı cinsten birkaç koyun, kuzu ve inekten oluşmaktadır. Hemşinliler bu küçük ve süt veren hayvanlardan iyi verim alırlar. Sütten peynir yapıp onu Lazlardan aldıkları borçları ödeme aracı olarak kullanırlar. Hemşinliler de mısır yetiştirirler. Hatta bazıları Gonia ve Makrial civarlarında toprak sahibidirler. Koyunlarından aldıkları yünden kendilerine kıyafet örerler. Kürtler gibi her zaman eski püskü kıyafetler giyerler. Günlük hayatta kullandıkları bazı malları almak için Lazlara Ardahan'dan getirdikleri peynirleri satıyorlar, topraklarını işlemelerine yardım ediyorlar.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla Hemşinliler uzun boylu, sağlam vücut ve kas yapısına sahip, esmer, siyah saçlı ve sakallı, siyah veya gri gözlü insanlar. Yüz çizgilerinde Kartvel kavminin özelliği olan sert hatlar görülmez. Ancak yürüyüşlerinde Kafkas dağlılarına özgü bir rahatlık ve kendine güven göze çarpmaktadır.

Hemşinliler her yerde İslamın kıskacı altında kalmışlardır. Yararsız bir çaba olarak gördüklerinden dolayı atalarının inancı için hiçbir zaman mücadele etmediler. Bu yüzden Hristiyanların elinden alınan ayrıcalıkları kaybetmediler. Ve doğuda Hristiyanların ellerinde büyük bir güce dönüşen ticaret ile varolmak dışında başka bir araca başvurmak zorunda kalmadılar. Sonuç olarak Müslümanların istilasına kadar aşiret yapılarını korudular.

Yaşlı bir Laz bana Hemşinlilerin yaklaşık yüz yıldır 300 kişiye yakın bir grup olarak dağlara yerleşmek suretiyle Rusya Lazistanı'nda yaşadığını söyledi. Bu sayının biraz abartıldığını düşünüyorum. Hopa Hemşinlilerine ait herhangi bir halk şarkısı olup olmadığını öğrenemedim. Ancak Megavorian bana Hristiyan Başhemşinlilerin söylediği bahar şarkısını yazıp verdi. İşte o şiir:

Hopor karuni do Gogon gu gonçe Gonçe gugu gönçe Es poni pon çe Gugun el taretsa Adzugin badin Asdvadz hokin arner Moyromin kokin Hopor karuni ko Gugun gu gonçe Sirds puş xançe Gançe gogo gançe Es poni pon çe.

Rusya Lazistanı'nda yaşayan halkları tanıtırken birkaç az rastlanan Çerkes grubunu hatırlatmayı unuttum. Bunlar şimdi öteki halklarla karışmışlar. Haritada güya bu kavmin yaşadığı yerleşim yerleri yerel halkın hafızasından bile tamamen silinmiştir.

İslamın Hristiyanlıkla mücadelesinden oluşan geçmiş günlerden burada bahsetmeyeceğim. Bu konuda, yerel halktan, önemsiz birkaç hikaye dışında bir şey öğrenmek mümkün değildi.

Seyahat ettiğim ülkenin yüzeysel tanıtımını burada bitiriyorum. Açıklığa kavuşturulması gereken bir çok konu ve ayrıntı kaldı geriye. Bunu, benden çok, bu konularda uzmanlar yapabilir. Fikirlerimin çoğunun, zamanla bölgenin ve nüfusun daha yakından incelenmesiyle çürütüleceği mümkün ve muhtemeldir. Bundan sonra bana gelecekte araştırmacıların temeline koyduğum bu küçük taş üstüne bina inşa etmelerini dilemek kalır.

Bahar geldiğinde Guguk kuşu ötüyor Öt guguk öt Bu iş iş değil Guguk kuşu tünedi Bahçenin çeperine Allah alsa canımı Meryem'in kucağına Bahar geldiğinde Guguk kuşu ötüyor Yüreğime diken batıyor Öt guguk öt Bu iş iş değil.

Tiflis, 12 Kasım 1905 E. Liozen


Dipnotlar

  1. George Rosen, Über die Sprache der Lazen, Lemgo und Detmold 1844 (e.n.).
  2. Karl Koch, Wanderungen im Oriente, während der Jahre 1843 und 1844: Reise im pontischen Gebirge und türkischen Armenien, C. II, Weimar 1846 (e.n.).
  3. 1 verst, 1066,781 metredir (e.n.).
  4. Borçka.
  5. Çxala ve Çxala-su.
  6. Artvin kastediliyor.
  7. Gonia adı Türkçe "gön" (deri) kelimesinden alınmıştır. Perslere karşı seferden dönen ve paraya ihtiyaç duyan Sultan Muhteşem Süleyman'ın burada deriden para yapılmasını emrettiği, bu parayla askerlerin maaşlarını ve ülke halkına olan borçlarını ödediği düşünülür.
  8. Yazarın bundan çıkardığı sonuç tamamen yanlıştır. Zira eski kiliselerin duvarlarının içine yerleştirilmiş toprak testiler, eskiden kiliseler alçak inşa edildiği ve cemaat kalabalık olduğu zaman papazın tamamen boğulan sesini güçlendirmek için özellikle konulmaktaydı (Rusça çevirmeninin notu).
  9. Sayısal verileri kaydederken Gonia'da erkekler 52 iken kadın nüfusunun 244 olmasına şaşırdım. Galiba Lisenko'nun kayıtlarında hata var. Ancak kötü hava şartlarından dolayı bu rakamların doğruluğunu Gonia halkının içinde kontrol edemedim.
  10. Kafkasya etnografya haritası (kaynakça OCR'da bozuk; tam künye okunamadı).
  11. Çağdaş Ermenicenin tersine günümüzde artık konuşulmayan, sadece eski metinlerde kullanılmış eski Ermenice.
Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği
Sarkis Haykuni, Çev. Sevan Lalikoğlu

1895 Yılında Hemşin

Yazan: Sarkis Haykuni Çeviren: Sevan Lalikoğlu

Editörün Notu

Trabzonlu Ermeni etnolog Sargis Haykuni Ghazaryan (1832-1908) tarafından kaleme alınan ve 1895'te Ararat adlı dergide yayımlanan "Kaybolmuş ve Unutulmuş Ermeniler (Trabzon'daki Ermeni-Müslüman Köyleri ve Adetleri)" adlı makale içerisindeki bu bölüm, Hemşinliler hakkındaki çok sınırlı kaynakların önde gelenlerinden biridir [1]. Bu yazı, Hemşin coğrafyası, tarihi ve sosyal durumu hakkında, kendisinden önceki Gh. İnciciyan (1806), M. Bıjışkyan (1819), Karl Koch (1843) gibi seyyahların aktarımlarından farklı bilgiler sunar. Bununla birlikte, Haykuni'nin Hemşin'e hiç gitmediği, anlatısındaki galiz coğrafi hatalardan anlaşılmaktadır. Haykuni, burada kaleme aldığı bilgileri dolaylı yoldan, Hemşin'e gidip gelen, kendi ifadesiyle "güvenilir" kişilerden edinmiştir.

Literatürde ilk kez, Hovhannes Mamikonyan tarafından X. yüzyıldan önce kaleme alındığı tahmin edilen Taron (Muş) Tarihi adlı esere de atıf yapması, Haykuni'nin literatüre hâkim bir araştırmacı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte Hemşinlilerin Ani'nin yıkılışından sonra Hemşin'e geldikleri şeklindeki kabulünü sonraki araştırmacılar mesnetsiz bulurlar. Ayrıca Haykuni'nin bu yazısındaki bazı ifadelerin, bilimsel nesnellik hudutlarının dışında kaldığını da belirtmek gerekir. Bu sebeple bu kısa yazıyı ne bir Hemşin monografisi ne de nesnel bir seyahat yazısı şeklinde değerlendirebiliriz.

Haykuni'nin Ardeşen hakkındaki ifadeleri ve aktardığı rivayet de kafa karıştırıcıdır. Onun aktardığı bu bilgilerdeki sorun, Haykuni'nin bölgeye hiç gelmemesinden ve Ermenice bir antroponimle ilişkilendirdiği Ardeşen'i Hemşin'de sanmasından mı kaynaklıdır? Yoksa gerçekten böyle bir yer adı Hemşin'de vardı da bu isim günümüzde unutulmuş mudur? Haykuni, Ardeşen'i Fırtına nehrinin kenarında gösterir. Bununla birlikte ifadesinden nehrin Ardaşen'in yanından geçip gittiği ve bu yerin sahilde değil, iç kesimde olduğu anlaşılmaktadır: "Fırtına, Haçavank dağından iner. Ardaşen'den geçer ve Atina'dan 2 saat doğuda Karadeniz'e dökülür."

Bunun paralelinde, Haykuni, günümüzde Zilkale olarak bilinen kalenin Ardaşen adlı bir Hemşin Beyi tarafından inşa edildiği için, bu yere de Ardaşen dendiğini iddia etmektedir: "Ardaşen, Krikor'un ülkesinde, Hemşin'deki büyük ırmağın yukarı kaynağına yakın, büyük bir kale inşa eder. Bugün dahi oraya Ardaşen denir." Bu iddiayı doğrulayacak nitelikte bir bilgi günümüze ulaşmamıştır. Bu sorunun çözümünü ileriki çalışmalara bırakıp, Haykuni'nin makalesini aşağıda okuyucularımıza sunuyoruz.

Bu arada, metnin altında yer alan üç dipnot, metnin orijinaline, yani yazarı Haykuni'ye aittir (metinde kalın harfle işaretlenmiştir). Diğer dipnotlar ise editörün açıklamalarından ibarettir.

(Çevirmen notu: Kaynak metinde parantez içinde yer alan Ermeni alfabesiyle yazılmış özgün yer adları, ağır OCR bozulması nedeniyle bu aktarımda çıkarılmış; yalnızca Latin harfli Türkçe/İngilizce karşılıkları korunmuştur.)

Hemşin

Hemşin kazasında 1700'lü yıllarda 8-10 bin hane Ermeni ikamet ediyordu, bunlar aynı tarihlerde yeniçerilerin etkisi altında Türkleştiler ve bugün büyük oranda Ermenice konuşan Müslümanlar olarak görünürler [2].

Rivayet edilir ki, Ani'nin yıkılmasından sonra, kaçanların bir kısmı, dünya kurulduğundan beri insan yüzü görmemiş olan Hemşin'e sığınır. Hemşin devasa dağlar ve sık ormanlarla çevrilmiştir. Bu yere zengin Ermeniler, barbarların gözüne gözükmemek için sığınırlardı. Gerçekten, bu kişiler burada uzun süre saklanmışlar, ormanları kesip yapılar inşa etmişlerdir.

Hemşin'in etrafı İspir ve Rize ile çevrelenmiştir. İspir'den başlayan nehir, kadim zamanlardan kalmış devasa ormanlar ve ayrıca büyük dağlarla çevrilmiş iki vadiden geçer.

Haçivanak [3] dağından Tirovit Dağı tarafına geçmek için, içinde bol balık bulunan bir gölün kenarından geçilir. Gölün çevresi 20 dakikada dolaşılabilir [4].

Köğtser [5] Dağı üzerinde de Ayğır [6] ismiyle bir göl bulunur. Bu göller iki ırmağın başlangıcında bulunur. Birisi 6 saat yol ile İspir yönüne akarak Çoruh'a karışır [7], diğeri ise Rize'nin batı kesiminden 5 saatlik yol ile Karadeniz'e akar [8].

Cimil [9] ırmağı batıya doğru akar, sağ tarafa doğru inerek Kalopotamos'a [10] karışır. Cimil ırmağının kaynağının yakınında Van'dan [11] ve Kavkam'dan [12] iki köy vardır. Onların etrafından bir su akar. Bu suyun bir kolu son bulurken, bir kolu ise Rize'nin Karadere'sinden [13] akarak, kısa bir zaman sonra Kalopotamos'a karışır.

Asıl Hemşin, Yedipare [14] köyünden başlar. Burası Rize'den 24 saat yüksektedir. Yedipare köyünden 8 saat yüksekte Hamamşen'in Kalopotamos'a karışan Karadere'si de bulunur [15]. Kalopotamos'a aynı zamanda Hala Fırtına [16] ve Senozor [17] ırmakları da karışır.

Kalopotamos'daki gölün kıyısında Manli [18] köyü bulunur. Köyün yakınlarında sellerden sonra eski tarihlerden kalma bir yapı ortaya çıktı. 1861 tarihinde hazine bulma umuduyla bölgeyi kazmayı denediler, fakat ağaları, "burası kutsal mekandır, günahtır" diyerek izin vermemiş.

Mapavri [19] ırmağı da Rize'nin 4 saat doğusundan Karadeniz'e akar. Bu ırmak da Hemşin dağlarından iner, Zuğa ırmağıyla birleşerek Badara [20] köyünden geçerek denize dökülür [21]. Zuğa Lazca deniz anlamına gelir [22], belki mısır bitkisinin bolluğu için Zuğa denilmiştir.

Yukarı Kale [23] çayı 2 saat boyunca ilerledikten sonra doğu tarafından Tirovit [24] Vadisinden geçerek Çatpos [25] yakınlarında, Fırtına nehrine bağlanır. Fırtına, Haçavank Dağından iner. Ardaşen'den geçer ve Atina'dan [26] 2 saat doğuda Karadeniz'e dökülür. Bu nehirde sert, derin bir dere yatağı bulunur. Su daima boldur, çoğu zaman yatağından dışarıya taşar ve etrafa zarar verir, belki de bu tahribatı dolayısıyla kendisine Fırtına nehri denmiştir.

Hemşin dağlık ve ormanlık bir yerdir. Ani'den göç edenlerin bir kısmı, güvenli bir yer bulmak için, önce buraya sığınmışlar, ancak belki de bu yerde bile aradıkları güvenliği bulamamışlar; birçok dağın tepelerinde düşmanı karşılamak için kaleler inşa etmeye mecbur kalmışlardır. Zaten birçok kalenin kalıntıları gözükmektedir.

Efsanelere göre bazen Ermeni Prensleri de birbirleriyle savaşmışlar, bazen de Türkleşmiş Rum ve Lazlarla savaşlar yapmışlardır. Günümüzde düşmanlık devam etmektedir. Batum'dan Trabzon sahillerine kadar Türkleşmiş Gürcüler, Lazlar ve Yunanlılar; onların kuzeyinde ise Ermeni Türkler bulunur. Kendilerine özgü dilleri olan Egerliler [27], Rize ve Atina taşralarında yaşarlar.

Sürmene'nin doğusundaki Of, tamamen Türkleşmiş Rumlardan ibarettir: Rumca konuşurlar. Küçüğü büyüğü molladır. Başka işleri yoktur. Çeşitli köylere dağılmışlardır ve dini ayin gerçekleştirirler. Duada sadece Arapça okurlar, cami dışında ise bir kelime dahi Türkçe konuşmaya muktedir değillerdir.

Türkleşmiş Ermeniler, Gürcülerden, Lazlardan ve Rumlardan daha cesurdurlar. Türkleşmiş Ermenilere kız vermezler. Ermeni Türkleri yüksek şahsiyetli, sade yapılıdırlar; sahtekârlık bilmezler, cesurdurlar. Oflular tarafından fitneci, sahtekâr ve akılsız diye alaya alınırlar; ayrıca her yerde de nefret edenleri vardır.

Hemşin ve Kara Dere çevresinde yüksek bir konumda Zil Kale adında bir kale bulunur. Görgü şahitlerinin dediğine göre 50 tane sabit yükseklikte suru vardır. Düz ve temiz traşlanmış taşlarla örülmüştür. Bu kalenin kurulu olduğu tepede bir altgeçit açılmıştır ki, iki saatlik bir yol sonunda dağın eteklerine inebilirsiniz. Bu altgeçidin her bir adım mesafesinde, bir asker durup kalenin taşlarını elden ele vererek, kalenin kurulduğu tepeye taşları taşımışlar ve kaleyi bu suretle inşa etmişlerdir.

Efsaneye göre, Hemşin'de kraliyet soyundan gelen, Krikor ve Mardiros adında iki meşhur kişi vardı. Mardiros, Krikor'un kızını, oğlu Ardaşen için ister, Krikor vermeye razı olmaz. Mardiros silah zoruyla Krikor'un ülkesine girer, savaşır ve onu yener; kızı alır ve Ardaşen ile evlendirir. Ardaşen, Krikor'un ülkesinde, Hemşin'deki büyük ırmağın yukarı kaynağına yakın, büyük bir kale inşa eder. Bugün dahi oraya Ardaşen denir.

Hemşinliler, tip olarak, Trabzon'daki Ermeni köylülere benzerler. Trabzon'un köylülerinin adetleri, gelenekleri, şehrin durumu hakkındaki bilgileri yeri geldiği zaman aktaracağım [28].

Hemşin ormanlarında binlerce yıllık ağaçlar ve kovukların içinde yüzlerce yıllık üst üste birikmiş ve kristalleşmiş ballar bulunur. Bu ballar boldur. Bu ballar fıçılarla, Trabzon'a satılmak üzere getirilir. Bunlar, keser ve balta ile bile zar zor parçalanıp bölünebilir [29].

Ani'nin hatıralarını arayanlar bu geniş ve bol ormanlı memlekete gitsinler, büyük bolluk elde edeceklerdir.

1840 tarihlerinde Hemşin ve Kara Dere'de, Türk mollalar tarafından artık Ermenice konuşmamaları için köylülere yeniden büyük bir baskı oldu. Bunlar "yedi Ermenice kelime bir küfürdür" dediler. Mollalar evden eve dolaştılar, Ermenice konuşmayı zorla yasaklamaya çalıştılar. Kadınlar pek çok köyde, zorda kaldıkları için, sopalarla mollaları kovaladılar. Erkekler ise kırım olacak korkusuyla, ağalarının yanına gidip, "Kim ki Ermenice konuşur, ağaya ceza olarak 5 koyun versin" şeklinde bir karar alırlar.

Sıradaki olay, Kara Dere kenarında ve Hemşin'de, halk arasında sıklıkla anlatılır. Bunun gibi başka rivayetler de vardır.

Bir gün bir grup kişi, bir kervan oluşturup, katırla Bayburt'tan geri dönüyorlardı. Birinin buğday çuvalı yırtıldı. Buğday başladı dökülmeye! Çuvalın sahibi arkadaşlarından birisine seslendi:

— Dzo, Manug oğlu Hasan, maxat nüre? Tsoren töküldi. (Ula, Manug oğlu Hasan, çuvaldız nerede? Buğday döküldü.)

Hasan, Ermenice konuşmadığını sanarak cevaplar:

— Dzo, Heyeren horatetsir, ağaya beş oçxar vereceksin. (Ula, Ermenice konuştun, ağaya beş koyun vereceksin.)

— Toğ oyle olsun! Maxat, maxat nüre? (Peki öyle olsun! Çuvaldız, çuvaldız nerede?)

— Dzo, kezigi çasdi maxat katırın cagadindadur. (Ula, sana söylemedim mi, çuvaldız katırın alnındadır.)

— Dzo tun el Heyeren konuşdun, ağaya beş oçxar vereceksin (Ula, sen de Ermenice konuştun, ağaya beş koyun vereceksin), der ikincisi, ilkine.

— Dzo, intso ınim, toğ oyle olsun, ita şonlaguyd sebeb oldi. (Ula ne yapayım, peki öyle olsun, itin eniği sebep oldu.)

İkisi de beşer koyun ceza öderler. Ağa bu işte büyük kâr olduğunu görerek, konuyla ilgilenir; her tarafa casuslar koyar ki, insanlar Ermenice konuşmasınlar.


Dipnotlar

  1. Haykuni, S. (1895), "Anggizyal ev Moratsvats Hayer" (Trabzon'daki Ermeni-Müslüman köyleri ve adetleri), Ararat, Ç. (8). s. 293-297. Kaynağın özgün Ermenice başlığı ve dergi bilgileri, OCR'daki ağır bozulma nedeniyle kısmen yaklaşık olarak aktarılmıştır [okunamadı — tam künye belirsiz].
  2. Hovhannes Mamikonyan, bu şehirden tarih kitabında bahsetmektedir. Bu bölümü bir el yazmasından ortaya çıkardık, çünkü basılı olarak bulamadık. Burada anlatılanlar Gürcü kralı Vaşdyan hakkındadır. O, Çoruh nehrini geçip adı Dampur olan Hamam şehrine varır. Bu şehir VII. yüzyılda Hamam adında biri tarafından onarılmış ve şehre de onun adından mülhem "Hamamaşen" (Hamam'ın şehri) adı verilmiştir. Bu aynı şehir, tüm din adamlarıyla birlikte Gürcülerin kralı Vaşdyan tarafından esir alınır. Bir tarihçinin anlatımına göre, Manginos adlı bir subay, şehrin Aziz Sion kilisesinde şöyle beddua eder: "Yıkıntılarla kaplansın bu şehir ve sonsuza dek orada kimse yaşamasın!" Aynı tarihçinin daha sonra anlattığına göre, şehirde bir gecede 3000 kişi ölür ve kalanlar şehri bomboş bir harabe halinde bırakarak terk ederler. Şehrin daha sonra, eskisi gibi olmasa da tekrardan inşa edildiği anlatılır. Bakınız: "Hamşen", Nor Hayastan, s. 393-398.
  3. Haçivanak yaylası — Çamlıhemşin'e bağlı Elevit (Yaylaköy) köyünün güneyinde yayla.
  4. Bu göl, günümüzde Yıldızlı olarak adlandırılan göl olmalıdır. Tirovit ile Haçivanak arasında başka küçük göller de vardır.
  5. İkizdere Çamlıköy, eski adı Koxtser.
  6. Ovit dağındaki bu göle günümüzde Aygır gölü denmektedir.
  7. Kan Deresi, İspir merkezinin hemen batısında Çoruh'a karışır.
  8. Bahsi geçen akarsu İyidere'dir.
  9. Cimil — Başköy, İkizdere ilçesi.
  10. Yunanca Kalos Potamos, günümüzde İyidere.
  11. Eski adı Vane olarak bilinen, İkizdere'ye bağlı Ilıca köyü.
  12. Eski adı Kavkame olarak bilinen, İkizdere'ye bağlı Çağırankaya köyü.
  13. Günümüzde Kalkandere.
  14. Eskiden Kuraiseba yani "Yediköy" olarak anılan bu yer, günümüzde İkizdere olarak bilinir.
  15. İki tane Karadere vardır. Birisi asıl Karadere'dir ki, Kara Nehir'dedir, ikincisi Rize yakınlarında Lazistan'da bulunan nehrin ismidir.
  16. Çamlıhemşin'e bağlı Aşağı Şimşirli köyü.
  17. Hala deresi Fırtına deresinin bir koludur ve her ikisinin Kalopotamos deresiyle bir alakası yoktur. Bunun gibi Senozor olarak anılan dere günümüzdeki Senoz (Madenli) deresi olmalıdır ki, bu da Çayeli merkezinin hemen batı mahallelerinde denize kavuşur.
  18. Manle — İkizdere'ye bağlı Kirazlı mahallesi. Burada bir sorunu daha belirtmek gerekir. Günümüzdeki İkizdere ilçe merkezi ve kuzeyi Hemşin yerleşimi değildir. İkizdere'de sadece dört Hemşin köyü vardır: Koxser (Sivrikaya), Cimil (Başköy), Kabaxor (Gölyayla) ve Anzer (Balköy). Asıl Hemşin diyebileceğimiz yerler ise daha doğuda Çayeli-Kaptanpaşa bucağı, Hemşin ve Çamlıhemşin'in Kaçkar dağları etekleridir.
  19. Çayeli ilçe merkezi.
  20. Muhtemelen Hemşin ilçesinin Bahar Mahallesi. Halk arasında Badara olarak bilinir.
  21. Burada anılan yer Zuğa adıyla bilinen Hemşin ilçesinin merkez köyüdür. Haykuni'nin sandığı gibi, Zuğa deresi Mapavri deresiyle birleşmez, Zuğa deresi Pazar ilçe merkezinde denize kavuşur.
  22. Lazca deniz anlamına gelen kelime "zuğa"dır.
  23. Kale-i Bala köyü, günümüzde Kale Köy olarak bilinir, Çamlıhemşin'e bağlıdır.
  24. Muhtemelen günümüzdeki Tirovit yaylası.
  25. Çatköy'ün dere kenarındaki mahallesi. Ermenice "pos" "düzlük alan" demek olup, bu yere günümüzde "Çatdüzü" denmektedir.
  26. Şimdiki Rize'nin Pazar ilçesi.
  27. Lazlar kastediliyor. Metinde Lazları ifade etmek için daha çok "Laz" kelimesi kullanılmakla birlikte, burada Egerliler denmesi, onların Kafkasyalı menşeine vurgu yapmak için olmalıdır.
  28. Metnin devamına bakınız: Haykuni, S. (1895), "Anggizyal ev Moratsvats Hayer", Ararat, Ç. (8), s. 239-243. [Kaynak künyesi OCR'da bozuk; yaklaşık aktarılmıştır.]
  29. Ceviz kütüğü toplamak için bu ülkeye giden Ermeniler birçok evde eski kilise araç gereçlerinin, adak veya kutsal kabul edildiği için muhafaza edildiğini görmüşlerdir. Ayrıca burada antika eserler ve el yazmaları da bulunmaktadır. Çok güvenilir insanlardan duyduğum için bu haberler bana inandırıcı gelmektedir.
Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği
İrfan Ç. Aleksiva

Hopalı Faik Efendi

Yazan: İrfan Ç. Aleksiva

90'larla birlikte Türkiye'de gelişen Laz Kültür Hareketi'nin geçmişe dair en önemli referanslarından biri Hopalı Faik Efendi adıyla bildiğimiz, Aliefendizade Ali Faik Efendidir.

Lazlar üzerine yapılmış kimi çalışmalarda Hopalı Faik Efendi hakkında birbirini tekrarlayan bazı anlatımlar dikkat çeker. Bunların ilki, Faik Efendi'yi Türkiyeli Lazlara tanıtan birincil kaynak durumundaki Nananena adlı Lazca ders kitabıdır. Burada Faik Efendi hakkında şunlar yazılıdır:

"Faik Efendişi, Lazca kitap çıkarmış bir Lazdı. Lazca yazdığı için Abdülhamid onu yakalayıp hapse attı. Onun bütün yazılarını yaktılar, yok ettiler. Hapisten çıktıktan sonra Faik yine Lazca yazmaya başladı. Lazların düşmanları Faik'i öldürdüler" [1].

Mehmet Kazancıoğlu (3ate Bağaşi) ve Mişa Kurdiani'nin Osman Tamiruli [2] yani Trabzonlu Osman, takma adıyla yayınladıkları bu kitaptan başka, benzer ifadeler Muhammed Vanilişi ve Ali Tandilava'nın Türkiye'de "Lazlar'ın Tarihi" başlığıyla yayımlanan kitaplarında da yer almaktadır. Nananena'dan farklı olmak üzere, burada "Evini barkını didik didik aramışlar. Ailesini başka illere sürmüşler" [3] ifadesi dikkat çeker.

Bu yazıların her ikisi Marr'ın ve Chitaşi'nin aktardığı, aşağıda anılacak iddialarına dayanmaktadır; ancak her iki çalışmanın yazarlarının kendi dünya görüşlerine göre, olayı süslediklerini söyleyebiliriz. Kuşkusuz, aynı durum ileride bahsi geçecek olan, Chitaşi için de geçerlidir.

Türkiyeli Laz aydınları da bu iddiaları aynen benimsemişlerdir. Onun mahkumiyeti, sürgünü, yazılarının yakılması ve öldürülmesi, "mağdur edilmiş Laz aydını" olarak bilinmesine ve onu kendi geçmişlerinin bir parçası olarak görmelerine sebep oldu. Günümüz Laz aydınları onu "tarih sahnesindeki ilk siluet" olarak kabul etmişlerdir [4]. Bununla birlikte, Hopalı Faik Efendi'nin faaliyetleri, eserleri, düşünceleri bir yana; tam adını ve kimliğini dahi ilk kez bu makaleyle öğreneceğiz.

Bu yazımda, XX. yüzyılın ilk on yılındaki bazı faaliyetleri şifahi olarak aktarılagelmiş Hopalı Faik Efendi'yi hem sözlü tarih hem de arşiv belgeleriyle tanıtmaya çalışacağım. Özellikle Ali Faik Efendi'nin en küçük oğlu Osman Nuri Bey'in ekte sunulacak aile geçmişi ve babasıyla ilgili yazıları, bu çalışmamız açısından büyük bir şanstır [5].

XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı aydınlanması olarak nitelendirebileceğimiz Tanzimat dönemindeki Laz hareketinin öncülerinden biri Hopa'nın Kuledibi mahallesinden, Aliefendizade (Alefendoğli) Ali Faik Efendi'dir.

Ali Faik Efendi, 1 Temmuz 1852 Hopa-Kuledibi doğumludur. Babası Hacı Mustafa Efendi Atina (Pazar) müftüsü ve kaymakam vekilliği yapmıştır. Batum'da Liva İdare Meclisinde görevli iken, 1876'da vefat etmiştir. Mezarı Batum'dadır [6]. Annesi Havva Hanım ise Hopa-Başköy kökenli Bıyıklıoğlu sülalesindendir. 1828 yılında dünyaya gelen Hacı Mustafa Efendi'nin altı çocuğundan [7][8] en büyüğü Ali Faik Efendi'ye dedesinin adı olan Ali ismi verilmiştir.

Ali Faik Efendi hukuk tahsili aldıktan sonra, 1873 yılında Hopa'da tahrirat katipliğine başlamış [9], 1899'da aşar memurluğu [10] ve 1900-1904 yılları arasında da Hopa Mahkeme-i Şer'iyesi başkatipliği yapmıştır [11]. 23 Şubat 326 (M. 8 Mart 1911) tarihli bir Şeriye Sicil kaydına göre, hapisten çıktıktan sonra dava vekilliği yapmıştır [12]. Ortahopa Mahallesinden Uzunhasanoğul Hasan Behçet Efendi'nin kızı Ayşe Sıdıka Hanım ile evlenmiş, bu evlilikten beşi erkek, biri kız olmak üzere altı çocuğu olmuştur.

Babası Hacı Mustafa Efendi'nin Atina (Pazar) müftülüğü, kendisinin ve kardeşlerinin Hopa'daki bürokraside seçkin bir yer edinmeleri sebebiyle, Ali Faik Efendi, Hopa'da sözü geçen, nüfuzlu bir kişi olarak tanınmıştır. Öyle ki, Trabzon Valisi Sırrı Paşa'nın 1880 yılında hazırladığı ve Lazistan sancağının ileri gelenlerini İstanbul'a bildirdiği raporunda onu "Hacı Mustafa Efendizâde Ali Faik Efendi" şeklinde anmış ve "Emlâkça ikinci derecede ise de haysiyetçe birinci derecededir" şeklinde tanıtmıştır [13].

Ali Faik Efendi, politik olarak II. Abdulhamid karşıtı muhalif faaliyetlere katılmış, İttihat ve Terakki hareketi ile yakın ilişki içerisinde olmuştur. Onun daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti Lazistan Şubesinin Oçamçire Dış Temsilciliğine dönüşecek olan İttihatçı Rusya Lazlarıyla ilişkili olduğu muhtemeldir [14]. Ancak Faik Efendi'nin bu faaliyetlerinin içeriği hakkında ayrıntılı bir malumat edinemiyoruz. Ancak, Oçamçire'den Hopa'ya getirilen propaganda malzemelerinin dağıtımı ve çoğaltılmasında aracılık ettiği anlaşılıyor.

Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde saklanan ve bu yazının ekinde, orijinali ile tercümesini bir arada sunacağım, Hicri 23 Şaban 1322 (Miladi 3 Ekim 1904) tarihli belgeye göre Ali Faik Efendi evinde bulunan bu yasaklı evrak sebebiyle Erkan-ı Harbiye'de yargılanmış ve sonucunda bir buçuk yıl hapse mahkum edilmiştir.

Metinden anlaşılacağı üzere, Faik Efendi'nin evinde yapılan aramada içeriği belirtilmeyen bir adet risale (broşür), istinsah ettiği bir başka broşür ve bir de gazete [15] bulunmuştur. Bunları nereden bulduğu sorulduğunda, istinsah ettiği broşürün aslını Hopa'da tanımadığı birisinden görüp çoğalttığını, basılı broşürü ise alay katibi Hacı Şükrü Efendi adlı birisinden aldığını beyan etmiş, gazete hakkında ise bilgi vermemiştir. Faik Efendi bu evrakı önce inkar etmiş, evrak önüne konulduğunda kabul ederek kendini "mâlâya'ni" bir takım cevaplarla savunmaya çalışmış, nihayet tutuklandığı tarih olan 1 Teşrin-i evvel 1320 (14 Ekim 1904) tarihinden itibaren bir buçuk yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Belgede bu yasaklı evrakın içeriği bildirilmemektedir.

Her ne kadar resmi mahkeme kararında bir buçuk yıl dese de, sözlü anlatımlara göre üç buçuk yıl kadar İstanbul'daki Taşkışla hapishanesinde yattığı rivayet edilir. Yine rivayetlere göre 1908'de Ali Faik Efendi'nin bürokrasideki akrabalarının da devreye girmesiyle 150 kırmızı lira rüşvet karşılığı salıverilmiştir. Bir süre bacanağı Çerkes Tevfik Paşa'nın yanında, İstanbul'da kaldıktan sonra Hopa'ya dönmüş, burada halk onu sevinçle karşılamıştır.

Faik Efendi üzerindeki baskı ve takibat İttihatçıların iktidara gelmesi ile kalkmış olmalıdır.

I. Dünya Savaşı sırasında Hopa'nın Rus işgaline uğrayacağının kesinleşmesi üzerine muhacir olarak Hopa'yı deniz yoluyla terkeden Ali Faik Efendi'nin Trabzon'da vali tarafından karşılandığı rivayet edilir [16]. Bir süre Trabzon'da kaldıktan sonra Ünye'ye geçen Ali Faik Efendi, 24 Aralık 1915'te Ünye'de vefat etmiştir [17]. Mezarı Ünye Çakırtepe Özel Hastanesi yanındaki mezarlıkta bulunmaktadır.

1909'daki seyahatinde [18] Faik Efendi ile bizzat tanıştığını aktaran Nikolay Marr, aramada ele geçen muzır evrakın içeriği ve Faik Efendi'nin faaliyetleri hakkında yetersiz de olsa bir takım bilgiler sunmaktadır. Marr'ın 1910'da yayınlanan "Türkiye Lazistanına Seyahat" başlıklı raporunda Faik Efendi'nin Osmanlı harflerini kullanarak Lazca bir alfabe hazırladığı, bir takım kitaplar yazdığı, bunların II. Abdülhamid döneminde yakıldığı ve Faik Efendi'nin de sürüldüğü anlatılmaktadır [19]:

"Hopa'da Faik Efendi ile tanıştım, Lazca alfabe oluşturmak için verdiği çabalarından dolayı Abdulhamid rejimi günlerinin bir kurbanı: sürgün edilmiş ve hapse atılmış, evi aranmış ve tüm çalışmaları ve kitapları yakılmış" [20].

İskender Chitaşi Marr'ın aktardığı bu bilgiye eklemeler yaparak, Sovyetlerin en önemli referans kaynağı olan Edebiyat Ansiklopedisi için kaleme aldığı "Laz Dili" başlıklı madde içerisinde Hopalı Faik Efendi'ye yer vermiştir. Bu makale yazımızın başında değindiğimiz Laz aydınlarının beslendiği asıl kaynaktır:

"Gerçek şudur ki, XIX. yüzyılın 70'li yıllarında, güçlü ulusal-özgürlükçü hareket zamanında Faik Efendişi ilk defa Arap alfabesi üzerinden Laz alfabesini oluşturmuştur. Bu alfabeden yararlanarak Laz dilinin gramerini oluşturmuş ve bir takım tarihi çalışmalara imza atmıştır. Fakat Abdulhamid'in tepkisi, Lazca yazı dilinin kurucusuna acımasız bir son getirmiştir. Faik hapishaneye düşmüş, eserleri halkın gözü önünde ateşe verilmiştir" [21].

Aynı ansiklopedideki "Laz Edebiyatı" maddesinde de benzer iddialara yer veren Chitaşi'nin Gürcistan Komünist Partisi Merkez Komitesi'ne gönderdiği 23 Aralık 1937 tarihli mektubunda Lazistan'daki Laz milliyetçilik hareketini değerlendirirken de Ali Faik Efendi'ye değinmiştir:

"Jön Türk Hareketi'nin gelişmesiyle beraber Lazistan'da milliyetçilik hareketleri baş göstermiştir. Bu hareketin başında Faik Efendişi ve diğerleri bulunmaktadır. Adı geçen şahıs Laz alfabesini oluşturmuş, Laz tarihi, Lazca gramer vb. konularda bir dizi tarihi kitaplar kaleme almıştır. Abdülhamid, Lazistan'daki bu milliyetçi hareketleri acımasızca cezalandırmıştır. Faik Efendişi bir atın üstüne bağlanmış ve günlerce yağmurun, güneşin altında kalmıştır. Gözlerinin önünde tüm kitapları, el yazmaları ve materyalleri yakılmıştır" [22].

Chitaşi'nin, Lazistan'daki milliyetçilik hareketinin başında gösterdiği Hopalı Faik Efendi hakkındaki bu iddialarının temelinde Marr'ın bahsi geçen sözleri vardır. Chitaşi, öğrencilik yıllarında Marr'ın derslerini takip etmiş ve ondan etkilenerek Lazca ve Lazlarla ilgilenmeye başlamıştı, bu sebeple Marr'ın sadık bir öğrencisiydi. Marr'ın makalesinde geçmeyip, Chitaşi'nin ileri sürdüğü iddiaları Marr'dan şifahen öğrenilmiş olmasını, zayıf bir ihtimal olarak değerlendirmek gerekir. Keza, Chitaşi'nin işaret ettiğinin aksine, sırf bu bilgilerden hareketle Faik Efendi'yi [23] bir halk hareketinin lideri olarak lanse etmek, oldukça abartılı bir iddia olur.

Bununla birlikte, yukarıda anlatıldığı üzere, Hopa'nın ileri gelen eşrafından bu derece saygın birisinin, mahkum edilmesi, toplum hafızasında derin yaralar açmış olmalıdır. Öyle ki, bu mahkumiyet, Hopa'nın sıradan ahalisi tarafından bir kaç kuşak boyunca anlatılacak bir efsaneye dönüşmüştür. İrine Asatiani'nin 5 Eylül 1960'ta Gürcistan'ın Oçamçire şehrinde yaşayan Arhavili Lütfiye Patoğlu'ndan derlediği anlatıma göre, Ali Faik Efendi büyük bir alim olduğu için padişahın çekememezliği ve Padişah'ın Lazistan'da; Rusya sınırında böyle büyük bir alimin bulunmasını istememesinden dolayı tutuklanmış ve yedi yıl (!) hapis yattıktan sonra, Padişah'ın değişmesiyle ancak hapisten çıkabilmiştir [24].

Kuşkusuz bu sözlü tarih bilgileri muğlak ve yetersizdir. Ancak bu hikaye Ali Faik Efendi olayının halk tarafından bilindiğini ve dilden dile, kulaktan kulağa, hatta kuşaktan kuşağa aktarıldığını göstermektedir.

Ali Faik Efendi'nin yine Hopalı Aşıkhasanoğlu Abdullah [25] ile birlikte Lazca eğitim için Osmanlı idari birimlerine başvuruda bulundukları iddiası torunları tarafından dillendirilmektedir. Ancak bu iddia ile ilgili de herhangi bir yazılı belge bulamadım. XIX. yüzyıl sonlarında Hopa ve Arhavi arasındaki kaza ve kaymakamlık merkezi olma savaşında Abdullah ve Ali Faik Efendi'lerin Bâbıali'ye Hopa lehine dilekçeler gönderdikleri de rivayetler arasındadır.

Ali Faik Efendi'nin iyi tahsil görmüş ve ilerici fikirlere sahip bir Laz olarak, Cemiyet'in iktidarı için bedel ödemiş bir üyesi olması hasebiyle, İttihat ve Terakki iktidarının ilk yıllarındaki özgürlükçü ortamda, Laz halkının kültürel kazanımları için de çaba gösterdiğini pekala iddia edebiliriz. Nitekim, Abdullah Aşıkhasanoğlu ile Maarif Nezareti'ne Lazca eğitim için başvuruları, iddiaya göre, yekten reddedilmemiş, ancak Balkan Savaşları ve diğer politik gelişmeler öne sürülerek bu talepleri yanıtsız kalmıştır.

Bütün bu yukarıda konu edilen bilgilere ve kaynaklarına bakıldığında, bunların iki farklı Faik Efendi tasvir ettikleri görülecektir. Birincisi, Marr, Chitaşi, Osman Tamiruli ve bunların devamında Türkiyeli Laz aktivistlerin "Laz halk önderi" ve kendi tarihlerinin bir nevi başlangıcı olarak nitelendirdikleri Hopalı Faik Efendi'dir ki, onun bu yazıya konu olma sebebi de tam da bu yönüdür. İkincisi, Osmanlı arşiv belgelerinden ve rivayetlerden öğrendiğimiz Alefendoğlu Hacı Mustafa Efendi Zade Ali Faik Efendi'dir ki, bu kişi, Hopa'nın ileri gelen eşrafındandır ve Abdülhamid'e muhalefetinden ötürü tutuklanıp hapsedilmiş bir hukuk insanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu her iki cihet de birbirinin varlığına dair net bir delil sunmamaktadır. Ancak elimizdeki bilgilerden hareketle, Hopalı Ali Faik Efendi'yi bu iki anlatımı bünyesinde birleştirmiş, yakın tarihimizin önemli bir figürü olarak kabul etmemiz abartılı olmayacaktır.

Ek Belge 1: Atalarımızın, Hısım ve Akrabalarımızın Tanımı, Çocuklarımıza Tanıtmak İçin Tanzim Edilmiş Küçük Bir Sicil ve Tarihçedir [26]

  1. Kabilemizin halen taşınan ve maruf olan soyadı "Aliefendioğlu"dur. Aliefendioğlu soyadının Hopa'ya kadı olarak ilk defa gelen ve Hopa'nın Kuledibi mahallesinde yerleşen dedemizin adı Ali Efendi olmasından ileri geldiği istidlal edilmektedir. Ali Efendi aslen Borçka'nın Çhale (İçkale) denilen köyündendir. Çhale (İçkale) köyünde bilinen soyadı Kadıoğlu veya Hacıimamoğulları olduğu söyleniyor. Atalarımızın Hacı Mustafa Efendi'den evvelkileri hakkındaki bilgileri rahmetli annemden dinlerdim. Fakat not etmediğim için hatırımda kalmadı. Tafsilatı kabilenin ihtiyarlarından öğrenmek gerekir. Bu hususta en son ölen Amcam Şefik Efendi'den çok istifade edilebilirdi. Ne yazık ki geç kalındı.

  2. Dedem, Hacı Mustafa Efendi'dir. Rize vilayetinin Pazar ve Hopa kazalarında kadılık yapmıştır. Kadılığı sırasında uzun müddet Kaymakam Vekilliğinde bulunmuştur. Bilhassa Pazar kazasında Kaymakam Vekilliği zamanından kalma eserleri vardır.

Hacı Mustafa Efendi'nin babasının ve dedesinin ismini bilmiyorum. Yukarıda yazdığım gibi annemden dinlemiş ve öğrenmiştim, fakat hatırımda kalmadı.

Hacı Mustafa Efendi Hopa'nın, Baş Köyünden Bıyıklıoğullarından Havva Hanım'la evli idi. Beşi erkek ikisi kız olmak üzere yedi çocuğu olup en büyükleri babam Ali Faik Efendi'dir. Bunların hayatı ve medeni durumları ile evlat ve ahfatları hakkındaki izahat aşağıdadır. İsimleri; Ali Faik, Hasan, Hurşit, Osman, Şefik, Ayşe ve Fatma'dır.

A. Ali Faik Efendi'nin Hayatı:

Doğumu Hopa'nın Kuledibi mahallesi olup, doğum tarihini bilmiyorum, nüfus kaydından bulunabilir. Tahsili medrese olup mesleği memurluk ve bilahare dava vekilliğidir. Memurluğu bidayette Batum Türkiye'ye bağlı bulunduğu zamanda orada gümrük başkatipliğinde ve sonra adliyede bulunmuş, badehu dava vekilliğini bilahare belediye reisliğini ve sonra asliye mahkeme azalığı ve sorgu hakim vekilliği (eski adı müstantik) ve daha sonra Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce hakim vekilliğinde bulunmuştur. Babamın hayat ve millet mücadelesinde iki önemli olay vardır.

Birincisi: Sultan Abdülhamit'in padişahlığı devrinde İttihat ve Terakki Partisi'yle alakası ve bu partinin naşir-i efkârı gazetelerinin görülmesinden aranmış ve baskın edilerek evde bazı gazete ve evraklarla beraber tevkif edilerek İstanbul'a sevk edilmiştir. Tahminen üç buçuk sene Taş Kışla'da hapislik çektikten sonra, ancak annemin gayreti ve enişte Vasfi Bey'in anneme yardım olarak verdiği 150 kırmızı altın ile Romanya'dan gelerek babamın Batum'da arkadaşı olan Taş Kışla Komutanı (Reşit Paşa olacak) 150 kırmızı lira rüşveti bizzat vermesinden sonra, Taş Kışla Komutanının yardımı ile Abdülhamit'ten irade-i seniye alınarak kurtulmuştur. Hapisten bu suretle idamdan kurtulduktan sonra teyzem Çerkez Tevfik Paşa'nın hanımı Safiye Hanım'ın evinde İstanbul'da bir müddet istirahat ederek Hopa'ya dönmüştür. Dönüşünde Hopalıların karşılama töreninin çok büyük olduğunu ve halkın sevinçten çok büyük tezahürat gösterdiğini söylerdi. Taş Kışla'daki hapisten kurtulduktan sonra (zannedersem iki sene sonra) Abdülhamit padişahlıktan azledilmiştir.

İkincisi: Hopa'nın evvelce bir nahiyesi olan Arhavi'lilerin eskiden beri kaza merkezini kendi nahiye merkezine almak gibi bir fikir ve rekabetleri vardır. Bu iş için mütemadiyen yaptıkları gayret ve tesir sonucunda Sultan Abdülhamit devrinde nihayet kaza merkezinin Arhavi'ye nakli hakkında irade-i seniye almağa muvaffak olarak o zaman Trabzon iline bağlı bir mutasarrıflık Rize'ye kadar emir gelmiş olduğu haber alınmıştır. Bu halden çok heyecana ve teessüre kapılan halk derhal bir toplantı yaparak telgrafla Zât-ı Şahane'ye durumun bildirilmesi ve halkı temsilen bu telgrafı üç kişinin imza etmesi kararlaştırılıyor. Bu üç kişinin biri babam rahmetli Ali Faik, diğeri Abdullah'tan Hasan Fehmi, üçüncüsünün ismi hatırımda kalmadı, sonra halkın dileği uzun boylu tespit edilerek bu üç kişi imzasıyla doğruca Zât-ı Şahane'ye telgraf edilerek mühim maruzatları olduğundan Zât-ı Şahane ile makine başında görüşmek istedikleri bildirildi. Derhal kaymakamlığa İstanbul'dan telgraf verildi. İmza sahipleri aranmış ve Zât-ı Şahane namına Sermabeyinci makine başında beklediği bildirildi. Bu haber üzerine bir çok esnaf ve halk korkudan kaçmışlar ise de rahmetli peder mademki telgraf verdik gidelim diyerek kaza kaymakamı ile birlikte telgrafhaneye makine başına gitmişler. Sermabeyinci telgraf sahiplerinin geldiklerini haber alınca "Zât-ı Şahane makine başındadır maruzatınız nedir, sizi bekliyorum maruzatınızı makine başında söyleyin" diyor. Bunun üzerine evvelce çok masraflı hazırlanmış olan uzun dilekçe rahmetli babam tarafından tamamen okunuyor. Okuma bittikten sonra Sultan Abdülhamit derhal kararını bildiriyor: "Millete müjde edin ve selam söyleyin, kaymakamlığı Hopa'da ipka ediyorum." Bu umulmadık netice ve muvaffakiyet üzerine halk çok seviniyor ve şenlik yapıyor. Derhal bir takım köpekler toplanarak boğazlarına birer yafta takılıyor. Yaftaların üzerine "Kaymakam, Hakim, Jandarma Komutanı, Malmüdürü vesaire" gibi kaza erkânı memurlarının isimleri yazılarak gece bu köpekler Arhavi nahiyesine nakledilerek hepsi dışarı salınıyor. Sabahleyin Arhaviliyler yaftalı köpekleri görüyorlar. Bu olay tamamen doğrudur, ihtiyarlar bilirler. Bu olaydan sonra kazanın Arhavi'ye nakli hevesinden ümitleri kesiliyor.

Medeni Durumu: Hopa'nın Ortahopa Mahallesinden Uzunhasanoğullarından Hasan Behçet Efendi'nin kızı annemiz Ayşe Sıdıka ile evli idi. Bu Ayşe'den doğma çocukları çoktur. Ancak diğerleri küçük yaşta öldüklerinden bildiğimiz beş erkek bir kızı yaşamıştır. İsimleri; İzzet, Rıfat, Mustafa, Meryem, Hasan, Nuri.

Ek Belge 2

Lazistan sancağında Hopa kazası Mahkeme-i Şer'iye başkatibi Ali Faik Efendi'nin evrak-ı muzıra celb ve kıraat eylediği arz-ı ihbar edilmesi üzerine Hopa'da bulunan hanesinde Trabzon vilayetinden tayin kılınan memurin-i mahsus vasıtasıyla bilicra hanesinde fevkalade muzır risale ile istinsah etmiş olduğu bir muzır müsvedde parçası ve bir de keza muzır ve memnu bir gazete zuhur eylemesi üzerine bunların ne vasıta ile ve ne esbab üzerine celb ve yedinde hıfz eylediği sual olunduğunda risale-i muzırayı evvelce inkar eylemiş olduğu halde hatta destiyle istinsah etmiş olduğu varaka-i muzıra kendisine irâ'e olunmasıyla tahvil-i lisan ederek mezkûr varaka aslının Hopa'da tayin edemediği bir şahıstan görmesiyle istinsah etmiş bulunduğunu ikrar ve inkârında bulunduğu muzır risale-i matbuatı dahi dört beş sene akdem kira ile hanesinde oturan ve elyevm nerede olduğunu bilemediği alay katibi Hacı Şükrü Efendi namında birisinin olup filhakika kitaplarının arasında karışmış olduğunu görmüş ve bir iki sahifesini okuyarak muzır olduğunu anlamış ise de nasılsa şakk ve imha etmemiş olduğunu itiraf ve muzır gazeteden ise adem-i malumat izhar eylemiş olup kendisi bir mahkeme-i şer'iyenin başkatibi gibi mühim bir vazifede müstahdem bulunan bir şahsın bilerek bu yolda nezdinde evrak-ı muzıra zuhuru hakkında mesuliyet-i azime tevlid eyleyeceğini bilmesi lazım geleceği tefhim edildikte ihtiyar-ı sükutla dinen ve kanunen şayan-ı kabul görülemeyecek surette mâlâyani bir takım cevaplarda bulunmuştur.

İcabı ledessual mumaileyh Faik Efendi'nin hareket vak'ası Mülkiye Ceza Kanunname-i Hümayununun altmış altıncı maddesi zeylinin fıkra-i ahiresine temas edip zeyl-i mezkûrda ise erbab-ı fesattan olmayıp da yalnız eline geçen bu mikdar evrak-ı muzırayı memurin-i Devlet-i Aliye'ye ibraz ve ita etmeyip nezdinde saklayan kimse bir seneden üç seneye kadar hapis olunur diye muharrer olmasına ve mumaileyhin mahkeme-i şer'iye başkatibi gibi mühim bir mevki işgali bir dereceye kadar esbab-ı müşeddideden madud olması cihetiyle zeyl-i mezkûre tatbiken ve tarih-i tevkif olan 1 Teşrin-i evvel 320 tarihinden itibaren bir buçuk sene hapsine ve merkumun zabıta nezaretine teslimine müttefikan hükm ve karar verilmiş olduğunu mübeyyin işbu mazbata-i acizanemiz bi't-tanzim takdim kılındı.

Fi 23 Şaban 322 — Fi 19 Teşrin-i Evvel 320 (2 Kasım 1904) [27]

(İmzalar: Nahiye Mirlivası, Erkan-ı Harbiye Mirlivası, Reis-i Erkan-ı Harb-i Hususi Ferik ve üç aza — imza sahiplerinin adları belgede okunaklı değildir.)

(Çevirmen notu: Belgenin orijinal Osmanlıca görüntüsü ve Faik Efendi'nin Ünye'deki mezar kitabesinin fotoğrafı, kaynak dergide metnin bu kısmında yer almaktadır; görüntü/OCR biçiminde aktarılamadığından burada verilememiştir.)


Dipnotlar

  1. Osman Tamiruli, Nananena - Lazca Ders Kitabı, Parpali 2, Kaukasus Verlag, Freudenstadt 1991, s. 130.
  2. Osman Tamiruli adı yazarlar tarafından tesadüfen seçilmemiştir. Gürcü milliyetçisi olan yazarlar, kadim bir Laz ve dolayısıyla da Gürcü şehri olarak gördükleri Trabzon'un Lazlığına atıf yapmıştırlar. "OSMAN" ön adıysa, "Ogni Skani Mumaşi Ağani Nena" (Babanın yeni sesini duy) cümlesini oluşturan kelimelerin ilk harflerinden oluşturulmuştur.
  3. Muhammed Vanilişi, Ali Tandilava, Lazlar'ın Tarihi, İstanbul 1992, s. 71.
  4. Mehmedali Barış Beşli, "Tarihe Karşı Kısa Bir Tarih", Mjora - Lazepeşi Nena, No: 1, İstanbul 2000, s. 16-29.
  5. Bize bu belgeyi ulaştıran Ali Faik Efendi'nin torunu İzzet Oktay Aliefendioğlu'na katkıları için teşekkür ederiz.
  6. Hacı Mustafa Efendi Trabzon Vilayeti Salnamesi'nde, H. 1286'da (1869) Lazistan Sancağı, Meclis-i Temyiz-i Livası'nın mümeyyizanı arasında anılmaktadır (age., c. I, (1869), s. 49). 1870'te Atina nahiye olarak bağlı bulunduğu Arhavi kazasından ayrılarak kaza olmuş ve Mustafa Efendi de bu yeni kazanın müftülüğüne atanmıştır. Müftülüğü 1873 yılına kadar devam etmiştir (age., c. II, (1870), s. 47; c. III, (1871), s. 53; c. IV, (1872), s. 52; c. V, (1873), s. 53). 1874'te Lazistan Sancağı Meclis-i İdare-i Liva aza-yı müntehibesi arasına seçilmiştir. Bu görevi vefat ettiği 1876 yılına kadar devam etmiştir (age., c. VI, (1874), s. 48; c. VII, (1875), s. 64; c. VIII, (1876), s. 65).
  7. Murat Ümit Hiçyılmaz, Çayeli'nden O Yani: 1835 Arhavi-Hopa-Fındıklı Nüfus Kayıtları, Dergâh Yayınları, İstanbul 2015, s. 279.
  8. Hacı Mustafa Efendi'nin Sicil-i Osmani'ye girmiş diğer üç oğlu Hasan Feyzi, Mehmet Emin ve Osman Zühtü Efendilerdir. Burada dikkat çeken bir husus, bütün kardeşlerin doğum tarihinin 1853 yılı olarak kayıt edilmiş olmasıdır. Ali Faik Efendi'nin de doğum yılı 1852 olduğuna göre, doğum tarihleri gerçeği yansıtmayabilir.
  9. 1873 ve 1874 tarihli Trabzon Vilayeti Salnamelerinde Ali Faik Efendi'nin tahrirat katibi olduğu belirtilmektedir. 1873 Yılı Trabzon Vilayeti Salnamesi, Yıl 1873, C. 13, s. 52; ve Yıl 1874, C. 14, s. 53.
  10. 4 Ağustos 1899 tarihli bir belgede Faik Efendi'den "Hopa Aşar Memuru Ali Efendizade Ali Faik" şeklinde bahsedilmektedir. BOA.DH.MKT.2229.60.
  11. Hem ekteki belgede hem de 1900-1904 Trabzon Vilayeti Salnamelerinde Faik Efendi bu memuriyette gösterilmektedir (Trabzon Vilayeti Salnamesi, 1904, C. 22, s. 372; 1900, C. 18, s. 224).
  12. Bu kayıtlarda Ali Faik Efendi ibn Hacı Mustafa Efendi şeklinde anılmaktadır. Kader Kaya, 1451 Numaralı Hopa Şer'iyye Sicil Defteri (İnceleme-Metin), TC Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Dalı, Yeniçağ Tarihi Bilim Dalı (Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2011, s. 33, 34, 48, 55.
  13. BOA, Y.PRK.UM.2.40, s. 19.
  14. Bu dış temsilcilik, propaganda malzemelerini Hopa'ya taşıyor, buradan da çevre kasaba ve köylere dağıtıyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkezi 1907 güzünde aldığı bir kararla bu şubeyi Of'taki Lazistan Harici Şubesi'yle birleştirmiştir. Bu şube doğu sınırına ve İran'a yakın olduğu için hem Erzurum'a ve Trabzon'a muzır evrak gönderilmesine, hem de İran'da bulunan Dr. Naci Bey ile temasın sağlanmasında aracılık ediyordu.
  15. Muhtemelen İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin resmi yayın organı Meşveret gazetesi.
  16. Ali Faik Efendi'nin Vali'ye "Vali-i vâlâ, rütbe-yi âlâ, / Hopa elden gidiyor, uykuda mısın hâlâ?" şeklinde sitemde bulunduğu rivayet edilir.
  17. Sözlü anlatımda her ne kadar Ali Faik Efendi'nin Hopa'nın işgalinden (23 Şubat 1915) hemen önce Hopa'dan ayrıldığı ve üç sene Ünye'de yaşadıktan sonra 24 Aralık 1915'te öldüğü anlatılsa da tarihlerin birbirleriyle uymadığını belirtmek gerekir.
  18. Rus konsolosluğu vasıtasıyla Marr'ın Osmanlı Lazistanı'nda Laz lisanı üzerine araştırmalar yapmak üzere bölgeye gelmek istediğine dair yazışmalar Osmanlı arşivlerinde bulunmaktadır: BOA. DH. MUİ. 12-2, 55, 1327.n.29 ve BOA. DH. MTK. 2878.74, 1327.c.29.
  19. Toseb (İoseb) Oipşize'nin 1917 Temmuz-Ağustos aylarında, bölgeyi işgal eden Rus ordusunun bir subayı olarak Lazistan'ı dolaşmış, Marr'ın bu çalışmasında bahsettiği kişileri de aramış, onların 1917'deki akıbetleri hakkında raporunda bilgiler vermiştir. Bu kaynakta Oipşize, Faik Efendi Alefendoğlu'nun muhacir olduğunu ve öldüğünü aktarır (İoseb Oipşize, "II. Mivlinebis Dğiuri - Çanetşi Mogzaureba", Akad. N. Maris Saxelobis Enis, İstoriisa da Materialuri Kulturis Institutis Moambe, C. 1, Tbilisi, 1937, s. 154).
  20. N. Ya. Marr, "Ot Poezdka v Turetskiy Lazistan (Vpeçatleniya i Nabludeniya). III", İzvestiya İmperatorskoy Akademii Nauk, VI seriya, No. 8 (1910), s. 626. Çeviri için Emek Yıldırım'a teşekkürler!
  21. İ. Tsitashi (Chitaşi), "Lazskiy Yazık" ve "Lazskaya Literatura", Literaturnaya Entsiklopediya, C. 6, s. 29-31, Moskova 1932. Türkçesi için bkz. İskender Chitaşi, Çguni Çhara - Albonişi Supara ve Chitaşi'nin Diğer Yazıları (Tıpkıbasım ve Sözlük), Yayıma Haz. İrfan Ç. Aleksiva, Laz Kültür Derneği Yayınları, İstanbul 2012, s. 122-125.
  22. "İskender'in Gürcistan SSC'sindeki Lazların Durumu Hakkında Mektubu", 23 Aralık 1937, Gürcistan İçişleri Bakanlığı Arşivi, 1. Departman, Fon 14, Envanter 102, Belge 98.
  23. Chitaşi, Efendi unvanını soyadı sanıp "Efendişi" şeklinde yazmış, sonraki aktivistler de bunu sürdürmüşlerdir, ancak Faik Efendi'nin tam adı yukarıda da değindiğimiz gibi Aliefendizade Ali Faik Efendi'dir. Günümüzde bu sülale Aliefendioğlu (Alefendoğli) olarak bilinir.
  24. Lazca metin şöyledir: "Xopas ies Alefendoğlepe, didi kitxeri koçepe rtes, Ali Faik Efendi didi kitxer koçı rtu, quş oras, padişai na xefu, eko kitxeri koçi var ivetu, Lazistanis Turki va ordun, do Ali Faik Efendi şkit Şanas xapisxanas xelu, Muşem ki, Lazistanis rtu do didi kitxeri koçı rtu. Lazistanis sinoris var dodginu. Kitxeri koçis Lazistanis va dodginales. Mundes padişai kturas emindos gamaxtu." (İrine Asatiani, Lazuri Tekstebi, Tbilisi 2013, s. 18-19).
  25. 1872 yılında Hopa'nın Azlağa (Esenkıyı) köyünde dünyaya geldi. Lazca eğitim için Osmanlı bürokrasisine başvurularda bulunmuş bir Laz aydınıdır. 1917'de Oipşize ile görüşmesinde Lazca eğitim çalışmaları hakkında şöyle demiştir: "Padişah, Lazistan'a (eğitim için) izin vermedi. Ne zaman ki özgürlük geldi Türkiye'ye, izin verildi. Şimdi de savaş olduğu için hiçbir şey yapamadık" (İoseb Oipşize, Çanuri Tekstebi, Tbilisi 1939, s. 5-7). Zakaria Çiçinadze de Osmaletis Opili Sakartvelo da Kartvel Mahmadianta Nağili Lazistani (Tbilisi 1927, s. 42) adlı eserinde bu konuya değinmiştir.
  26. Ali Faik Efendi'nin oğlu Osman Nuri Aliefendioğlu (1901-1966) tarafından 1960'larda kaleme alınmış dokuz sayfalık evrakın ilk 3 sayfasıdır.
  27. BOA. Y.MTV. 267, 101.
Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği
İrfan Ç. Aleksiva

Lorenzo Hervás'ın 1787 Tarihli Çokdilli Sözlüğündeki Lazca Malzemeler (İnceleme - Sözlükçe - Tercüme)

Yazan: İrfan Ç. Aleksiva

1. İnceleme

Bildiğimiz ve günümüze ulaşan en eski Lazca yazılı kayıt, Lorenzo Hervás'ın aşağıda tercümesini vereceğimiz sözcük listesi ve gramer notlarından ibarettir [1]. Hervás bu notları dünya dillerinin yakınlık derecelerini incelediği 1787'de yayımlanan eserine eklemiş, Lazcayı diğer dünya dilleri ile kıyaslamaya çalışmıştır. Hervás'ın bu incelemesindeki bazı önerileri, kuşkusuz modern dilbilimi açısından gerçeklikten uzaktır. Ancak çalışmasını değerli kılan şey, Lazcayı iki diyalekt olarak tespit etmiş olması ve o dönemdeki Lazcanın genel bir resmini çizmesidir.

Hervás'ın bu çalışması, çok önemli bir metin olmasına rağmen, maalesef 2011 yılına kadar ne Laz aydın çevresi, ne de Lazcayla uğraşmış akademisyenler tarafından bilinen bir metindi. Bu kaynağın bilinip refere edilmediğini söyleyemeyeceğimize göre, ne Rosen, ne H. Adjarian, ne Marr ne de Çikobava, Kartozia gibi bilim insanları bu malzemeden haberdardı. Tahminimce, bu kayıplığın, unutulmuşluğun altında, Hervás'ın dili "Lingua Lesga" (Lezgi Dili) şeklinde adlandırmış olması yatıyor. Bu metinle karşılaşan kişiler, bu malzemeyi yanlış bir imlayla yazılmış Lezgi lehçelerinin birine ait bir takım muğlak notlar olarak değerlendirmiş olmalılar.

Lazca çalışmaları açısından son derece değerli bu malzeme dört kısımda incelenecektir. Birinci kısımda Hervás'ın söz konusu notları, genel hatlarıyla ele alınacak, ikinci kısımda malzemelerdeki morfemler ve kelimeler sıralanacak, üçüncü bölümde metnin Türkçe çevirisine, son bölümde de tıpkıbasımına yer verilecektir. Metnin İtalyancadan çevirisi için Michael Gipetti'ye ve Paul Lawrence'e müteşekkirim.

Hervás, bu çalışmasındaki Lazca malzemeyi bizzat kendisi derlememiş, İstanbul'da yaşayan Polonyalı bir Prens vasıtasıyla E. Toderini adlı İtalyan şarkiyatçıdan edinmiştir. Her halükarda materyaller İstanbul'da yaşayan Lazlardan derlenmiştir.

Derlenen materyaller İtalyancanın yazım kurallarına göre Latin harfleriyle kaydedilmiştir. Ancak kelimelerin buna rağmen çoğu zaman doğru bir şekilde yazılmadığı ortadadır. Derleyiciler, Lazcaya ve aynı familyadan Gürcüceye özgü seslerin ve konsonant öbeklerinin yazımında çoğu zaman yanılmış, bu yanlış imlalar, bazen anlaşılması imkansız bir takım biçimlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 1787'de konuşulan Lazcayla günümüzün karşılaştırılmasında bu problemli imlalar yanıltıcı olabilir. Örneğin, 1. Diyalekt için, ekmek anlamı verilen kiudi kelimesi illa ki mçkudi "mısır ekmeği" kelimesiyle ilgilidir. Fakat 1. Diyalekt'in Atina Diyalekti olduğu göz önüne alınırsa, bu sahada günümüzde aynı kelimenin mçudi şeklinde kullanıldığı hatırlanmalıdır. Şu halde, kiudi imlasıyla mçkudi mi yoksa mçudi mi gösterilmek istenmiştir? Bu sorunun her iki yanıtı da Lazcanın diyalektolojik geçmişi hakkında ayrı ayrı önemli bilgiler sunmaktadır. Eğer günümüzde Arkabi-Viğe diyalektinde korunmuş mçkudi formu gösterilmek isteniyorsa, Atina Lazcasını Arkabi-Viğe Lazcasından ayıran en temel fonolojik değişimden biri olan k'li komplekslerdeki k düşmesinin (Ark.-Viğ. xkebi > Atn. xebi "deri"; Ark.-Viğ. ğkari > Atn. xari "su"; Ark.-Viğ. mçkoni > Atn. mçoni "meşe") aslında Lazcanın yakın dönemlerine has, oldukça yeni bir fenomen olduğunu gösterir. İkinci durumdaysa bu kuralın daha eskilere gittiğini ve Atina ile Arkabi Diyalektinin bu tarihten çok önce ayrıştığına işaret eder. Bu konuya aşağıda da değineceğiz.

Yukarıda belirtildiği gibi, Lazca kelimeler İtalyanca imla ile yazılmıştır. Bu imlada i ve e önündeki g'lerin ç, i ve e önündeki c'lerin ç, sc kompleksinin ş, z'lerin Lazcadaki z ya da j'ye yakın bir şekilde okunduğunu hatırlamamız gerekir.

Bunun haricinde, metin içerisinde İtalyanca olmayan bazı değiştirilmiş harfler de mevcuttur. Çoğu zaman Lazcadaki /x/ sesini göstermek üzere k harfinin kullanıldığı görülmektedir. Aynı sesin gösteriminde zaman zaman ch kompleksi ve k harfi de kullanılmıştır.

Bundan başka, bazı Lazca kelimelerin İtalyancada aslında kullanılmayan k harfiyle gösterildiği görülmektedir. Bu harfle bazen /k/ ve bazen de /x/ seslerinin gösterilmeye çalışıldığı açıktır.

Bunlardan başka cz kompleksinin bazen /ç/ için, gh kompleksinin de /ğ/ için kullanıldığı görülmektedir. Ancak aslında Lazcanın fonemlerinin gösterilmesinde tam bir kaosun olduğunu ve dolayısıyla bir kural belirlenemediğini de açıkça görmekteyiz.

Lorenzo Hervás'ın Lazca hakkındaki en önemli tespitlerinden biri, onun iki diyalekt olarak sınıflandırmasıdır.

Hervás 1. ve 2. Diyalekt olarak sınıfladığı bu diyalektlerden birincisini "Kiemer veya Goine Diyalekti" olarak adlandırır. Hervás bu diyalektin "Kiemer'den Goine'ye kadarki sahada" konuşulduğunu bildirmektedir. Onun Kiemer olarak adlandırdığı yer günümüzde Pazar ile Çayeli arasındaki Kemer köyüdür. Gonie ise Çoruh nehrinin batı yakasındaki Gonia (Gonio) şehridir. Burası o dönemde Lazistan sancağının merkezi idi. Şu halde Kiemer ile Gonie arasındaki saha aslında Lazcanın konuşulduğu bütün sahayı kapsamaktadır. Belli ki bu bilgi "Lazcanın konuşulduğu saha neresidir?" sorusunun cevabıdır. Belirtilen diyalektteki kelimeler incelenirse, burada bahsedilen diyalektin günümüzdeki Atina-Artaşeni diyalekti olduğu kesinlikle ortaya çıkacaktır.

Hervás, tespit ettiği 2. Diyalekti "Hope veya Crainza diyalekti" olarak isimlendirmiştir. Hervás, Türklerin Hope adını verdiği, Trabzon yakınlarındaki Crainza adlı yerde konuşulan bu diyalektin 1. Diyalekte nazaran, Gürcüceye daha uzak olduğu tespitinde bulunmuştur. Hervás'ın Hope olarak adlandırdığı yer belli ki, Hopa'dır. Yazar, buranın bir diğer adının da Crainza olduğunu iddia etse de, bu ya da buna yakın bir isim günümüzde ne Hopa civarında, ne de Doğu Karadeniz bölgesinde, bilinmemektedir.

Bu diyalektle ilgili veriler incelendiğinde, söz konusu diyalektin aslında Arkabi-Viğe Diyalekti olduğu açıkça görülecektir. Şu halde her ne kadar diyalektlerin coğrafi yayılışları ve isimlendirmeleri hatalıysa da günümüzdeki iki diyalektin tespit edildiği ve her iki diyalekti karşılaştırabileceğimiz kadar bir malzemenin kayıt altına alındığı görülecektir.

Kuşkusuz coğrafi hatalar, derlemenin İstanbul'da yapılmasından ve Lazcanın konuşulduğu saha hakkında yeterli coğrafi bilgiye vakıf olmamaktan kaynaklıdır.

Hervás'ın bu çalışmasında üzerinde durduğu asıl meselelerden biri Lazcanın dünya dillerindeki yeri ve akrabalık ilişkisidir. Hervás Lazcayı özellikle Gürcüceyle ve Kafkasya'da konuşulan bir Moğol dili olan Kalmukça ile karşılaştırmış ve aralarında bir bağ aramıştır. Kalmukça üzerinde durmasının sebebi, 1784'te yayımlanan Catalogo delle Lingue Conosciute e Notizia della Loro Affinità e Diversità adlı eserinde Lesgi dilinin Türk-Kalmuk dilleri ile ilgili görülmesiydi. Bu ilişki aslında Hervás'ın çalışmasındaki en bariz hatadan kaynaklanır. Hervás Trabzon civarında konuşulan ve inceleme konusu yaptığı bu dili ve halkı Dağıstanlı Lezgilerle karıştırmıştır. Eserde her ne kadar söz konusu dilin Laza ya da Lassa olarak da adlandırıldığını aktarsa da, genel olarak bu dili Lingua Lesga ve Lesgo şeklinde; Lazları da Lesgi olarak adlandırmıştır. Kuşkusuz bu isimlendirme bir hatadır ve aynı hatayı Evliya Çelebi ve Aşık Mehmed gibi seyyahlar da yapmışlardır.

Lezgi dili ile Kalmukça ilişkisine dönersek, elbette modern dilbilimi böyle bir ilişkinin bulunmadığını ispatlamaktadır. Lezgice Dağıstan'da konuşulan bir Kuzeydoğu Kafkas dilidir. Kalmuklar ve Lezgilerin yakın bir coğrafyada, kısmen komşu oldukları söylenebilir. Diller Kataloğu adlı eserde yazar, bu komşuluğa nazaran böyle bir ortak köken iddiasını ortaya atmış olmalıdır. Ancak Hervás bu çalışmasıyla Kalmukça teorisini çürütmüş ve Lazcanın en azından 1. Diyalektinin Gürcüce ile yakınlığını tespit etmiştir. Bununla birlikte, aynı yakınlığı 2. Diyalektte tespit etmez; bu sebeple bu tespitine ihtiyatlı yaklaşır. Eğer, der, "Eski Laz dili 2. Diyalektte korunmuşsa, ticari ilişkileri olmayan komşu Lazlara göre Gürcülerin daha güçlü ve gelişmiş bir prensliğe sahip olmalarından ötürü, pek çok kelime ödünç almış olmakla beraber, Lazcanın Gürcüceden farklı olduğunu varsayabiliriz."

Kuşkusuz, modern dilbilimi, Lazca ile Gürcüceyi Güney Kafkas Dil Ailesi içerisinde; Svanca ve Megrelce ile birlikte sınıflandırır. Her dört dil, köken olarak aynı Proto-Güney Kafkas dilinden türemiştir ve bu akrabalıktan kaynaklı fonoloji, sentaks, morfoloji gibi pek çok açıdan ortak ve benzer gramatik özellikler söz konusudur.

Hervás'ın bize kazandırdığı bu notlarında her ne kadar sınırlı sayıda materyal kaydedilmişse de, bazı arkaik yapılar ve günümüzde düşmüş kelimelere de yer verilmektedir. Bunlara örnek olarak, ilk akla gelen "demir" anlamındaki erkina kelimesidir. Gürcücede rkina, Megrelcede rkina/kina şeklinde bilinen kelimenin o dönemde kayıt altına alınması Lazca için güzel bir tesadüf olmuştur. Buna benzer diğer bir kelime Atina diyalektinde artık unutulmuş olan şarap anlamındaki ghini (ğini) kelimesidir (Gürcüce ğvino, Megrelce ğvini).

Bundan başka çok önemli bir arkaik örnek, yine bu listede yer almıştır. Lazcanın 2. Diyalektinde (Arkabi-Viğe) "ekmek" anlamında gösterilen diari kelimesi günümüzde Arkabi ve Hopa'da gyari ve Atina'da cari şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Oysa ki aynı kelime Svancada diar "ekmek", Megrelcede diar-i "otlama", diara "düğün, ziyafet" anlamında korunmuştur. Günümüz Lazcasında palatalize /d/ sesinin Hopa-Arkabi'de /gy/ ve Atina'da /c/ şeklinde değişime uğradığını biliyoruz:

Arkaik form Hopa-Arkabi-Viğe Atina anlamı
diar- gyar- car- "ekmek, yemek"
podia podia / porgya poca "kucak"
soxudia soxudia / soxorgya "rezene"

Bunlardan başka, çağdaş Lazcanın diyalektolojisi ve geçmişi hakkında kimi çıkarımlara varabileceğimiz bazı fonolojik olaylar hakkında da örneklere rastlıyoruz. Lazcanın diyalektlerini sınıflandırırken Batı Diyalektleri olan Arkabi-Viğe ve Atina-Artaşeni diyalektleri arasındaki en temel fonolojik kural olan palatalizasyonun (/e/ ve /i/ önündeki /g/ > /ç/, /k/ > /ç/, /k/ > /ş/ değişimine denir), bu dönemde, en azından elimizdeki örneklerde cari olmadığını görmekteyiz:

Hervás Arkaik form Çağdaş Form (Atina-Artaşeni)
laki laki laği
mustaki mustaki mustaçi

Bununla birlikte, /k/ ile kurulmuş /çk/, /şk/ ve /ğk/ komplekslerinde /k/ düşmesi olarak karşımıza çıkan ve yukarıda da değindiğimiz gibi, Atina diyalektini Arkabi-Viğe ve Hopa diyalektlerinden ayıran en temel fonolojik olaylardan biri olan bu fenomenin bu dönemde de cari olduğunu 1. Diyalekte gösterilen zari (jari) ve 2. Diyalekte gösterilen zakali (jkali) örneğinden anlaşılmaktadır. Yukarıda bahsini ettiğimiz, kiudi "ekmek" kelimesini de bu bağlamda mçudi şeklinde değerlendirmek gerekir.

Diğer bir fenomen de Hopa diyalekti ile Arkabi diyalektinde ortak olan, ancak Viğe ve Atina diyalektlerinde farklılaşan, -iri, -ori, -uri bitimli bazı kelimelerdeki ilk vokalin düşmesi olayıdır. Buna örnek olan tek kelime ise 1. Diyalekte örnek verilen kibri "diş" kelimesidir. Bunun Arkabi ve Hopa diyalektlerindeki formu kibiri olup, aynı yapı arkaik formu da temsil eder (Megrelce kibiri, Gürcüce kbili "diş").

Hervás'ın tespit ettiği 1. Diyalektin Atina-Artaşeni ve 2. Diyalektin de Arkabi-Viğe Diyalektleri olduğuna yukarıda değinmiştik. Bu ayrımı yapabilmek için elimizde yeterli veri vardır. Yukarıda yer yer bu verilere değinmiştik.

Bahsi geçenlerden başka, gramatik veriler de Hervás'ın notlarında yer almaktadır. Bunlardan en belirgini, III. şahıs kişi zamirleridir. Bilindiği gibi, Atina diyalektinde bu zamir tekil III. şahıs için him şeklindedir. Bu kelimeyi Hervás stim şeklinde kayda geçmiştir. Buna karşılık, aynı zamir Arkabi diyalektinde heya şeklindedir. Hervás bunu eja ve bunun çoğulunu da etepe şeklinde derlemiştir (Arkabi hetepe).

Hervás Atina ağzındaki zamirlerin çoğulunun, yine yanlış olarak, iri "her, bütün" kelimesiyle yapıldığını sanmıştır. Oysa ki bu şekilde bir çoğul kişi zamir formu Lazcada mümkün görünmüyor.

1. Diyalekt (Atina) 2. Diyalekt (Arkabi-Viğe)
ben ma (ma) ma (ma)
sen si (si) si (si)
o stim (him) eja (heya)
biz irima çku (çku)
siz irisi tkva (tkva)
onlar irihim etepe (hetepe)

(Hervás'ın notlarındaki Lazca zamirler ve çağdaş Lazcadaki formları.)

Diyalektler arasındaki farkı gösteren bir diğer gramatik farklılık da gelecek zaman formudur. Aşağıdaki tabloda oxtimu "gitmek" fiilinin şimdiki zamandaki çekimi gösterilmektedir:

Hervás (1. Diyalekt) Atina Arkabi-Viğe
1. tekil meftari meftare meptare
2. tekil moctari moxtare moxtare
3. tekil moctasera moxtaseren moxtasen
1. çoğul meftaterem meftaten meptaten
2. çoğul muctaterem moxtateren moxtaten
3. çoğul muctaserem moxtanen moxtanen

Buradaki formlar karşılaştırıldığında 1. Diyalekt ile Atina diyalektinin örtüştüğünü; özellikle 1. ve 3. şahıslar üzerinden görebilmekteyiz.

Aynı şekilde "sevmek" fiilinin 1. Diyalektteki çekimi, tıpkı günümüzdeki Atina diyalektinin Ardeşen subdiyalektinde olduğu gibi, inversiyon ile çekilmektedir: maoropi (maoropen) "seviyorum", domaoropi (domaoropi) "sevdim", oropi (aoropen?) "seviyorsun". Buna karşın, 2. Diyalektteki fiil çekimi, Arkabi-Viğe diyalektinde olduğu gibi direkt çekilmektedir:

Hervás (2. Diyalekt) Arkabi-Viğe
1. tekil porom porom
2. tekil poromi orom
3. tekil poromei oroms
1. çoğul porompt poromt
2. çoğul porompti oromt
3. çoğul poromani oroman

Bu gramatik farklılıklardan başka, her iki diyalekte özgü fiil kelime formları da 1. Diyalektin Atina ve 2. Diyalektin de Arkabi-Viğe diyalekti olduğunu ispatlamaktadır.

  1. Diyalekte has bir kelime olarak verilen okurza "kadın", Atina diyalektindeki oxorza şeklini yansıtır (Viğe ve doğusunda oxorca kullanılır). Yine 1. Diyalekte örnek olarak verilen gialoga "süt" formu Atina-Artaşeni'de aynı anlamdaki mjalva, mjavla, mcavla kelimesini yansıtmak için kullanılmıştır. Diğer diyalektlerde bu yapı kullanılmamaktadır.

Son olarak, notlardaki "kız" anlamındaki basomata formu da sırf Atina-Artaşeni diyalektine has bir biçim olan bozomota "kız çocuğu"nu yansıtmaktadır.

Ne yazık ki, Hervás'ın notlarında Hopa diyalektine dair veriler bulunmamaktadır. Notlardaki 2. Diyalektin Hopa diyalektini yansıtmadığını, yukarıda bahsettiğimiz sevmek ve gelmek fiilinin çekimlerinden açıkça görebilmekteyiz. Yine 2. Diyalekte örnek olarak verilen kçe "beyaz" (Hopa'da xçe); tackuri (daçxuri) "ateş" (Hopa'da daçxiri), czkuri (uşkuri) "elma" (Hopa'da uşkiri) ve pozo (bozo) "kız" (Hopa'da kulani) gibi örnekler de bu durumu delillendirmektedir.

Hervás'ın Lazca derlemeleri içerisinde, erken bir tarih olmasına rağmen, Türkizmler de dikkat çekmektedir. Bunlardan sadece fropac "toprak" kelimesi yanlış anlaşılma sonucu Lazca sanılarak listeye eklenmiş, ancak diğer Türkçe kelimeler günümüzde de Lazca içerisinde aynen kullanılmaktadır: bulut "bulut", scalvan (< Fars. şalvâr) "şalvar", furun (< Ar. furn < Yun. phoúrnos < Lat. furnus) "fırın", daghi "dağ", supara (< Fars. sipâra) "supara; Kuran'ı oluşturan otuz cüzden her biri".

Lazca materyaller arasında kökeni Yunanca olan kelimelere de değinmemiz gerekir: caravi (karavi < Yun. karabion) "gemi"; mustaki (< Yun. mystaki) "bıyık"; nucla (nukla < Yun. lykhnos "lamba, ışık") "mum"; kale (< Yun. kalé "güzelim! canım! yahu!" < kalós "güzel, hoş, iyi" kelimesinin vocative masculine şeklidir); zubina (zupina < Yun. Pontos ağzı zibouna "gömlek" < İtal. giubbone "ceket, cübbe") "erkek üst giysisi".

Bütün bu verilerden hareketle, 230 yıl öncesinde konuşulan Lazca ile günümüzde konuşulan Lazca arasında büyük bir farklılık olmadığı görülecektir. Bu tarihte de Lazca bir kaç diyalektten oluşmaktaydı. Bu diyalektlerin gramatik ve fonolojik yapıları oturmuştu. Türkçeden kelime alışverişine daha o zamanda başlamıştır. Elbette Hopa diyalektinin kaydedilmemesi, ergatif ve datif yapıları gösterecek örneklerin bulunmaması büyük bir kayıptır. Ancak şu haliyle bile, bu eser, Lazcanın geçmişine dair önemli ve eşsiz bir kaynaktır.

2. Sözlükçe

Aşağıda Hervás'ın çokdilli sözlüğündeki Lazca morfemler ve leksikolojik malzemeler incelenecektir. Burada K. kısaltmasıyla 1. Diyalekt ve H. kısaltmasıyla 2. Diyalekt kodlanmıştır. § işaretinden sonraki sayı paragraf numarasıdır.

(Çevirmen/derleyen notu: Bu bölüm, Hervás'ın eserindeki morfem çözümlemesini ve İtalyanca örnek cümleleriyle birlikte listelenen kelime dağarcığını içerir. Kaynak metindeki özel dilbilimsel işaretler [ör. kısa çizgiler ile gösterilen morfem sınırları] OCR'da ağır bozulmaya uğradığından, aşağıda içerik olabildiğince sadeleştirilerek ama hiçbir madde atlanmadan aktarılmıştır. Birkaç münferit sembol/harf OCR belirsizliği nedeniyle [okunamadı] olarak işaretlenmiştir.)

A. Morfemler (örnek fiil/kelime çözümlemeleriyle birlikte):

  • a- (versiyon/potansiyel öneki): m-a-or-op-i "To amo, ed amerò" K. §78; du-m-a-or-op-i "To amai" K. §78; go-g-a-hvvar-i H. "baciare" §76.
  • -a (istek kipi soneki): stim mo-ct-a-s-era "Egli viene ecc." K. §77; irima me-f-t-a-t-erem "Noi venghiamo ecc." K. §77; irisi mu-ct-a-t-erem "Voi venite ecc." K. §77; irihim mu-ct-a-s-erem "Coloro vengono ecc." K. §77; mo-ct-a-s "venga" K. §77; irim mo-ct-a-n "Coloro vengano" K. §77; ve dikmek/yazmak/yemek/gitmek/gülmek/uyumak/yıkamak/kesmek/okumak/gelmek/uyku/vs. fiillerinin çekimlerinde (dz-a-r-i, czar-a-r-i, scom-a-re, v-i-czal-a-re, b-i-kitch-a-r-i, me-b-kat-a-ri, na-b-kvv-da-r-i, b-i-d-a-re, me-f-t-a-r-u, jij-a-re, v-i-ngin-a-re, b-e-ndur-a-r-i) tekrarlanan ortak sonek.
  • -an (I. seri, özne III. çoğul şahıs soneki): p-or-om-an-i "amano" H. §79.
  • b- (özne I. şahıs öneki): b-i-kitch-ari H. "leggere" §76; me-b-kat-ari H. "tagliare" §76; na-b-kvv-ari H. "lavare" §76; b-id-are H. "vengo" §79; vvar-b-ul-u H. "non vengo" §79; b-e-ndur-ari H. "dormire" §76.
  • do- (preverb/affirmatif): du-m-ghiar-i "To scrissi" K. §78; du-m-a-or-op-i "To amai" K. §78.
  • -e (absolutiv soneki): uuski (Kiemer), kuczche H. "piede" §73; bozo-p-e, bosomota K., pozo H. "figlia" §73; irihim K., et-ep-e H. "coloro" §74.
  • -ep (isim çoğul soneki): bozo-p-e, bosomota K., pozo H. "figlia" §73; xe-b-fej H. "mano" §72, 73; irihim K., et-ep-e H. "coloro" §74.
  • -eren (gelecek zaman III. şahıs yardımcı fiili): stim mo-ct-a-s-era "Egli viene ecc." K. §77; irima me-f-t-a-t-erem "Noi venghiamo ecc." K. §77; irisi mu-ct-a-t-erem "Voi venite ecc." K. §77; irihim mu-ct-a-s-erem "Coloro vengono ecc." K. §77.
  • f- (< p-) (özne I. şahıs öneki): me-f-t-ar-u K. "venire" §75; irima me-f-t-a-t-erem "Noi venghiamo ecc." K. §77; ma co-mo-f-t-i "Io venni" K. §77; irima co-mo-f-t-i-t "Noi venimmo" K. §77.
  • g- (nesne II. şahıs öneki): go-g-a-hvvar-i H. "baciare" §76.
  • go- (preverb): go-g-a-hvvar-i H. "baciare" §76.
  • i- (versiyon soneki): v-i-czal-are K. "andare" §75; i-gral-i H. "andare" §76; b-i-kitch-ari H. "leggere" §76; v-i-ngin-are K. "dormire" §75; b-e-ndur-ari H. "dormire" §76.
  • -i (absolutiv soneki): zar-i K., zakal-i H. "acqua" §73; ceken-i K., ckneni H. "cavallo" §73; cecom-i K., czhom-i H. "pesce" §73; dascur-i K., tackur-i H. "fuoco" §73; dagh-i K. "montagna" §71; ghin-i K. "vino" §73; kiud-i K., diar-i, cobal-i H. "pane" §73; Gormot-i K., Ormot-i H. "Dio" §73; carav-i "nave" §72; kibr-i K. "dente" §73; kincz-i K. "uccello" §71; uusk-i (Kiemer), kuczche H. "piede" §73; lak-i K. "cane" §72; zukul-i K., czkul-i H. "pero (frutto)" §73; muruk-i H. "stelle" §73; mustak-i K. "mustacchi" §72; okor-i K. "casa" §73; pich-i K. "bocca" §73; tvval-i H. "formaggio" §73; schiron-i K. "castrato" §73; schur-i K. "anima" §73; tol-i K., tol-i H. "occhio" §73; ezkur-i H. "pomo (frutto)" §73; kam-i K., kom-i H. "coltello" §71, 73.
  • -i (geçmiş zaman I. ve II. tekil şahıs soneki): du-m-ghiar-i "Io scrissi" K. §78; du-m-a-or-op-i "Io amai" K. §78; ma co-mo-f-t-i "Io venni" K. §77; si co-mo-ht-i "Tu venisti" K. §77; irima co-mo-f-t-i-t "Noi venimmo" K. §77; irisi co-mo-ht-i-t "Voi veniste" K. §77; go-g-a-hvvar-i H. "baciare" §76.
  • -i (emir kipi soneki): giar-i "scrivi" K. §78; i-gral-i H. "andare" §76; mo-ct-i "vieni" K. §77; iri mo-ct-i-t "Voi venite" K. §77.
  • -i (empatik ek): dz-a-r-i H. "cucire" §76; czar-a-r-i H. "scrivere" §76; b-i-kitch-a-r-i H. "leggere" §76; me-b-kat-a-r-i H. "tagliare" §76; na-b-kvv-a-r-i H. "lavare" §76; ma me-f-t-a-r-i "Io vengo, o verrò" K. §77; si mo-ct-a-r-i "Tu vieni ecc." K. §77; b-e-ndur-a-ri H. "dormire" §76; p-or-om-i "ami" H. §79; p-or-om-c-i "ama" H. §79; p-or-om-an-i "amano" H. §79; p-or-omp-t-i "amate" H. §79.
  • ko- (affirmatif): ma co-mo-f-t-i "Io venni" K. §77; si co-mo-ht-i "Tu venisti" K. §77; stim co-mo-ht-o "Egli venne" K. §77; irima co-mo-f-t-i-t "Noi venimmo" K. §77; irisi co-mo-ht-i-t "Voi veniste" K. §77.
  • m- (nesne I. şahıs öneki, inversiyon): m-a-or-op-i "Io amo, ed amerò" K. §78; du-m-a-or-op-i "Io amai" K. §78.
  • m- (< p-) (özne I. şahıs öneki): du-m-ghiar-i "Io scrissi" K. §78.
  • me- (preverb): me-b-kat-ari H. "tagliare" §76; me-ft-ar-u K. "venire" §75; ma me-f-t-ari "Io vengo, o verrò" K. §77; irima me-f-t-a-t-erem "Noi venghiamo ecc." K. §77.
  • mo- (preverb): si mo-ct-ari "Tu vieni ecc." K. §77; stim mo-ct-a-s-era "Egli viene ecc." K. §77; irisi mu-ct-a-t-erem "Voi venite ecc." K. §77; irihim mu-ct-a-s-erem "Coloro vengono ecc." K. §77; ma co-mo-f-t-i "Io venni" K. §77; si co-mo-ht-i "Tu venisti" K. §77; stim co-mo-ht-o "Egli venne" K. §77; irima co-mo-f-t-i-t "Noi venimmo" K. §77; irisi co-mo-ht-i-t "Voi veniste" K. §77; mo-ct-i "vieni" K. §77; mo-ct-a-s "venga" K. §77; iri mo-ct-i-t "Voi venite" K. §77; irim mo-ct-a-n "Coloro vengano" K. §77.
  • -n (modal çekim için III. çoğul şahıs özne soneki): irim mo-ct-a-n "Coloro vengano" K. §77.
  • o-...-u (mastar): ou-giar-u K. "scrivere" §75; (o)-or-op-u K. "amare" §75.
  • -om (geçişli fiil seri soneki): p-or-om "amo" H. §79; p-or-omp-t "amiamo" H. §79; p-or-om-an-i "amano" H. §79.
  • -op (geçişli fiil seri soneki): or-op-u K. "amare" §75; du-m-a-or-op-i "Io amai" K. §78.
  • p- (özne I. şahıs öneki): p-or-om "amo" H. §79.
  • -r(e) (gelecek zaman II. tekil şahıs yardımcı fiileki): §75-77 fiillerinin çoğunda tekrar eder (dz-a-r-i, czar-a-r-i, scom-a-re, v-i-czal-a-re, b-i-kitch-a-r-i, me-b-kat-a-ri, na-b-kvv-a-r-i, b-id-a-re, me-f-t-a-r-u, ma me-f-t-a-r-i, si mo-ct-a-r-i, jij-a-re, v-i-ngin-a-re, b-e-ndur-a-r-i).
  • -s (özne III. tekil şahıs soneki): p-or-om-c-i "ama" H. §79; stim mo-ct-a-s-era "Egli viene ecc." K. §77; irihim mu-ct-a-s-erem "Coloro vengono ecc." K. §77; mo-ct-a-s "venga" K. §77.
  • -t (I. ve II. çoğul şahıs soneki): p-or-omp-t "amiamo" H. §79; irima me-f-t-a-t-erem "Noi venghiamo ecc." K. §77; irisi mu-ct-a-t-erem "Voi venite ecc." K. §77; irima co-mo-f-t-i-t "Noi venimmo" K. §77; irisi co-mo-ht-i-t "Voi veniste" K. §77; iri mo-ct-i-t "Voi venite" K. §77.
  • -u (geçmiş zaman III. şahıs özne soneki): stim co-mo-ht-o "Egli venne" K. §77.
  • -u (pasif seri soneki): vvar-b-ul-u H. "non vengo" §79.
  • -u (empatik sonek): me-f-t-ar-u K. "venire" §75.
  • v- (özne I. şahıs öneki): v-i-czal-are K. "andare" §75; v-i-ngin-are K. "dormire" §75.

B. Kelimeler:

  • bere (bere K.) "çocuk" §73
  • bja (bzâ H.) "süt" §73 — [ayrıca aşağıda jalva maddesine bakınız]
  • bozo (bozope, bosomota K., pozo H.) "kız" §73
  • bozope → bozo
  • bozomota (basomata K.) "kız" §73
  • buluti (bulut K.) "bulut" §71, 73
  • cin-/cir- (v-i-ngin-are K., b-e-ndur-ari H.) "uyumak" §75, 76
  • cumu (guimu H.) "tuz" §73
  • çku (czku H.) "biz" §74
  • çxomi (cecomi K., czhomi H.) "balık" §73
  • dz-ar- (dzari H.) "dikiş dikmek" §76
  • çar- → oçaru
  • (ezarari H.) "yazmak" §76 — K. §78: dumghiari "yazdım", ma giarari "ben yazıyorum, ben yazarım", giari "yaz!"
  • daçxuri (dascuri K., tackuri H.) "ateş" §71, 73
  • daği (daghi K.) "dağ" §71
  • diari (diari H.) "ekmek" §73
  • erkina (erkina H.) "demir" §73
  • etepe (etepe H.) "onlar" §74
  • eya (eja H.) "o" §74
  • furuni (furun K.) "fırın" §71
  • gza (iza K.) "yol" §73
  • gzal- (v-i-czal-are K., i-grali H.) "gitmek" §75
  • ğini (ghini K.) "şarap" §73
  • ğormoti (Gormoti K., Ormoti H.) "tanrı" §73
  • ham koçi (goz K., ankocz H.) "adam" §73
  • him (stim K.) "o"; (irihim K.) "onlar" §74, 77
  • id- → ul-
  • iri (irihim K.) "onlar", (irima K.) "biz", (irisi K.) "siz" §74, 77
  • irihim (irihim K.) "onlar" §74, 77
  • irima (irima K.) "biz" §74, 77
  • irisi (irisi K.) "siz" §74, 77
  • jalva (gialoga K.) "süt" §73
  • kale (kale H.) "kadın" §71, 73
  • kçe (kcze H.) "beyaz" §73
  • kobali (cobali H.) "ekmek" §73
  • karavi (caravi K.) "gemi" §72
  • kibri (kibri K.) "diş" §73
  • kinçi (xinczi K.) "kuş" §71
  • (bikitchari H.) "okumak" §76
  • koçi (goz K., ankocz H.) "adam" §73
  • kuçu (uuski (Kiemer), kuczche H.) "ayak" §73
  • kvali (evvali H.) "peynir" §73
  • kvat-/me-kvat- (mebkatari H.) "kesmek" §76
  • laki (laki K.) "köpek" §72
  • leta (leta K., lete H.) "toprak" §73
  • ma (ma K., ma H.) "ben"; (irima K.) "biz" §74, 77
  • mçkudi (kiudi K.) "ekmek" §73
  • mjora (giara K.) "güneş" §71
  • mota (bosomota K. "kız") §73
  • muruji (muruki H.) "yıldız" §73
  • mustaki (mustaki K.) "bıyık" §72
  • nax- (nabkvvari H.) "yıkamak" §76
  • nena (nena K.) "dil" §72
  • nukla (nucla K.) "mum" §73
  • oçaru (ougiaru K.) "yazmak" §75
  • ooropu (oropu K.) "sevmek" §75 — K. §78: ma oropi "seviyorum, seveceğim", dumaoropi "sevdim", oropi "sevdin". H. §79: porom "seviyorum", poromi "seviyorsun", poromci "seviyor", porompt "seviyoruz", porompti "seviyorsunuz", poromani "seviyorlar".
  • oxori (okori K.) "ev" §73
  • oxorza (okurza K.) "kadın" §71, 73
  • porça (porcha K.) "gömlek" §73
  • pici (pichi K.) "ağız" §73
  • pula (pula H.) "bulut" §71, 73
  • si (si K., si H.) "sen"; (irisi K.) "siz" §74, 77
  • supara (supara K.) "kitap" §71
  • şalvari (scalvan K.) "pantolon" §71
  • şironi (schiron K.) "castrato; burulmuş" §73 [2]
  • şkom- (scomare K.) "yemek yemek" §75
  • şuri (schuri K.) "ruh" §73
  • şv- (susi H.) "içmek" §76
  • ti (ti K.) "baş, kafa" §71, 72, 73
  • tkva (zvva H.) "siz" §74
  • toli (toli K., toli H.) "göz" §73
  • toma (toma K.) "saç" §71
  • txomu (tohomo K.) "ağaç" §73
  • uça (ucza H.) "siyah" §73
  • ul-/id- (bidare H. "gidiyorum" §79; vvar-bulu H. "gitmiyorum" §79)
  • uşkuri (czkuri H.) "elma" §73
  • var (olumsuzluk partikeli) (vvar-b-ul-u H. "non vengo" §79)
  • xami (kami K., komi H.) "bıçak" §71, 73
  • xe (xe K., cheb H.) "el" §72, 73
  • xepe → xe
  • xt-/me-xt- (meftaru K. "gelmek" §75) — K. §77'de tam çekim (bkz. Tercüme bölümü, §77)
  • xvel- (gogahvvari H.) "öpmek" §76
  • zuğa (zuga K.) "deniz" §73
  • zupina (zubina K.) "ceket" §72
  • jij- (jizare K.) "gülmek" §75
  • ja (za K., ca H.) "gök" §73
  • jxeni (cekeni K., ckneni H.) "at" §73
  • jxuli (zukuli K., czkuli H.) "armut" §73
  • zari (zari K., zakali H.) "su" §73 — bkz. jkari
  • jkari (zari K., zakali H.) "su" §73

3. Tercüme

Lorenzo Hervás — Lazca (Laza) ya da Lasca (Lassa) da Denen Lesgi Dili (Lingua Lesga)

68. 248 Numaralı Diller Kataloğu'nda, muhtemelen İberia'ya yani Gürcistan'a (Giorgia) yakın (büyük çoğunluğu Persia tebası durumundaki) bir Lazj kolonisi olan, Lazların dilinin bir Turk-Kalmuk (Turco-Kalmuko) dili olduğu söyleniyordu [3]. Bütün bu görüşleri iletirken, en makul ve modern gezginlerin gözlemlerini paylaştım, fakat Lazca kelimeler derleme imkanım olmadı, zaten bunu ümit de etmiyordum, çünkü Lazlar Asya'nın ortasında yaşıyorlar ve ticaretle uğraşan milletlerin onlarla temas kurması oldukça zor ya da imkansızdır. Aşağıda yer alan Lazca kelimeleri Sayın Prens Giovanni Potocki'den [4] aldım. Ekselansları İstanbul'daki ikameti esnasında, Lazca özel bilgiler bulmak için çok çalıştı, fakat bulamayınca, eski cizvit Sayın Abbé Toderini'den [5] (ki kendisi uzun süredir bilimsel araştırmalar yapmaktaydı) bu ciltte de yayımlamak üzere gereken bazı Lazca kelimeleri almak için ricada bulundu. Benim başka dillerdeki kelimelerle karşılaştırmam ve deyimlerin niteliğini saptamam için, yukarıda bahsi geçen sayın Prens bu kelimeleri hemen bana iletti.

69. İki diyalektten bahsedebiliriz: Bunlardan ilki Kiemer veya Goine diyalektidir. Lazcanın ikinci diyalekti ise Hope veya Crainza olarak anacağım diyalekttir. Birinci diyalekt, ikinci diyalekte nazaran Gürcüceye yani İberce'ye daha benzemektedir. Birinci diyalekt Kiemer'den Goine'ye kadarki sahada konuşulur. İkincisi Crainza'da konuşulur, Türkler buraya Hope der ve Trabzon yakınındadır. Plinius'un Lazj ve Ptolemi'nin Lasi dediği Lazlar, (Plinius'un kendisi diyor) Colchi yakınındaydı. Procopius [6] da Lazj'lerle ilgilenir: "İmparator Justinian Hunlardan ve başka halklardan oluşan bir orduyu onların kralı Giorgene'e yardım için göndermiştir." Agathias'a [7] göre "Hiç şüphe yok ki Lazj'lere eskiden Colchi denirdi. Yine denir ki, Colchi'ler Firavun Sesostris tarafından bırakılan bir Mısırlı kolonisidir. Diodorus Siculus ve diğer yazarlar bunu iddia ediyorlar. Bu Lazj ya da Colchiler veya Mısırlılar günümüzde pek çok savaşta yer almaktadırlar. Lazlar daha sonra güçlü, gelişmiş ve deniz ticareti ile uğraşan bir topluma dönüştüler."

70. Onlardan daha gelişmiş ve güçlü olan İberlerin yakınındaki Lazlar, öyle görünüyor ki, İberyalılardan farklı bir dile sahipler, fakat bir çok kelime ödünçlemişlerdir. Keza, Lazcada İberce kelimelerin çokluğu, İberce ile Lazca arasındaki özgün akrabalığı henüz teyit edemez. Ancak eğer İbercenin gramatik yapısıyla akrabalık yönünde herhangi bir açıklık saptanırsa, bu Lazcanın birinci diyalekti ile ilgili olacaktır. İkinci diyalektin sentaksı İberceninkinden çok farklıdır. Eğer, Lazcanın ikinci diyalektinin Lazcanın özgün niteliğini koruduğunu varsayarsak, Lazcanın İbercenin lehçesi olmadığı çıkarımında bulunmamız gerekir. Ancak (yukarıda bahsedilen Dil Kataloğu'nda olduğu gibi) Lazcanın bir Türk-Kalmukçanın diyalekti olduğunu iddia edecek kadar cürretkar değilim. Evet, Türkçe ve Kalmukça kelimelere rastlıyorsunuz; ancak, bu halen Lazcaya Türk-Kalmukçanın diyalekti olduğunu söylememize yetecek kadar belirli değildir. Aynı şekilde, savaşların ve diğer olayların sonucunda diğer dillerden Lazcaya girmiş sözcükler de bulunmaktadır. Lazio ile ya da Avrupalı askeri birliklerle bu İberia'nın ilişkileri vardı ve onlar bu ülkelerin Perslerin baskılarına karşı savunulması için buraya gönderilmişlerdi.

71. Türkçe, Kalmukça ve Japoncada benzeşen bazı Lazca kelimeler şunlardır:

anlamı 1. Diyalekt (Lesgi) Türkçe
şalvar scalvan scalvan
saç toma tui
kadın okurza koint
fırın furun furün
orman/dağ daghi dâgh
bulut pula bulut
güneş giara gyunes
kuş kinczi kus

(2. Diyalektte kadın "kale" ve bulut "bulut" olarak geçer.)

anlamı 1. Diyalekt Kalmukça
bıçak kami kutuga
kadın okurza katuc
kitap supara sudur
baş ti tologi

Japonca bıçak ve fırın anlamındaki kogotana ve furô isimleri doğrudan Lazca kelimelere benzemektedir. Japonca tzuki ve usocu kelimeleri, Lazcanın 1. Diyalektindeki tuta ve uuski gibi ay ve ayak anlamındadır. Yukarıda anılan diyalektteki pichi ve dascuri kelimeleri de tıpkı Japoncadaki cuchi ve cuayen gibi ağız ve ateş anlamındadır.

72. Yukarıda anılan 1. Diyalektte:

  • köpek: laki denir, İberce yani Gürcüce lekui, Çince ve Kataurca keu, Tibetçe kij, Türkçe kiopek; dillerin menşei hakkındaki cildin 150. notunda bunların yanısıra başka diller de anılmıştır.
  • baş: ti denir, belki başka dillerde baş anlamına gelen kelimelerin kökü bu basit kelimedir: Gürcüce thavi, Malabarca tala, Fransızca tête, İrlandaca foi, tus, taide ve İtalyanca testa. Ayrıca saç anlamındaki isimlerin de köküdür: Lazca toma, Türkçe tui, edebi Yunanca trix, halk Yunancası tricha ve İtalyanca treccia; ayrıca saç anlamında kullanılan İspanyolca trenza kelimesi ve Fransızca tresse. Ayrıca kakül, saç tutamı anlamındaki Gürcüce zanzami, İtalyanca zazzera ve Latince caesaries de kökteş kelimeler olmalıdır.
  • kalın ceket: zubina denir; kabana (gabbano) Gürcüce ghaba denir. Görülüyor ki giubbone, gabbano, zubina ve ghaba kökteş kelimelerdir.
  • dil: nena denir, Gürcüce ena, Macarca nyelv, Kıptice asmi.
  • el: ke denir, 2. Diyalektte cheb: Gürcüce kiri, Yunanca cheir, Macarca kéz, Lapponca kiet, ve Erse (İskoç Galcesi) coit. ke yani ki kökeni olarak el anlamındaki kelimeler "Halkların Aritmetiği" adlı ekin 187. maddesinde ele alınmıştır.
  • bıyık: mustaki denir, Yunanca mystax'tan (dudak, ve sakal): Bunlara muso, mostaccio vs. dahildir. Kıptice kasro sakal demektir.
  • gemi: caravi denir, Yunanca karabion'dan (gemi), Kıptice chelmebi ile ilgilidir.

Bu son iki kelimede, Lazca ile diğer diller arasında gözlenen benzerlik, sadece ticari, askeri ve benzer olaylara atfedilebilir. Laz dili ile Kıptice yani Mısırca arasında hiç bir ilişki görülmemektedir. Bu sebeple Lazlar Mısır kökenli olarak görülmemeliler. Pek çok kelimenin Gürcüce ile ilişkili olmasından hareketle, onların Gürcü kökenli oldukları söylenebilir. Ayrıca Lazcanın 1. Diyalektinin sentaksı da Gürcüceye oldukça benzemektedir.

73. İşte, Lazcanın iki diyalektinden elimdeki bütün kelimeler ve onların Gürcüce muadilleriyle karşılaştırılması:

Anlamı Lazcanın 1. Diyalekti (Kiemer) Lazcanın 2. Diyalekti (Hopa) İberce (Gürcüce)
su zari zakali skale
ağaç tohomo ce
ruh schuri suli
beyaz kcze tetri, bale
dağ/ağız pichi bache
gömlek porcha peranghi
mum nucla iantheli
baş ti ti thavi
ev okori sachieri
hadım/burulmuş schironi desaciurebuli
at cekeni ckneni zchemi, ipo
gök za ca za
bıçak kami komi
diş kibri gbili
tanrı Gormoti Ormoti
kadın okurza kale döda
demir erkina rchina
peynir tvvali kughli
kız evlat bozo, bozope, basomata pozo assuli
oğlan bere sciuili
ateş dascuri tackuri alchi
süt gialoga bzâ rzâ
el ke cheb kiri
deniz zuga mtâ
siyah ucza sciau
bulut pula bulut tubeli
göz toli toli tuali
ekmek kiudi diari, cobali puri
armut zukuli ezkuli shali
balık cecomi czhomi theuzi
ayak uuski kuczche nacutali
elma ezkuri vaskli
tuz guimu damari
yol iza polozi
yıldız muruki vaskulauini
şarap ghini vino
toprak leta tropac, lete miza, ghalaghi
adam goz ankocz katsi, aniri

(Not: Kaynak tablo OCR'da ciddi biçimde bozulmuştur; bazı hücrelerde hangi sütuna ait olduğu net biçimde ayırt edilemeyen değerler, orijinal makaledeki sıralamaya en yakın biçimde eşleştirilmiştir. Birkaç hücre [okunamadı] durumundadır ve boş bırakılmıştır.)

74. Basit Kişi Zamirleri

Anlamı Lazcanın 1. Diyalekti (Kemer Dili) Lazcanın 2. Diyalekti (Hopa Dili) Gürcüce
ben ma ma me
sen si si scen
o stim eja aman, iman
biz irima czku civen
siz irisi zvva thkuen
onlar irihim etepe chini, imas, imat

75. Lazcanın 1. Diyalektinin Fiilleri (Sevmek vb.)

(Bu bölümdeki mastar/örnek fiil listesi yukarıda "Sözlükçe" kısmında morfem bazında ayrıntılandırılmıştır: oçaru "yazmak", ooropu "sevmek", gzalare "gitmek", scomare "yemek", jizare "gülmek", ingginare "uyumak", meftaru "gelmek" vb.)

76. Lazcanın 2. Diyalektinin Fiilleri

Anlamı Lazcanın 2. Diyalekti Gürcüce
gitmek igrali zjjihal
öpmek gogahvvari vakozeb
içmek susi sakmedi (bere)
dikmek dzari
uyumak bendurari daazeb
yıkamak nabkvvari dauban
okumak bikitchari vichitkan
yazmak czarari dauzer
kesmek mebkatari mogra

77. Fiil Çekimi — "Gelmek"

Lazcanın 1. Diyalekti Gürcüce
Şimdiki/Gelecek Zaman
ben geliyorum/geleceğim ma meftari me moual
sen geliyorsun/geleceksin si moctari scen mochhual
o geliyor/gelecek stim moctasera iman moua
biz geliyoruz/geleceğiz irima meftaterem ciuen moualth
siz geliyorsunuz/geleceksiniz irisi muctaterem thckuen mochhualth
onlar geliyorlar/gelecekler irihim muctaserem imath mouliani
Geçmiş Zaman
ben geldim ma comofti me mouelo
sen geldin si comohti scen mochhuel
o geldi stim comohto iman mouida
biz geldik irima komoftit ciuen mouedith
siz geldiniz irisi komohtit thckuen mochhuedith
onlar geldiler irihim komohto imath mouidoden
Emir Kipi
gel! mocti scen modi
gelsin! moctas iman mouides
gelin! iri moctit thckuen mouideth
gelsinler! irim moctan imath mouiden

78. "Yazmak" ve "Sevmek" — 1. Diyalekt

Lazcanın 1. Diyalekti Gürcüce
ben yazıyorum, yazarım ma giarari me dauzer
ben yazdım dumghiari me dauzalth
yaz! giari daudi
ben seni seviyorum, seveceğim ma oropi
ben seni sevdim dumaoropi
seviyorsun oropi

Görülüyor ki, sentaks açısından Lazcanın 1. Diyalekti Gürcüceye çok benzemektedir. Bu durumun Lazcanın 2. Diyalekti için böyle olmadığı aşağıdaki örnekler onaylamaktadır.

79. "Sevmek" ve "Gelmek" — 2. Diyalekt

Lazcanın 2. Diyalekti Gürcüce
seviyorum porom me mikuars
seviyorsun poromi scen ghikuars
seviyor poromei mas ukuars
seviyoruz porompt ciuen kuikars
seviyorsunuz porompti thckuen ukuars
seviyorlar poromani chini kuaröben
geliyorum bidare me moual
gelmiyorum vvar-bulu me ar-moual

80. Lazcanın 2. Diyalektinin, sentaks yönünden 1. Diyalektten ve Gürcüceden farklı olduğu görülüyor. Ve eğer eski Laz dili 2. Diyalektte korunmuşsa, ticari ilişkileri olmayan komşu Lazlara göre Gürcülerin daha güçlü ve gelişmiş bir prensliğe sahip olmalarından ötürü, pek çok kelime ödünç almış olmakla beraber, Lazcanın Gürcüceden farklı olduğunu varsayabiliriz.

Lazlar sayı adlarını Gürcülere benzer şekilde kullanırlar ki bunları göze çarpan diğer meselelerle birlikte "Halkların Aritmetiği" adlı zeyle ekleyeceğim [8].

4. Tıpkıbasım

(Editör notu: Kaynak dergide bu bölümde, Hervás'ın 1787 tarihli "Vocabolario Poligloto" adlı eserinin ilgili sayfalarının (Articolo VIII, "Lingua Lesga, detta ancora Laza, e Lassa", §68-80, s. 65-71) taranmış tıpkıbasımı yer almaktadır. Bu sayfalar, dönemin İtalyan matbaa harfleri ve uzun-s (ſ) gibi tipografik özellikler taşıyan bir görüntü/faksimile niteliğindedir ve içeriği yukarıdaki "3. Tercüme" bölümünde Türkçeye aktarılan orijinal İtalyanca metinle aynıdır. Görsel bir sayfa taraması olduğundan ve OCR ile güvenilir biçimde metne dönüştürülemediğinden, bu tıpkıbasım burada ayrıca yeniden yazılmamıştır.)


Dipnotlar

  1. Lorenzo Hervás, "Articolo VIII - Lingua Lesga, detta ancora Laza, e Lassa", Vocabolario poligloto con prolegomeni sopra più di CL. lingue dove sono delle scoperte nuove, ed utili all'antica storia dell'uman genere, ed alla cognizione del meccanismo delle parole, In Cesena, per G. Biasini, 1787, s. 65-71.
  2. Lazcada "hadım, iğdiş, burulmuş" anlamında böyle bir kelime yoktur. İtalyanca costrato "1. burulmuş (hayvan); 2. burulmuş koç ve bu tür koyunun eti; 3. Hadım edilmiş şarkıcı" anlamındadır. Şu halde schironi kelimesi Atina Lazcasındaki şuroni "keçi" olabilir.
  3. "Il dialetto de' Lesgi (di cui la maggior parte è sotto la protezione de' Persiani, e probabilmente è Colonia de' Lazi vicini all'Iberia Asiatica) è un miscuglio di Turco, e di Kalmuko..." Catalogo delle Lingue Conosciute e Notizia della Loro Affinità e Diversità, Cesena 1784, s. 154.
  4. Prens Giovanni (Jan) Potocki (1761-1815), Polonyalı, soylu bir ailede dünyaya geldi. Kuzey Avrupa'ya, Fas'a, Mısır'a ve Türkiye'ye yolculuklar yaptı. Slav arkeolojisinin kurucusu olarak tanındı, dil ve tarih konularında araştırmalar kaleme aldı. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaptığı gezilerini Voyage en Turquie et en Egypte adı altında 1788'de yayımlamıştır.
  5. Giambattista Toderini (1728-1799), İtalyan din adamı ve edebiyatçı. 1781-1786 yılları arasında İstanbul'a gelmiş, Türk edebiyatı üzerine çalışmıştır. Arapça ve Türkçe kitaplardan bir kütüphane oluşturmuş, denizcilik, astronomi ve coğrafya ile ilgili aletleri toplamıştır. İstanbul'daki araştırmalarını Della Letteratura Turchesca adıyla 1787 yılında İtalya'da yayımlamıştır.
  6. Procopius, Pers Savaşları, 1. kitap.
  7. Agathias, Got Savaşları, 2. kitap, 3. bölüm.
  8. Ne yazık ki, bahsedilen çalışmada Lazca sayılar hakkında bir not bulunmamaktadır.
Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği
Dr. Peri Yüksel

"Lazuri İsinapi!" Bakıcı-Çocuk İkililerinde Lazca Kullanımının Teşvik Edilmesi

Yazan: Dr. Peri Yüksel

Yüksel, P., & Brooks, P. J. (2017). Encouraging usage of an endangered ancestral language: A supportive role for caregivers' deictic gestures. First Language, (37)5, 1-21. DOI: 10.1177/0142723717713502 (New Jersey City University)

Özet

Birçok Atasal Dil (AD), azınlık toplulukların egemen kültürler ile asimile olmaları ve AD kullanımını bırakmaya başlamaları nedeniyle yok olma riski altındadır. Bu çalışmanın amacı, Rize-Türkiye bölgesinde yok olma tehlikesi olan atasal dil Lazcanın çocuğa bakan kişi (bakıcı) — çocuk arasında Lazca konuşulmasını teşvik etmektir. Bu çalışmaya katılan 59 bakıcı-çocuk ikilisinden (çocuk yaşı: 15-48 aylık), 20 dakikalığına kültüre uygun oyuncaklarla oynarken Lazca diyalog kurmaları istendi. Konuşmalar dil ve beraberindeki hareketler için kodlandı. Çocuk çoğunlukla Türkçe konuşurken, bakıcının atasal dil kullanımında zorluklar yaşamasına mimiklerle verilen talimatlarla genel olarak yeterli bir aktarım yapıldığı görüldü. Bakıcılar Türkçe yerine Lazca konuştuklarında daha fazla mimik-jest kullanırken, çocukların atasal dili algılama yeteneklerinin etkilendiği görüldü. Ayrıca, daha fazla mimik-konuşma kombinasyonu sergileyen bakıcının olduğu durumlarda çocuğun daha yeterli ve kontrollü atasal dil girdisi ürettiği görüldü. Sonuçlar, oyuncakların kullanıldığı oyunlar yoluyla AD girdisini arttırmanın fizibilitesini göstermektedir. Bu bağlamda, mimik ve jestlerin atasal dil kullanımının temelini oluşturmada önemli bir değeri olmaktadır.

İlk Ziyaret ve Ortaya Çıkarma Görevinin Geliştirilmesi

Ana dillerinden biri Lazca olan yazar, 2012 yılında bölgeyi ziyaret etti. Bu ilk ziyaret sırasında bakıcılarla röportaj yaptı ve sekiz farklı Laz köyünden gelen çocukların doğal video gözlemlerini topladı. Gözlemler, çocukların yetişkin konuşmalarını aşırı duyduğundan Lazcaya pasif olarak maruz kalmak için sayısız fırsat olsa da, çocukların evde ve akranları ile birlikte Türkçeyi özel olarak kullandıklarını belgeledi (Yuksel-Sokmen, 2015). Laz dilini koruma altına almak için, aileleri çocuklarıyla birlikte Laz dilini kullanmaya teşvik ettik. Doğallıktan yoksun olmasına rağmen, böyle bir teşvik, yerli dillerin gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için gerekli olabilir (Eisenbeiss, 2006). Çocukların evde Lazcaya pasif olarak maruz kaldıkları göz önüne alındığında, ortaya çıkarma görevimiz çocukların AD'deki sözel akıcılığının değerlendirilmesi için de kullanıldı.

Ortaya çıkarma görevi, çocuğun oturum boyunca DD (Dominant Dil, bu metin bağlamında Türkçe) değil, AD'de (Lazca) konuşma talimatı veren bakıcı-çocuk ikilisinin, kültürel açıdan uygun oyuncak setlerini (yani, bir hayvan çiftliği ve çay partisi seti) kullanan 20 dakikalık yarı yapılandırılmış bir oyun oturumu içermektedir.

Tarım toplulukları için tipik olduğu gibi (King & Elder, 1995), örneklemdeki bakıcıların yaklaşık yarısı, çocukların günlük bakımına dahil olan dedelerdi. Göç eden ailelerin büyük ölçekli veri setleri, dedelerinin çocukların evinde bulunup bulunmadığı ile AD bakımı arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir (Ishizawa, 2004; Verdon, McLeod ve Winsler, 2014) ki bu, bakıcı olarak dede, topluluk değerleri ve geleneklerin iletiminde önemli bir rol oynamaktadır (Kamo, 1998). Büyükanne ve büyükbabalar için göçmenlik bağlamında AD kullanımı zor olduğu için, AD'nin nesli tükenmekte olan yerli bağlamlarda benzer bir rol oynayıp oynamadığı bilinmiyor. Kendall King, Quichuan toplulukları hakkındaki etnografik incelemesinde, 60 yaş üstü yetişkinlerin, okulda bedensel cezalandırma ve işyerinde ayrımcılık da dahil olmak üzere, İspanyolcayı düzgün konuşmakta zorlandıklarını hatırlattığını bildirdi. Bu koşullar altında, aile üyeleri AD'nin düşük sosyal statüsünü tanıyabilir ve çocukların yanında kullanmalarını önleyebilir. Büyükbabaların yerli topluluklarda AD kullanımını teşvik etme konusundaki belirsizlikleri göz önüne alındığında, bu çalışma, büyükbaba ve babaların AD kullanımını teşvik etmede ebeveynlerden daha etkili olup olmadığını araştırmamıza izin veren, hem anne babayı hem de büyükanne ve büyükbabayı katılımcı olarak içermektedir.

Küçük Çocukta Dil Gelişiminin Desteklenmesinde Mimik Kullanımı

İkinci bir amaç olarak, bu çalışma, bakım görevlilerine, ortaya çıkarma görevine katıldığı sırada çocukların AD anlamalarını kolaylaştırmanın bir aracı olarak jestleri nasıl kullanabileceklerini araştırdı. Hareketler, önemli içeriği vurgulamak, atlanmış bilgileri doldurmak ve kelimeyi hatırlamasına yardımcı olmak suretiyle konuşmayı kuvvetlendirirler (Kendon, 1994; Kapalková, Polišenská ve Süssová, 2016; Nicoladis, Pika, Yin & Marentette, 2007; Ravizza, 2003). İletişimsel gelişimin başlangıcından itibaren, küçük çocuklar ve bakıcıları, göze çarpan yönlendiricilere dikkat çekmek, istek yapmak veya yardım sunmak için çeşitli hareketler kullanmaktadır (Tomasello, Carpenter, & Liszkowski, 2007). Ebeveyn-çocuk etkileşimlerinde, işaret veya gösterim gibi dikte jestleri, erken iletişimsel jestlerin en sık kategorisini oluşturur ve kasıtlı davranışın erken formları olarak işlev görür (Masur, 1983; Wu & Gros-Louis, 2014). Dil gelişiminin sosyo-bilişsel modellerinde, edinsel jestlerin kullanılması, derhal ve hemen şimdi iletişim kurarak ve böylece çocuğun kelime bilgisi eksikliğini telafi ederek dilin kavranmasını geliştirdiği düşünülmektedir (Ninio & Bruner, 1978; Tomasello, 1999).

Nitekim giderek artan bir araştırma grubu, deiktik jestlerin küçük çocuklarda sosyo-bilişsel öğrenme çıktılarını kolaylaştırdığını ortaya koymaktadır (Goldin-Meadow, 2000, 2009; Iverson & Goldin-Meadow, 2005). Örneğin, deiktik jestlerin, hem ev hem de okul ortamlarında çocukların dili anlamalarını kolaylaştırdığı gösterilmiştir (örnek için: Goldin-Meadow, Singer ve Kim, 1999; McNeil, Alibali, & Evans, 2000; Morford & Goldin-Meadow, 1992; Tfouni & Klatzky, 1983). Dahası, sınıf ortamlarında, öğretmenlerin, öğrencilerin aşina olduğu kavramlar hakkında konuşurken verdikleri yeni kavramları sunarken daha sıklıkla jest kullandıkları gözlemlendi (Alibali & Nathan, 2007).

Önceki çalışmalarda, bakıcıların konuşma içeriği veya devam eden etkinlikle (Hilliard, O'Neal, Plumert & Cook, 2015; Puccini, Hassemer, Salomo ve Liszkowski, 2010) ilgili hareketleri nasıl değiştirdikleri araştırılmış olsa da, yetişkinlerin bir dilin diğerinden daha fazla statüye ve prestije sahip olduğu iki dil ile yetiştirilen çocukların gereksinimlerine uyum sağlamak için hareketlerini nasıl değiştirdikleri hakkında çok az şey biliniyor (Nicoladis, 2007). Mevcut çalışmada, jestlemedeki varyasyonu dil kullanımının bir fonksiyonu olarak keşfederek (AD vs. DD) bakıcıların çocuklarının dili anlama yeteneklerini geliştirmek için didaktik bir araç olarak deiktik jestlere dayandığına dair kanıt araştırdık. Quichuan ailelerindeki dil iletimini inceleyen daha önceki etnografik araştırmalar, ebeveynlerin çocuklarını AD'de bilgilendirirken ve ebeveynlere ortak nesneler, vücut parçaları ve sayıları taklit etmelerini ve öğrenmelerini sağlarken iletişimsel jestleri kullandıklarını gözlemlediler (K. King, 2001). Çocukların, bakıcı girdisinin taklit edilerek benimsenmesi, çocukların ve bakıcılarının iletişimsel bağlarını güçlendiren ve dil öğrenmeyi kolaylaştıran kültürel öğrenmenin kritik bir yönü olarak görülüyor (Tomasello, 1999).

Çalışmanın Asıl Amacı

Bu çalışma, Laz ailelerinde küçük çocuklarla kendi AD'lerini kullanmaya teşvik etmek için yapılandırılmış oyuncak-oynatma faaliyetleri başlattı. Ana hedefimiz, bakıcı-çocuk diyaloğunda AD kullanımını artırmak için prosedürlerin uygulanabilirliğinin kanıtlanması idi. Bakıcıların Lazca konuşma isteğimize uymalarını beklemiş olsak da, çocuklar DD'de yanıt verdiğinde AD kullanımını sürdürmekte güçlük çekebileceklerini öngörüyorduk. Araştırma görevindeki dil kullanımını araştırırken büyükanne ve büyükbabanın aile ve kültürel geleneklerde ikamet eden uzmanlar olarak AD kullanımını destekleme konusunda eşsiz güçleri olup olmadığını değerlendirmek için ebeveynlerin karşısında dedenin etkileşimindeki farklılıkları aradık. Ayrıca, çocukların AD ve DD'deki konuşmaların üretilmesinde yaşla ilişkili büyüme gösterdiklerini ve bunların AD kullanımının taklit edici (yani bakıcıya bağlı) veya spontan olup olmadığını araştırdık.

Bakıcılara, tercih edilmeyen AD'de çocuklarla konuşmalarını söylemek, konuşma döngüleri boyunca diller arasında kapsamlı kod değiştirmeyi içeren görüşmelerde jest-konuşma koordinasyonunu gözlemlemek için benzersiz bir fırsat sağladı. İkincil amacımız, çoğunlukla Lazca ya da Türkçe konuşurken bakıcıların konuşmalarına çeşitli jestler ekleyip eklemeyeceklerini araştırmaktı (McNeil ve ark., 2000). Araştırmalar, zor görevleri yerine getirirken jestlere olan güvenin arttığını ortaya koyduğundan, çocuklara yalnızca Türkçe hitap edebileceği göz önüne alındığında, AD kullanımını bakıcının jest kullanımını etkileyen bir faktör olarak korumak için gereken bilişsel çabayı fark ettik (Goldin-Meadow, Nusbaum, Kelly, & Wagner, 2001). Bu iki faktör — jestlerle sözcüklere anlam verme ve tercih edilmeyen bir dille (yani Lazca) çocuklarla iletişim kurma yöntemi — bakıcının çocuklarla Lazca konuşurken daha çok jest kullanmasına yol açtı. Ayrıca, öncül çalışmaları göz önüne alarak, bakıcıların jestlerini kullanmaları, AD kullanan çocuk için jestlerin kavrayışını teşvik etmedeki kolaylaştırıcı rolü anlamayı arttırdığını gösterir (Goldin-Meadow, Kim, & Singer, 1999; Goldin-Meadow ve ark., 2001). Bakıcıların resimsel hareketleri, çocuğun dikkatini Lazca sözcükler üzerine odaklanmaya ve onların alımlarını kolaylaştırmaya yardımcı olabilir.

Metot

59 çocuk (27 kız, 32 erkek; yaş aralığı 15-48 ay) ve onların bakımlarından sorumlu kişiler, Laz yerleşim yerlerinden olan Rize-Türkiye'nin Ardeşen (%71,2) ve Fındıklı (%28,8) ilçelerinde bulunmaktalar. Katılımcılar evde düzenli olarak Lazca kullanacak yetişkinlerin bulunduğu ailelerle sınırlandırıldı. Çocukların yarısından fazlası (%57,6) anne-babalarına ek olarak, çoğu zaman onların bakımıyla ilgilenen büyükanne-büyükbabalarıyla yaşamaktalar ya da onlara yakın bir yerde oturmaktalar. Yaklaşık olarak çocukların yarısı (N=27; yaş aralığı 17-48 aylık), bir büyükanne-büyükbaba (13 büyükanne, 14 büyükbaba) ile etkileşimleri kayıt altına alınırken, geri kalan çocuklar (N=32; yaş aralığı 15-47 aylık), ebeveynlerinden biri (21 anne, 11 baba) ile kayıt altına alındı. Tüm bakıcılar videoya çekilen katılım için yazılı onay vermişlerdir. Çocuklar, yumuşak hayvan oyuncaklarını hediye olarak aldı.

Katılımcı seçiminin bir parçası olarak, bakıcılarla, aile geçmişi, kültürel kimlik ile, evdeki ve topluluk içindeki uygulamaları hakkında sorular soran yerli bir konuşmacı tarafından, Laz dilinde bir röportaj yapılmıştır. Yetişkinlere yönelik görüşme verileri burada rapor edilmemekle birlikte, bu röportajla, araştırma göreviyle uğraşan bakım görevlilerinin hepsinin Lazcanın akıcı konuşmacıları olduğundan emin olunması amaçlanmıştır. Kısa bir dil anketi yapıldı. Bu ankette, tüm bakıcılar diğer yetişkinlerle konuşurken Lazca kullandıklarını belirttiler; ancak %91,5'i çocuklarıyla birlikte yalnızca Türkçe konuştuklarını ifade ettiler.

Her görev, Lazca konuşan bir bakıcının her zaman hazır bulunduğu 10 dakika boyunca kaydedildi. Her görevin başlangıcında bakıcılara oyuncak seti içeren bir bez torba verildi; onları istedikleri şekilde ayarlayabildiler. Tüm bakıcılara, mevcut çocukla normal şekilde etkileşimde bulunabilecekleri söylendi. Bununla birlikte, onlara Lazca konuşma sırasında Türkçe konuşmak yerine farklı şekilde iletişim kurmalarını söyledik. Bakıcılar oyun seansları boyunca Türkçe konuştuklarında, "Lazuri isinapi!" (Lazca konuş!) kalıbını kullanarak, Lazca konuşmaya çağırıldı. Araştırmacının katılımını sınırlandırmak için, bu istem en az dört kez (her bağlamda iki kez) oturumun tamamında kullanıldı; 42 bakıcı (%71,2) herhangi bir istem almadı ve yalnızca ikisi (%3,4) en fazla dört istek aldı.

Sonuçlar

Çocuklar ve Bakıcılar Tarafından Dil Kullanımı

Her dilde (Lazca, Türkçe, karışık) tüm çocukların ve bakıcıların ortalama söyleniş frekansları hesaplandı, büyükanne/büyükbaba-çocuk ve anne/baba-çocuk ikilileri için ayrı ayrı: Çocuklar AD'de sınırlı akıcılık gösterdiler ve Lazcaya (ortalama söyleyiş = 11,02) veya karışık ifadelerden (ortalama söyleyiş = 0,42) çok daha fazla Türkçe konuşma (ortalama söyleyiş = 57,03) ürettiler. Aksine, bakım verenler, DD çocuklarla başarılı iletişim kurmak için talimatlara uyarak hareket etmelerine rağmen, bazılarına güven duydukları halde sıkça Türkçe kullandıkları, Türkçeden (ortalama söyleyiş = 71,4) veya karışık ifadelerden (ortalama söyleyiş = 45,52) daha fazla Lazca ifade üretti (ortalama söyleyiş = 171,10).

Bakıcı sunumlarının analizleri ebeveyn-çocuk ile büyükbaba-çocuk arasındaki diyaloglar için farklı iletişim kalıpları bulamamıştır. Her iki diyalog, çocukların AD akıcılığına sahip olmamasına rağmen daha uzun süren Lazca konuşma üretmişlerdir ve bu tedbir üzerinde farklılık göstermemiştir. Birlikte ele alındığında, dedeler ve büyükanneler çocuklarla doğrudan etkileşimlerinde AD kullanımını teşvik etmede ebeveynlerden daha etkili olduklarına dair herhangi bir kanıt üretilememiştir.

Çocuklarda Lazca'nın İmitasyon Kullanımı

Çocukların AD konuşma yeterliliğine sahip olmadıkları göz önüne alındığında, Lazca konuşmalarının imitatif veya spontan olup olmadığını inceledik. Taklitçi dil kullanım oranlarının yüksek olması, çocukların bakıcılarına AD sözcükleri ve yapılarını sağlamaları açısından güvendiklerini gösterir. Bu analiz için, imitasyonu, aynı yapıyı içeren bir bakıcı söyleminin 15 saniye içinde ortaya çıkan bir alt bildiri olarak tanımladık (Eckerman, 1993). Bu yazışmayı oluşturmak için SubTrak video kodlama yazılımının zaman damgalarını kullandık. Genel olarak, çocukların Lazca söylemlerinin %77,9'u spontan olmaktan çok taklitti. Buna karşılık, çocukların Türkçe konuşmalarının sadece %12,5'i spontan olmaktan çok taklitti. Bu düşük oran, çocukların Türkçe konuşmalarının çoğunun, bakıcının Lazca konuşmasına tepki gösterdiği gerçeğine (yani, 15 saniyelik bir pencerede taklit etmek için çok az Türkçe sesli anlatıma sahipti) atfedilebilir. Özellikle, taklit niteliğindeki Lazca konuşmaları, daha fazla sayıda üreten çocuklar da daha spontan Lazca konuşmalar üretti.

İki yaşın üstünde, Lazca kullanımında önemli farklılıklar vardı. Büyükanne (Ardeşen lehçesi) ile 34 aylık bir kız çocuğunu içeren alıntı (1), diller arasındaki kod geçişinin dinamiklerini ve çocuğun bakıcı tarafından sağlanan Lazca kelimelerinin taklit kabulünü göstermektedir. Önce büyükanne Lazca dilince çocuğun Türkçe cevapladığı bir soru sorar. Büyükanne Türkçeyi tekrarlar ancak Lazca çevirisini de sunar. Kız, daha sonra, Lazca ismine -n (senin) ve -m (benim) Türkçe sahiplik (POS) ekler ve sonunda büyükannesinin Lazcasını tekrarlar.

(1) Nine: ham mu oren — "bu ne dir" — Bu nedir? Kız: bizim çileği-miz — Bu bizim çileğimiz. Nine: çilek — kandğu-şkimi — "çilek çilek-benimki" — Çilek, bu benim çileğim. Kız: ne — kandğu-n? — "ne çilek-senin" — Bu, senin çileğin mi? Kız: benim — kandğu-m — "benim çilek-benim" — Bu benim çileğim. Nine: ham kandğu — "bu çilek" — Bu bir çilektir. Kız: kandğu — Çilek

Diğer bakıcılar, Lazca unsurları tanıdık Türkçeye tanıttı. Bu desen, 24 aylık bir kız ve annesi (Ardeşen lehçesi) içeren alıntı (2)'de gösterilmiştir. Burada, Lazca'nın kullanımı, girdide örneklendiği gibi, Lazca eklerden, yani Türk kökenlerine eklenen küçültme ekinden (DIM) oluşan tek kelimelik taklit sözlerle sınırlıydı.

(2) Anne: bu koyun-ina dur — "bu koyun-DIM dur" — Bu bir koyuncuktur. Kız: koyun-ina — "koyun-DIM" — koyuncuk Anne: aha bu da civciv-ina — Bak işte bu da civciv-DIM — Bak, bu da bir civcivciktir. Kız: civciv-ina — "civciv-DIM" — civcivcik Anne: bu koyun-ina dur — "bu koyun-DIM dur" — Bu bir koyuncuktur. Kız: koyun-ina — "koyun-DIM" — koyuncuk

Diğer ikililer, bir babanın ve onun 46 aylık oğlunun karıştığı alıntı (3)'te gösterildiği gibi, AD'de birbirleri ile etkileşimde dikkat çekici bir başarı gösterdi. Burada, baba sohbeti başlatır ve oğlundan "hay mu gağodu?" (Burana ne oldu?) şeklinde sorar. Oğlan Lazcada kendiliğinden tepki veriyor ve diyalogda Lazcada oğlanın bacağına kaç tane pupul (uf) bulunduğunu söyleyerek konuşma devam eder. Her ikisi de bir ile on arasında sayıldıktan sonra, babası daha yüksek sayamayacağını söyler ve başka bir sayım atağı başlatır: "Bir daha sayalım." Oğlan hemen Lazcada saymaya başlar ve baba ile oğlu Lazca oyuna dahil olur.

(3) Baba: hay mu gağodu? — "bura ne ol-GEÇMİŞ-sen" — Burana ne olmuş? Oğul: pupuli — uf Baba: başka giğuni? — "başka fiil-O" — Daha başka da olmuş mu? Baba: Lazca bi sayalum hayde — "Lazca bir saymak-biz haydi" — Haydi, bir Lazca sayı sayalım. Baba: ar — bir Oğul: ar — bir (Baba ve oğul 1'den 10'a kadar saymaya devam eder.) Baba: vit — on Oğul: vit — on Baba: gerisi mati va mişkun — "gerisi bende olmaz. bilmek-ben" — Gerisini ben de bilmiyorum. Baba: hayde bi daha sayalum — "haydi bir daha saymak-biz" — Haydi, bi' daha sayalım. Oğul: ar — bir Baba: jur — iki Oğul: sum — üç

AD ile İlişkili Hareket-Konuşma Kombinasyonları

Bakıcıların, jest-konuşma koordinasyon oranını ne sıklıkla Lazca ve Türkçe konuşmalarla birlikte kullandıklarını ve aralarındaki farklılıkları inceledik. Ortalama olarak, Lazca konuşmaların %36,5'i, bir hareketle birlikte, Türkçe sesli ifadelerin sadece %23,7'sine kıyasla oluştu.

47 aylık bir çocuğu babasıyla birlikte içeren alıntıda (4), babası oğlunun sorularını cevaplamak için Lazca talimatlarla birlikte işaretler de kullanıyor. Babanın bu takas sırasında Lazca yaptığı konuşmaya oğlunun Türkçe olarak cevap verdiğine dikkat edin.

(4) Baba: <işaret> him tude dodvi — "bu alt koy" — Bunu alta koy! Oğul: <göster> bu ne? — Bu nedir? Baba: <işaret> tude — alt Baba: <işaret> bere şkimi tude dodvi — "çocuk benim alt koy" — Çocuğum, bunu alta koy! Oğul: <göster> bunu? — Bunu mu? Oğul: <işaret> buraya Baba: <işaret> heko — Oraya

Bu sonuç, deiktik hareketlerin, 43 aylık bir çocuğu ve babasını (Ardeşen lehçesi) içeren alıntı (5)'te gösterildiği gibi, çocuğun dikkatini alışılmadık terimlerin yönlendirmelerine odaklamak için didaktik bir araç olarak etkili bir şekilde işlev görebileceği hipotezini desteklemektedir. Burada, baba bir kuyu olduğunu ve daha sonra "zari" (su) jestini işaret ediyor. Çocuk, sırasıyla, babasının sorusuna tepki olarak iki Lazca konuşma üretir ve konuşma devam ederken AD kullanmaya devam eder.

(5) Baba: <işaret> kuyu var burda — Burada bir kuyu var. Baba: tamam mı? — Tamam mı? Baba: <işaret> Zari dozduman jinşi — "su çekmek-onlar yukarı" — Onlar yukarı su çekerler. Oğul: jin — Yukarı Oğul: jin Zari dozduman — "yukarı su çekmek-onlar" — Onlar yukarıya su çekerler. Baba: <göster> mu dozduman? — "ne çekmek-onlar" — Onlar ne çekerler? Oğul: zari — Su

Tartışma

Bu çalışmada, Rize'de konuşulan "kesinlikle yok olma tehlikesi altında olan" bir dil olan Lazcayı kullanmak için bir yarı-yapılandırılmış oyun görevi kullanıldı. Bakıcılardan, çocukların AD için akıcılığını değerlendiren birincil amacı olan ve kültürel olarak ilgili oyuncak setleri ile yarı yapılandırılmış oyun oynarken Lazcayı çocuklara konuşturmaları ve canlandırma çabalarında yapılandırılmış oyun kullanma fizibilitesi istenmiştir. İkincil bir hedef olarak, yarı yapılandırılmış görev, bakıcıların, AD kullanmayı destekleme konusundaki bakım verenlerin ve bu bağlamda hareket-konuşma kombinasyonlarının potansiyel olarak öğretici rolünü de keşfetmemize olanak sağladı. Özellikle bakıcılardan, öğrenme bağlamında konuşulan kelimelerin anlamlarını temel alan tercih edilmemiş AD etkisini konuştukları gibi, çocuklarının oyuncak nesnelerine doğru yönlendirdikleri kasıtlı iletişimsel eylemler gibi deiktik hareketleri kullanmasını bekledik (Tomasello et al., 2007).

Laz bakıcılar, talimatlarımıza uyarak, Lazcayı oturum boyunca daha sık konuştular, böylece nesli tükenmekte olan dil bağlamlarında AD girdisini artırmak için yapılandırılmış oyun görevleri kullanma fizibilitesini gösterdiler. Ancak, oturumlar boyunca, çocuklar DD'de konuşma konusunda güçlü bir tercihte bulundular ve AD'i kullanma konusunda çok az akıcılık gösterdiler. Örneğimizdeki çocukların yaşları önemli derecede (15-48 ay) değişse de, çocuk ortalama söz uzunluklarında yaşla ilişkili büyümenin kanıtlarını görsek de, üretilen Lazca sözcük dağılımında yaşla ilişkili herhangi bir artış gözlenemedi. Pasif ikidilli çocukların diğer örneklerinde (De Houwer, 1990) bildirildiği gibi, örneklemdeki çocuklar bir dizi iletişim tarzı sergilemişlerdir; bazıları ise, kaçınmazlık stratejisini benimsemiş ve bakım veren kişilerin Lazca iletişim kurmalarına rağmen Türkçe konuşmaya devam ettiklerini belirtmişlerdir. Diğerleri ise bakıcıları tarafından sunulan AD kelimelerini tekrar ettiler. İkinci örnek, dil muhafaza çabalarına daha cesaret verici niteliktedir; çünkü çocukların bakım verenin öncülüğünü takip etmeye ilgi gösterdiğine işaret etmektedir. Bu bulgular, çocukların bakım veren kişilerin sosyal işaretlerinin taklidini, ortak bir zeminin kurulması için iletişimsel bir strateji olarak (yani ortak dikkat) kullandıklarını öne süren araştırmalarla (Nadel, Guerini, Peze ve Rivet 1999) uyumludur. Daha taklitçi sözler üreten çocuklar aynı zamanda spontan konuşmalarında Lazcayı kullanmaya daha çok yatkın oldukları için Lazcanın taklit kullanımının avantajları burada açıkça görüldü.

Bakıcılar, şüphesiz, çocuğun sözlü davranışlarından etkilendiler, ki bu da zaman zaman Lazcaya zorlama görevi yaptı. Alay konusunda yaşanan zorluk (6), 45 aylık torunuyla Lazca konuşmaya teşvik edildikten sonra bir büyükannenin (Fındıklı lehçesi) yorumlarına yansıyor. Anneannenin, alkışladığı ve alay konusu ile gülünç gösterdiği gibi torunlarıyla etkileşime girerken dilleri karıştırdığı açıkça gözlemlendi (6). Yine de, torunu ile Lazca konuşmasına rağmen, Lazcayı konuşamayacağını vurgular; çünkü annesi onunla birlikte Türkçe kullanmaktadır. Yazarın yorumu, kızının Türkçeyi kullanma kararını ve torununa olan sonuçlarını tanıdığını doğruluyor.

(6) <alkış, gülüş> mati turkça heya kala kogebagi ma hako Lazca bisinapam da haya ila var isinapams nana-muşi isinapams ya — "ben de Türkçe onunla alış-PST — ben bukadar Lazca konuş-ben INJ o henüz olmaz. konuş-o — anne-si konuş-o zaten" — <gülüşmeler> — Onunla birlikte Türkçe konuşmaya alıştım. Çok fazla Lazca konuşuyorum ve annesi hiç konuşmuyor çünkü annesi Türkçe konuşuyor.

Laz çocuklarının büyük çoğunluğu, birincil bakıcı olarak büyükanne/büyükbabayı kullanan ailelerde büyüdükleri için, büyükbaba-çocuk veya büyükanne-çocuk ikililerini örneğe dahil ettik, çünkü büyükanne ve büyükbaba genellikle evde bakım yapan tek kişilerdi. Evde büyükanne-büyükbabanın bulunması sebebiyle diğer erişkinlerle (çocukların ebeveynleri de dahil) görüşmelerde AD kullanmaları, ve çocukların bu diyaloglara kulak misafiri olmaları, çocukları dolaylı olarak AD dil kullanımına teşvik edebilir. Evde büyükanne/büyükbaba bulunması, çocuklar arasında daha yüksek AD kullanımı ve bakım oranları ile ilişkilendirilmiştir (Ishizawa, 2004; Kamo, 1998; Verdon ve ark., 2014). Bu tür topluluklarda, büyükanne/büyükbaba AD'lerini torunlarına öğretmekle yükümlü olan bir AD uzmanı olarak kabul edilir (Fishman, 1991). Bununla birlikte, bu tür görüşler, AD'nin damga taşıdığı yerli azınlık toplulukları için tamamen uygulanabilir olmayabilir. Öyle ki, büyükanne/büyükbaba ve ebeveynlerin bir DD ve kültürün benimsenmesinin gelecekteki umutları arttırdığına inanabilirler (K. King, 2001). Dolayısıyla, yerli azınlık topluluklarında hem anne hem de büyükanne ve büyükbabalar, evde AD yerine DD'nin kullanımını teşvik ederek çocuklarla benzer şekilde etkileşime girebilirler.

Gerçekten de, örneklemimizde, büyükanne/büyükbaba ve ebeveynlerini karşılaştırınca (yani, ebeveynler için %57,1'e kıyasla Lazcadaki konuşmalarının ortalama %60,4'ünü üreten dedenin) çocuklarla farklı konuştuğu konusunda çok az kanıt bulduk. Bakıcıların iki nesli de, Lazca ardışık konuşma sayısına göre endekslendiği gibi, AD'deki iletişimi sürdürme açısından benzemekteydi. Bakıcıların nesiller arasında gözlemlenen tek farkı, ebeveynlerin büyükanne ve büyükbabadan daha fazla jest-konuşma kombinasyonları üretmeleri ile deiktik jestleri kullanmalarıydı; bu da büyükanne/büyükbabanın oyuncaklara yaklaşımlarında daha az ayrıcalıklı olabileceğini düşündürüyordu. Daha önce, konuşma eylemlerinin analizlerini yaptık (Yuksel-Sokmen & Brooks, 2014) ve büyükanne/büyükbabaları ebeveynlerden ayıran herhangi bir kanıt bulamadık: Her iki nesil bakıcı da, tesadüfü aşan frekanslarda komutlarla işaret ederek kombine edildi (diğer bir deyişle, jest-konuşma kombinasyonlarını çocukların davranışlarını bir komutla yönlendirirken daha yüksek oranlar kullandılar).

Birlikte ele alındığında, sonuçlar ebeveynlerin ve büyükanne/büyükbabanın AD'deki çocuklar ile sürekli etkileşime geçebildiklerini göstermektedir. Bakıcılar, dilleri karıştırarak, kelimeleri çevirerek ve yönlendirmeleri işaret ederek çocuklarının kavrayışlarını arttırmak için önemli çabalar gösterdi. Her ne kadar ev hayatının doğal gözlemlerini kaydetmediysek de, çocukların AD akıcılığının eksikliği, ailelerin çocuklarla konuşurken DD'ye güvenmelerinden kaynaklanıyor olabilir. Aileler yoğun yerleşim yerlerinde yaşıyorlar. Bakıcılar, çay tarımı ve fındık üretiminin geleneksel tarım ekonomisinde istihdam edildiyseler de, Türkçe'nin gerekli olduğu ana akım kültür ve devlet okullarına çocuk hazırlama gereksinimini dile getirdiler. Hatta bazıları çocuklarının, aksanlı Türkçe konuşmalarının gelecekteki kariyer perspektiflerini engelleyeceğine dair endişelerini ifade ettiler (7).

(7) "İstanbul Türkçesi" zoğonan ya heşo isinaparedore dulya gaziren — "İstanbul Türkçesi söyle-onlar ya öyle konuş var iş gereklilik" — İş bulmak için İstanbul Türkçesi gibi bir ileri seviye Türkçe kullanmak zorunda olduğunu söylüyorlar. kai dulya oziruşeni mekteb-epe ikitxare universite ikitxare — "iyi iş bulmak okul-PL eğitim üni eğitim" — İyi bir iş bulmak için okula gitmek ve öğrenmek zorundasın. İyi meslek olmak zorunda diksiyon iyi olacak — İyi bir meslek sahibi olmak için iyi bir diksiyonun olmalı.

Lazca, yerli bir dil olarak, eğitim, ekonomi ve kültürel prestij dili olan Türkçeden ve daha geniş bir Türk toplumu için gerekli araçların muazzam baskısına maruz kalmaktadır. Çocuklu Laz ailelerinin evde Lazca konuşmakla ilgili "algılanan" maliyetleri hakkındaki endişelerini gidermek için çift dili öğrenmeyi gözden geçirme çabaları gerekir. Örneğin, aileleri çocuğunuzun sosyal ve bilişsel gelişiminde çiftdillilik değeriyle ilgili olarak aileleri eğitmek ve okullarda AD koruma çabalarına destek vermek gibi. Kapsamlı bir sosyal raporda, McCabe ve ark. (2013) çocuğun anadilinde akıcı girdinin ikinci veya üçüncü bir dile geçtiğini ve erken okuma yazma becerilerinin geliştirilmesine yardımcı olduğunu vurguladı. Birleşik Devletler'deki çeşitli göçmen gruplar arasındaki boylamsal araştırmalar, bu becerilerin daha sonraki yıllara geçebileceğini göstermektedir; her iki dünyayı sentezleyen iki dilli gençlerin, evde miras kültürlerini korumayan gençlerden daha başarılı olma ihtimalleri daha yüksektir (Feliciano, 2001; Golash-Boza, 2005). Laz aileleri için çocukların ikidilliliğine yapılacak yatırım, dil kaybı ve yok olma sürecini yavaşlatmak açısından kritik önem taşıyor. İkidilliliğin varsayılan faydaları, Lazcaya karşı algılanan damgalama bağlamında aileleri çocuklarına AD'i öğretmeye ikna edip etmeyeceği konusu hala bilinmemektedir. Eğer öyleyse, büyükanne/büyükbaba bulunan evlerde, çocukların yetişkin sohbetlerini dinlerken AD ile aşinalık kazanma fırsatlarını arttırarak AD koruma çabalarına fayda sağlamalıdır.

Bakım Sağlayıcısının AD'ye İlişkin Hareketleri

Kültürel açıdan değer verilen faaliyetler (yani çay ikramı) esnasında çocuklarla konuşurken AD'yi kullanacak bakım sağlayıcılar için bir bağlam sağlamayı amaçladı. Bununla birlikte, Lazca etkin iletişim kurmak kolay bir görev değildi, çünkü bakıcıların çocukların sınırlı AD yeterliliğini göz önüne alması ve Lazca sözcükleri Türkçeye çevirmek veya aynı söz içinde dilleri karıştırmak gibi anlamlar sağlamak için düzenlemeler yapmaları gerekiyordu. Bakıcıların ve çocukların bazen farklı dillerde konuştuğu, bakım veren kişilerin, çocuklarının iletişim gereksinimlerini karşılamaya uygun bir zemin oyununun açılmasına izin verecek ikili ilişki gözlemledik. Özellikle, bakıcıların, konuşmaların yönlendirmelerini tanımlayan görünür dikte jestleri ile konuşmalarının çoğunu taklit ya da imitasyon olan Lazca konuşmalarının Türkçe konuşmalara oranla daha fazla güçlendirmesi için bakım vereni gözlemledik. Bu sonuçlar, çocuklarının AD'yi anlamada güçlük çektiğini farkeden bakıcıların, etkileşimi şekillendirmek için ilave jestler kullanabileceğini göstermektedir. Lazca konuşurken bakıcıların daha yüksek jest sıklığı aynı zamanda iki dilde temsillerin sürdürülmesiyle ilgili bilişsel-dilsel talepleri aynı anda telafi etmeye yardımcı olabilir; çünkü araştırmalar, jestlerin zorlayıcı görevlerle ilgili bilişsel yükü hafiflettiğini ortaya koymaktadır (Goldin-Meadow ve ark. 2001). Bakıcıların deiktiklere güvenmeleri, diğer hareket türlerine karşıt olmalarına rağmen, oyun oynama bağlamında konuşmaları ile alakalı olan yönlendirmeleri (nesneleri) seçmeye odaklandıklarını düşündürse de, bu iki olasılık birbirini dışlayıcı değildir.

Düşünceli hareketlerin Lazca kelimelerin kavranmasını kolaylaştırdığı hipotezinin desteklenmesi için, AD girişinde jest-konuşma kombinasyonlarının frekansları, çocukların AD girdisi miktarını kontrol ettikten sonra Lazca konuşmaların üretimiyle korelasyona girdi. Bakıcıların Lazca konuşurken oyuncak nesnelerini göstermek, teklif etmek, talep etmek ve işaret etmek için dikte jestleri kullanması, çocukların ilgisini, etiketliyken, belirli bir oyuncak nesneye yönlendirebilirdi. Bu tür bulgular, jestleri, dil öğrenmeyi kolaylaştırmak için müşterek dikkati teşvik etmenin kritik bir aracı olarak gören sosyo-bilişsel yaklaşımlarla uyumludur (Carpenter, Nagell ve Tomasello, 1998; Colonessi, Stams, Koster, & Noom, 2010). Her ne kadar, çocukların Lazcayı doğrudan anladığını ölçmediysek de, bakım verici konuşmalara deiktik jestler eşliğinde çocukların Lazca kelimelerinde artan üretiminde, hareketlerin yararlı olduğunu düşündürüyordu. Bu yorumu onaylamak için deneysel çalışmalara ihtiyaç duyulmasına rağmen, bulgularımız, dilin ve bilişsel gelişimin kolaylaştırılmasında jestlerin olumlu etkisini gösteren giderek artan bir çalışma grubuyla doğru orantılıdır (bir inceleme için Goldin-Meadow, 2009'a bakın).

Sınırlamalar ve Sonuçlar

Bu çalışma, çocukların dil gelişimini, yok olma tehlikesi olan bir dil bağlamında incelemek ihtiyacına değindi (Eisenbeiss, 2006; Kelly, Forshaw, Nordlinger, & Wigglesworth, 2015). Laz toplumunda dil kaybı durumuyla karşı karşıya kaldık. Amacımız AD korunmasını desteklemek için gelecekteki çalışmalarda da kullanılabilecek bir model oluşturmaktı. Bir takip çalışmasının eksikliği ve bakıcı-çocuk etkileşimlerinin dil istekleri olmaksızın kaydedilmemesi nedeniyle, AD kullanımını teşvik çabalarımızın önemli bir etkisi olup olmadığını söyleyemeyiz. Bununla birlikte, bakım veren ile çocuğun etkileşimlerini yapılandırmak için oyuncak oynatma faaliyetlerinin kullanılması, AD kullanımını etkileyen faktörleri sistematik bir şekilde keşfetme bağlamı sağlayabilir; ancak, bir ilk çalışmada, sonuçlarımız, araştırmanın korelasyonel tasarımının sınırlamaları nedeniyle geçici olmalıdır.

Belirli bir kısmı tükenmiş bir neslin dilini, belirli bir jeopolitik bağlamda inceleyerek bulduğumuz bulguların diğer dil iletişim durumlarına genellenemeyeceğini kabul ediyoruz. Dil uygulamalarının çeşitliliğinin çocuk gelişiminde başarılı bir ikidilliliğe nasıl katkıda bulunduğunu anlamak için ikidilli topluluklarda daha fazla araştırma gereklidir. Üstelik, bakıcı ile çocuğu evde kaydetme stratejisi nedeniyle, ebeveynler ve büyükanne/büyükbabalar aynı çocuk grubuyla etkileşim açısından sınanmamıştır. İşe alma stratejimizin bir parçası olarak Lazcadaki bakım verenlerle röportaj yapmış olsak da, bunun yeteneklerinin resmi bir değerlendirmesi olmadığının farkındayız. İdeal olarak, ileride yapılacak bir araştırma, aile üyelerini Lazca ve Türkçede dil akıcılığını ölçmek için değerlendirir, aynı aileler grubundaki nesiller arasındaki farklılıkları inceler ve AD'in oyun oynamayı teşvik etmede etkili olup olmadığını belirlemek için birden fazla seans boyunca aileleri gözlemleyecektir. Dilin korunmasının aciliyeti göz önüne alındığında, bu tür çalışmalar, "tedavi" öncesinde ve sonrasında dil kullanımını değerlendiren çoklu temel tasarımları uygulamalıdır (Scruggs & Mastropieri, 1998).

Bağlam araştırmalarının jest-konuşma girdisinin, algılamayı kolaylaştırmasını destekleyip desteklemediğini test etmek için izleme çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır ve bu da AD bağlamlarına genel bir fayda sağlamaktadır.

Teşekkürler

Araştırmaya katkıda bulunan Laz ailelerine ve araştırma görevlilerimiz Sercan Şerifoğlu, Selma Kurtoğlu ve Georgiy Lyzhin'e minnet duyuyoruz.

Finansman

Bu çalışma, Language Learning: A Journal of Research in Language Studies ve a Doctoral Student Research Grant from The Graduate Center, CUNY tarafından desteklenmiştir.

Kaynaklar

Allen, S. E., & Dench, C. (2015). Calculating mean length of utterance for eastern Canadian Inuktitut. First Language, 35(4-5), 377-406. DOI:10.1177/0142723715596648

Bates, E., Benigni, L., Bretherton, I., Camaioni, L., & Volterra, V. (1977). From gesture to the first word: On cognitive and social prerequisites. In M. Lewis and L. Rosenblum (Eds.), Interaction, conversation, and the development of language, 247-307. New York: John Wiley.

Bialystok, E. (2011). Reshaping the mind: the benefits of bilingualism. Canadian Journal of Experimental Psychology, 65(4), 229-235. DOI:10.1037/a0025406.

Carpendale, J. I., & Carpendale, A. B. (2010). The development of pointing: From personal directedness to interpersonal direction. Human Development, 53(3), 110-126.

Carpenter, M., Nagell, K., Tomasello, M., Butterworth, G., & Moore, C. (1998). Social cognition, joint attention, and communicative competence from 9 to 15 months of age. Monographs of the Society for Research in Child Development, 63(4), i-174. DOI:10.2307/1166214

Colonnesi, C., Stams, G. J. J., Koster, I., & Noom, M. J. (2010). The relation between pointing and language development: A meta-analysis. Developmental Review, 30(4), 352-366. DOI:10.1016/j.dr.2010.10.001

De Houwer, A. (1990). The acquisition of two languages from birth: A case study. Cambridge University Press.

Delaney, H. D., & Maxwell, S. E. (1981). On using analysis of covariance in repeated measures designs. Multivariate Behavioral Research, 16(1), 105-123.

Eckerman, C. O. (1993). Toddler's achievement of coordinated action with conspecifics: a dynamic systems perspective. In L. B. Smith, & E. Thelen (Eds.), A Dynamic Systems Approach to Development Applications (pp. 333-356). Cambridge, MA: MIT Press.

Enfield, N. J. (2001). Lip-pointing: A discussion of form and function with reference to data from Laos. Gesture, 1(2), 185-211.

Eisenbeiss, S. (2006). Documenting child language. In Peter K. Austin (ed.), Language documentation and description (pp. 106-140). London: SOAS, The Hans Rausing Endangered Languages Project.

Feliciano, C. (2001). The benefits of biculturalism: Exposure to immigrant culture and dropping out of school among Asian and Latino youths. Social Science Quarterly, 82(4), 865-879.

Fishman, J. A. (1977). Language and ethnicity. In H. Giles (Ed.), Language, ethnicity and intergroup relations (pp. 15-57). London, UK: Academic Press.

Fishman, J. A. (1991). Reversing language shift: Theoretical and empirical foundations of assistance to threatened languages. Clevedon, UK: Multilingual Matters.

Genesee, F. (2009). Early childhood bilingualism: Perils and possibilities. Journal of Applied Research on Learning, 2(2), 1-21.

Giles, H., & Johnson, P. (1987). Ethnolinguistic identity theory: A social psychological approach to language maintenance. International Journal of the Sociology of Language, 68, 256-269.

Greenfield, P. M. (2009). Linking social change and developmental change: shifting pathways of human development. Developmental Psychology, 45(2), 401.

Golash-Boza, T. (2005). Assessing the advantages of bilingualism for the children of immigrants. International Migration Review, 39(3), 721-753.

Gorenflo, L. J., Romaine, S., Mittermeier, R. A., & Walker-Painemilla, K. (2012). Co-occurrence of linguistic and biological diversity in biodiversity hotspots and high biodiversity wilderness areas. Proceedings of the National Academy of Sciences, 109(21), 8032-8037.

Goldin-Meadow, S. (2000). Beyond words: The importance of gestures to researchers and learners. Child Development, 71, 231-239.

Goldin-Meadow, S. (2009). How gesture promotes learning throughout childhood. Child Development Perspectives, 3(2), 106-111.

Goldin-Meadow, S., Kim, S., & Singer, M. (1999). What the teacher's hands tell the student's mind about math. Journal of Educational Psychology, 91(4), 720-730.

Goldin-Meadow, S., Nusbaum, H., Kelly, S. D., & Wagner, S. (2001). Explaining math: Gesturing lightens the load. Psychological Science, 12(6), 516-522.

Goldin-Meadow, S., Singer, M., & Kim, S. (1999). What the teachers' hands tell the students' minds about math. Journal of Educational Psychology, 91, 720-730.

Harris, T. (2003). Listening with your eyes: The importance of speech-related gestures in the language classroom. Foreign Language Annals, 36, 180-187.

Hilliard, C., O'Neal, E., Plumert, J., & Cook, S. W. (2015). Mothers modulate their gesture independently of their speech. Cognition, 140, 89-94.

Hoff-Ginsberg, E. (1991). Mother-child conversation in different social classes and communicative settings. Child Development, 62(4), 782-796.

Imbens-Bailey, A. L. (1996). Ancestral language acquisition implications for aspects of ethnic identity among Armenian American children and adolescents. Journal of Language and Social Psychology, 15(4), 422-443.

Iverson, J. M., & Goldin-Meadow, S. (2005). Gesture paves the way for language development. Psychological Science, 16, 367-371.

Ishizawa, H. (2004). Minority language use among grandchildren in multigenerational households. Sociological Perspectives, 47(4), 465-483.

Kamo, Y. (1998). Asian grandparents. In M. E. Szinovacz (Ed.), Handbook of grandparenthood (pp. 97-112). Westport, CT: Greenwood Press.

Karaduman, B. (2013, October 23). Laz community welcomes language course. SES Türkiye. Retrieved from http://turkey.setimes.com.

Kavakli, N. (2015). Novus ortus: The awakening of Laz language in Turkey. İdil, 4(16), 133-146.

Kelly, B. F., Forshaw, W., Nordlinger, R., & Wigglesworth, G. (2015). Linguistic diversity in first language acquisition research: Moving beyond the challenges. First Language, 35(4-5), 286-304.

Kendon, A. (2004). Gesture: Visible action as utterance. Cambridge, UK: Cambridge University Press.

King, K. A. (2001). Language revitalization processes and prospects: Quichua in the Ecuadorian Andes. London, UK: Cromwell Press Ltd.

King, V., & Elder Jr, G. H. (1995). American children view their grandparents: Linked lives across three rural generations. Journal of Marriage and the Family, 165-178.

Kutscher, S. (2008). The language of the Laz in Turkey: Contact-induced change or gradual language loss. Turkic Languages, 12, 82-102.

Kutscher, S., & Genç, N. S. (1998). Ardeşen narrates - Ardeşeni na isinapinenpe (Vol. 14). Lincom Europa.

Lacroix, R. (2009). Description du dialecte laze d'Arhavi. Ph.D. thesis, Université Lumière Lyon 2.

Masur, E. (1983). Gestural development, dual-directional signaling, and the transition to words. Journal of Psycholinguistic Research, 12, 93-109.

McCabe, A., Tamis-LeMonda, C. S., Bornstein, M. H., Cates, C. B., Golinkoff, R., Guerra, A. W., ... Song, L. (2013). Multilingual children: Beyond myths and towards best practices. Social Policy Report, Society for Research in Child Development, 27(4), 2-37.

McNeill, D. (2005). Gesture and thought. Chicago, IL: University of Chicago Press.

McNeil, N. M., Alibali, M. W., & Evans, J. L. (2000). The role of gesture in children's comprehension of spoken language: Now they need it, now they don't. Journal of Nonverbal Behavior, 24(2), 131-150.

Meakins, F., & Wigglesworth, G. (2013). How much input is enough? Correlating comprehension and child language input in an endangered language. Journal of Multilingual and Multicultural Development, 34(2), 171-188.

Moseley, C. (Ed.) (2010). Atlas of the world's languages in danger. Paris: UNESCO Publishing.

Nadel, J., Guerini, C., Peze, A., & Rivet, C. (1999). The evolving nature of imitation as a format for communication. In J. Nadel & G. Butterworth (Eds.), Imitation in infancy (pp. 209-234). Cambridge: Cambridge University Press.

Nicoladis, E. (2007). The effect of bilingualism on the use of manual gestures. Applied Psycholinguistics, 28(03), 441-454.

Nicoladis, E., Pika, S., Yin, H., & Marentette, P. (2007). Gesture use in story recall by Chinese-English bilinguals. Applied Psycholinguistics, 28(4), 721-735.

Ninio, A., & Bruner, J. (1978). The achievement and antecedents of labelling. Journal of Child Language, 5(1), 1-15.

Pearson, B. Z. (2007). Social factors in childhood bilingualism in the United States. Applied Psycholinguistics, 28(03), 399-410.

Phinney, J. S. (1990). Ethnic identity in adolescents and adults: Review of research. Psychological Bulletin, 108(3), 499-514.

Puccini, D., Hassemer, M., Salomo, D., & Liszkowski, U. (2010). The type of shared activity shapes caregiver and infant communication. Gesture, 10(2-3), 279-296.

Ravizza, S. (2003). Movement and lexical access: Do noniconic gestures aid in retrieval? Psychonomic Bulletin & Review, 10(3), 610-615.

Rosen, G. (1844). Über die Sprache der Lazen. Berlin: Meyersche Hofbuchhandlung.

Sarigil, Z. (2012). Ethnic groups at "critical junctures": The Laz vs. Kurds. Middle Eastern Studies, 48(2), 269-286.

Scruggs, T. E., & Mastropieri, M. A. (1998). Summarizing single-subject research: Issues and applications. Behavior Modification, 22(3), 221-242.

Takash, S. G., Lindtvedt, K. A., & Ragir, S. (2006, August). TakLin SubTrak video coder. Invited presentation in the symposium on New Technology for Behavioral Analysis at the Annual Meeting of the Animal Behavior Society, Snowbird, UT.

Tfouni, L. V., & Klatzky, R. L. (1983). A discourse analysis of deixis: pragmatic, cognitive and semantic factors in the comprehension of 'this', 'that', 'here' and 'there'. Journal of Child Language, 10(01), 123-133.

Tomasello, M., Carpenter, M., & Liszkowski, U. (2007). A new look at infant pointing. Child Development, 78(3), 705-722.

Tomasello, M. (1999). The cultural origins of human cognition. Cambridge, MA: Harvard University Press.

UNESCO Ad Hoc Expert Group on Endangered Languages (2003). Language Vitality and Endangerment Report. Retrieved from http://www.unesco.org/culture/ich/doc/src/00120-EN.pdf

Verdon, S., McLeod, S., & Winsler, A. (2014). Language maintenance and loss in a population study of young Australian children. Early Childhood Research Quarterly, 29(2), 168-181.

Wilkins, D. (2003). Why pointing with the index finger is not a universal (in sociocultural and semiotic terms). In S. Kita (Ed.), Pointing: Where language, culture, and cognition meet (pp. 171-215). Mahwah, NJ: Erlbaum.

Wu, Z., & Gros-Louis, J. (2014). Infants' prelinguistic communicative acts and maternal responses: Relations to linguistic development. First Language, 34(1), 72-90.

Yuksel, P., & Brooks, P. J. (2017). Encouraging usage of an endangered ancestral language: A supportive role for caregivers' deictic gestures. First Language, 37(5), 1-21.

Yuksel-Sokmen, P. (2015). Tales of language loss and maintenance: Elicited ancestral language use in Lazuri-Turkish and Turkish-German caregiver-child dyads during structured play. Unpublished Dissertation. New York, NY: CUNY Academic Works.

Yuksel-Sokmen, P., & Brooks, P. J. (2014, July). Early communicative routines within Lazuri-speaking caregiver-toddler dyads in Turkey. Poster presented at the International Association for the Study of Child Language (IASCL), Amsterdam.

Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği
Z. Özüm Asılkazancı Ak

Tehlike Altındaki Laz Dilini Destekleyen Font Tasarımı: Font Helimisi

Yazan: Z. Özüm Asılkazancı Ak

Ak, Zeynep Özüm (2017). Understanding the Problems of the Support of an Endangered Language in Typography: Proposal of a Typeface That Supports the Laz Language (Communication Design, Master). Escola Superior de Artes e Design de Matosinhos.

Giriş

1. Unesco'nun İnteraktif Atlası ve Tehlike Altındaki Diller

Dil, iletişim aracı olmanın yanında bireyin bilinç yapısını ve dünyayı algılayış biçimini şekillendiren, kendini ve yaşadığı topluluğu tanımlamasını sağlayan bir araçtır. Binlerce ya da milyonlarca insanın kollektif deneyimlerinin ve kültürün arı yansıması olan dil, insanlığın ortak mirası ve zenginliğidir.

Modern toplumlarda dilin, kimlik ve grup aidiyetini etkileyen manevi yönleri ile toplumsal statülerini etkileyen maddi yönü, birlikte karmaşık bir etkileşim içerisinde gelişmektedir (Eraydın, 2008, s.150). Azınlık dili konuşan bireyler yaşadığı toplumun dil politikalarının da etkisiyle yerel dilleri bırakıp daha çok kişi tarafından konuşulan dillere geçmektedirler. Okul eğitiminin yaygınlaşması, devlet-halk iletişiminin güçlendiği kurumların ve kitlesel iletişimin büyük dillerin tekelinde olması azınlık dillerinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasının başlıca nedenlerindendir. Dil erozyonunun ilk basamağında aileler iki dilli hale gelir ve bir sonraki nesilde çocuklar önce asıl dili öğrenmek yerine çoğunluk dilini öğrenirler. Daha da ilerde asıl dili öğrenmeyi bırakırlar (Janson, 2012, s.130-269).

1996 yılında Unesco tarafından yayınlanan "The Atlas of the World's Languages in Danger" dokümanında ise dünya çapında 600 dilin tehlike altında olduğu belirtilmiştir. Yayınlanan bu rapora göre Türkiye'de konuşulan 36 dilin 18'i tehlike altındadır ve bu dillerden biri olan Lazca ise "Definitely Endangered (Açıkça tehlikede)" seviyesinde bulunan diller listesinde yer almaktadır.

2. Yazı ve Tipografi

Walter Ong'a (2014) göre modern insanın bilinç yapısını biçimlendiren ve güçlendiren bir "teknoloji" olan yazı, konuşmanın sözlü-işitsel duyu sınırlarına "görme" duyusunu da ekleyerek düşünme biçimini dönüştürür. Ferdinand De Saussure'e (1998) göre ise dil, işitim imgelerini kucaklayan bir bütün, yazı ise bunların somut biçimidir.

İlk köylerin oluşmasından 2.500 yıl sonra (Barthes, 2014, s.28-29), insanoğlunun "kayıt tutma" ihtiyacı doğmuştur. Önceleri nesneyi doğrudan temsil eden görsel piktogramların yerini hayal gücüyle yaratılan "soyut" dünyanın görsel temsiliyetini sağlayan çivi yazıları almıştır (Ong, 2014, s.105-106). İlk olarak Sümer topluluklarında ortaya çıkan ve seslerin simgelerinden oluşan bu yazı, Hristiyanlık dönemine kadar kullanılmaya devam etmiştir (Barthes, 2014) (Manguel, 2004).

İlk alfabe M.Ö. 15. yy'da kullanılan ve sadece ünsüzlerden oluşan Fenike alfabesidir. Yunanlılar yaklaşık 8. yy'da bu alfabeyi benimsemiş ve alfabeye ünlü harfler ekleyerek yazıyı soldan sağa doğru düzenlemişlerdir (Laberre, 2012).

Yazının önemi çağlar boyunca sürmüş, 1456 yılında Alman Johannes Gutenberg'in geliştirdiği "matbaa" teknolojisi sayesinde bilginin kitlelere ulaşımı ve modernleşme sürecinin hızlanması sağlanmıştır. Gutenberg zamanında el yazısının taklit edildiği tipografik öğeler Rönesans ile birlikte hümanistler tarafından yeniden şekillendirilmiş, Bodoni ve Didot tarafından tasarlanan yazı karakterleri ile tipografi kaligrafik öğelerden arındırılmıştır (Dündar, 2015, s.15-28).

Sanayi devrimi sonrası toplumsal yapının da etkisiyle 19. yy'da şekillenen tipografi anlayışı sonucunda alfabe; bağımsız, değişken, esnek bir sistem olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Bu dönemin eklektisist üretimi sayesinde, tasarlanmış bir yazı karakterinin artık italik, kalın, ince, dar, geniş gibi varyantları ile bir arada üretilmiştir (Dündar, 2015).

Teknolojik değişimlerle paralel bir şekilde şekillenen tipografik dil bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle birlikte büyük bir kırılma yaşamış ve dilin bütününü oluşturan kuralların tasarımcılar tarafından farklı bir şekilde değerlendirilmesine olanak sağlamıştır. Okuma eyleminin lineer yapısı yerini, etkileşime girebilen ve birden fazla duyguyu harekete geçirebilen bir sisteme dönüştürmüştür (Dündar, 2015).

3. Laz Dili ve Yazı Sistemleri

Lazca hakkındaki ilk yazılı belgeler 1787 yılında Lorenzo Hervás tarafından yayınlanmıştır. 1843'te Alman Lazolog George Rosen (1820-1892) "Laz Dili Üzerine" adlı çalışmasında şöyle der:

"Onların (Lazların) Yunan yazısını mı yoksa başka bir yazıyı mı kullandıkları özellikle bölgenin mimari anıtlara sahip olmamasından ötürü artık anlaşılamamaktadır. Şimdi ise tıpkı diğer Müslüman halklar; Persler ve Türklerin yaptığı gibi bazı eklemelerle sadece Arap alfabesini kullanmaktadırlar ancak dillerini çok nadiren yazarlar, çünkü (Atinalı ayanın aktardığına göre) bunu kökünün kurutulması gereken eski bir günah olarak görmektedirler ve bu sebeple yazmaya sıra gelince İslamiyetle birlikte yerleşen Türkçeden faydalanmaktadırlar. Şüphesiz ki (yazılı) Laz literatürü hiçbir zaman olmamıştır; çünkü öyle olsaydı belli bir diyalekt daha ön plana çıkarılmış ve bölgesel dil olarak kuvvetlendirilmiş olurdu. Ama böyle bir şeyle karşılaşmadım ve bana aktarıldığına göre Lazcada her vadide kendini diğer vadilerden ayıran diyalektik farklılıklar bulunmaktadır" (Çağatay Aleksiva, 2015, s. 52).

Nikolay Marr 1910'da yayınladığı yolculuk notlarında Lazların çoğunun anadillerini küçümsediklerini söylemektedir. Öyle ki 1840 yılında George Rosen tarafından kaydedilen yöreye özgü bazı deyişler artık bilinmemektedir (Marr, 2016, s.101).

Lazca yazma girişimleri 1990 öncesi dönemde Gürcistan ve Türkiye olmak üzere iki sahada devam etmekteydi. Cumhuriyet öncesi dönemde İstanbul'daki bir grup Laz aydının çalışmaları sonucu Lazca yazım faaliyetleri başlamış, sosyal ve politik anlamda örgütlenilmiştir. II. Abdülhamit döneminde Lazcaya çevrildiği bilinen Vesiletü'n-Necat, Nuri Duduşi'nin Osmanlı alfabesi ile yazdığı şiirleri Osmanlı döneminde Lazcanın yazılı tarihi hakkında bilgi vermektedir. Cumhuriyetin ilanından 1993'e kadarki dönemde ise Laz dili üzerine çalışmalara rastlanılmamaktadır (Çağatay Aleksiva, 2015, s.52-57).

İkinci saha olan Gürcistan'da SSCB döneminin en önemli dil bilimcilerinden olan Nikolay Marr'ın 1910'da yayınladığı "Lazca Gramer ve Metinler" adlı çalışması Gürcü alfabesi ile yazılmıştır. Bu dönemde yapılan kuşkusuz en önemli çalışma 1928 yılında İskender Chitaşi önderliğinde Latin temelli Laz alfabesinin yayınlanmasıdır. Dönemin aydınları ulusal ve komünist şiirler, hikâyeler ve piyeslerle Laz edebiyatına önemli eserler kazandırmışlardır. Abhazya'da başlayan bu gelişmeler 1938'de Chitaşi'nin idamı ve Abhazya'daki Lazların Asya'nın içlerine sürgünüyle birlikte son bulmuştur (Çağatay Aleksiva, 2015, s.53).

1984'te Wolfgang Feurstein önderliğinde oluşturulan Lazoğlu alfabesi ve bunun sonucu olarak Almanya'da başlayan Laz hareketi, 90'lar Türkiye'sinde ivme kazanmıştır. 1993'de Ogni Dergisi; Ahmet Kırım, Ali İhsan Aksamaz, İsmail Avcı ve Mehmedali Barış Beşli'den oluşan bir grup Laz aydını tarafından yayınlandı ancak derginin ilk sayısı toplatılmıştır (Beşli, 2016). 1993-1996 yılları arasında altı sayısı çıkmış olan derginin 7. sayısı 2017 ilkbaharında yayınlandı. İlk Lazca sözlüğün 1999 Martında yayınlanmasının ardından 2000 yılında Mjora Dergisi, 2013'te de Türkiye'nin ilk Lazca gazetesi olan Ağani Murutsxi yayınlandı. 2011 yılında ilk defa bir resmi kurumda, Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nde, Lazca dersler verilmeye başlandı. 2013 yılında, Laz Enstitüsü kuruldu ve Kürtçe eğitim talebinin de etkisiyle ilkokullarda seçmeli Lazca dersi müfredatı oluşturulup sınıflar açıldı.

Lazoğlu alfabesinin yaratıcısı Alman Wolfgang Feurstein (2016), bölgeye yaptığı geziler sonucunda, Lazların toplumsal yapılarının bozulmasındaki en büyük etkenin 1950'lerden sonra bölgeye egemen olan çay tarımı ve buna bağlı olarak geleneksel yaşam düzeninin terkedilmesi olduğunu belirtmektedir. Dil erozyonunun sonucu olarak günümüzde çoğunlukla aile içi iletişiminde kullanılan Lazca, resmi dil Türkçe ile sentezlenerek kullanılmaktadır. Ebeveynler çoğunlukla Türkçe diksiyonlarının bozulmasını istemedikleri için çocuklarına Lazca öğretmemektedir. Kuşkusuz bunda 1930'larda Lazların yaşadığı coğrafyadaki okullardaki "Lazca Konuşanlar ile Mücadele Kolu" gibi oluşumların ve "Lazca Konuşma Yasağı"nın da etkisi büyüktür (Özgün, 2000) (Aksamaz, 2013). Türkçeyle ve devletle daha fazla karşı karşıya geldiği için, özellikle sahil kesiminde dil dejenerasyonu daha yoğundur.

3.1. Laz Dili'nin Özellikleri

Lazca; Gürcüce, Svanca ve Megrelce ile birlikte Güney Kafkas Dilleri içerisinde yer almaktadır. Yapısal olarak birbirine yakın olan Lazca ve Megrelce, Antik Colchis dilinin devamı olduğu düşünülen Zan kolunu oluştururlar.

Gürcistan Dil Enstitüsüne adını veren Arnold Çikobava, Megrelce ve Lazcanın Kolchis (ya da Zan) dilinin birer diyalekti olduğunu kabul etmektedir. Nikolay Marr, Guram Kartozia, İoseb Oipşidze ve Fransız Teolog ve Dilbilimci George Dumezil gibi bilim adamları her iki dilin de dilleşme sürecinin büyük oranda tamamlandığı için ayrı iki dil olarak kabul edilmesi gerektiği görüşündedirler (Çağatay Aleksiva, 2012) (Çağatay Aleksiva, 2015).

Batum ve Pazar arasında kalan bölgede Xopa-Çxala diyalekti, Arkabi-Viçe diyalekti ve Atina-Artaşeni olmak üzere 3 diyalekt konuşulmaktadır. Xopa-Çxala diyalekti Megrelce'ye en yakın Laz diyalektidir. Lazca, Güney Kafkas dilleri arasında konsonant (ünsüz harf) sayısı en fazla olan dildir. Bazı diyalektlerde 33'e varan konsonant sayısına karşın sadece 5 tane vokal (ünlü harf) bulunmaktadır (Çağatay Aleksiva, 2012).

3.2. Laz Yazı Sistemleri

Lazca, sözlü edebiyatı oldukça zengin bir dil olmasının yanı sıra çeşitli siyasal, sosyal ve kültürel olayların da etkisiyle yazı dili oldukça geç gelişmiş bir dildir. 1700'lerden önceki feodal yapı Lazların siyasi birlik oluşturamamasındaki en önemli etmenlerden biridir. 1800'lerin başlarındaki siyasi birlik oluşturma çabaları sonucu ortaya çıkan Tuzcuoğlu İsyanları Osmanlı Devleti tarafından bastırılmıştır. Cumhuriyet Öncesi Dönemde nüfus azlığı ve bölgeyi kalkındıracak bir tarım ürününün olmaması Lazların "şehirli" bir halk olmasının önüne geçmiş; şehir yaşantısının olmaması edebiyatın olmamasına, edebiyatın olmaması da sistematik bir alfabeye ihtiyaç duyulmamasına neden olmuştur (Beşli, 2016) (Çağatay Aleksiva, 2017).

Birlikte yaşadığı toplulukların dili ve yazı sistemlerini kullanan Lazlar yazı yazmaları gerektiğinde İslamiyet Öncesi Dönemde muhtemelen Yunanca, İslamiyetin kabulünden Cumhuriyetin ilanına kadar olan dönemde ise Arap harfleriyle yazmışlardır.

Lazcanın sistematik bir alfabeyle yazılmasıyla ilgili en önemli çalışma 1928'de İskender Chitaşi tarafından hazırlanan Latin temelli alfabedir. Chitaşi'den 56 yıl sonra Almanya'da başlayan Laz hareketinin etkisiyle Wolfgang Feurstein, daha sonra çalışma grubuna katılan Selma Koçiva ve Fikri Özdemir'in de katkılarıyla "Lazoğlu Alfabesi" olarak bilinen alfabeyi oluşturmuştur.

3.2.1. Cumhuriyet Öncesi Dönem

Cumhuriyet Öncesi Dönemdeki yazınsal faaliyetler incelendiğinde 1898 yılındaki ilk Lazca şiirlerden sonra 1918-36 yılları arasında Laz Halk Edebiyatı ürünlerinin önemli bir kısmının yazıya geçirildiğini görmekteyiz. SSCB'de Lazca üzerinde önemli çalışmalar yapan Gürcü Dilbilimci Niko Marr'ın Mxedruli alfabesiyle yazdığı "Lazca Gramer ve Metinler" kitabı 1910 yılında yayınlanmıştır (Çağatay Aleksiva, 2014).

Sovyetlerdeki bütün bu gelişmelerin yanında Türk tarafında alfabe adına olan gelişmeler yok denecek kadar azdır. 1914'te İstanbul'da yaşayan Laz öğrencilerinin iaşesi, barınması ve sosyalleşmesi konularında destek olan Laz Talebe Cemiyeti kurulmuştur. Cemiyet yeni üyeleriyle birlikte 1918 yılında "Laz Tekâmül-i Millî Cemiyet-i Hayriyesi"ni kurmuştur. Bu süreçte Lazca üzerinde çalışan Aşıkzade Abdullah, II. Abdülhamid döneminde Lazca eğitim talebi için dilekçe hazırlamış ancak Balkan Harbi (1912-1913)'nin patlak vermesi sonucu proje hayata geçirilememiştir. Lazca üzerine çalışan diğer bir isim Ortahopalı bir katip olan Faik Efendi'dir. Faik Efendi, II. Abdülhamit döneminde Lazca üzerine çalışmış fakat yaptığı çalışmalardan dolayı hapis cezasına çarptırılmıştır (Çağatay Aleksiva, 2017) (Yılmaz, 2015).

Araştırmalara göre Nuri Duduşi şiirlerini Osmanlı alfabesi ile yazıya geçirmiştir ancak 1918'de Trabzon'da koleradan öldükten sonra bu belgeler karısı tarafından yakılmıştır. II. Abdülhamit döneminde Lazcaya çevrilen ve Katip Çelebi'nin Mevlit olarak bilinen Vesiletü'n-Necat adlı eserine ise hâlâ ulaşılamamıştır (Çağatay Aleksiva, 2015, s.52). Bu zamana kadar yapılan çalışmalarda Osmanlı İmparatorluğu süresince sistematik olarak Arap harflerinin kullanıldığı bir alfabe çalışmasına rastlanılmamıştır (Çağatay Aleksiva, 2017).

1921'den 1980'lerin sonuna kadar Türkiye Lazları için Lazca bir tabu olarak kalmıştır. 80'lerde Almanya'da alfabe oluşturulmasıyla başlayan süreç 90'lar Türkiye'sindeki Laz hareketinin tetikleyicisi olmuştur.

3.2.2. Sovyet Dönemi Latinizasyon Politikaları

1920'ler ve 1930'lar süresince dilbilimciler ve politik liderlerce sıklıkla "truva atı" olarak kullanılan "alfabe değişikliği" süreci SSCB'de yaşayan toplumların sosyal ve kültürel değişimlerinin biçimlendiricisi olmuştur. Bolşevikler geliştirdikleri latinizasyon politikasıyla Batı ve Doğu proleterleri arasındaki iletişimi kolaylaştıracak bir köprü kurmayı amaçlamışlardır. Batı yanlısı Rus entelektüelleri Rus toplumunu Avrupa standartlarına yaklaştırabilecek en önemli basamaklardan birinin Rus yazı dilinin latinleştirilmesi olduğunu savunmuşlardır (Siscanu, 2011, s.102-104).

Başlangıçta Bolşevikler faaliyetlerini Kuzey Kafkasya ve Orta Asya halkları üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bölgedeki dillerin latinizasyon çalışmalarının asıl amacı Arap alfabesi kullanan halkların İslam dünyası ve/veya Türk kökleri ile bağlarını koparmaktır. Süreç boyunca Azerbaycan latinleştirmenin öncüsü olarak görülmüştür (Siscanu, 2011, s.107).

SSCB döneminde başında Nikolay Marr'ın bulunduğu Enstitü'nün çalışmaları sonucunda geleneksel edebiyatı olmayan Çerkesce, Adigece ve Abhazca gibi diller için Latin temelli alfabeler hazırlanmış, bütün etnik grupların kendi anadilleriyle okullar açılıp ders kitapları hazırlanmıştır. 1923-1929 yılları arasında Lazca'nın da aralarında bulunduğu 50 dil için Latin temelli alfabeler oluşturulmuştur (Siscanu, 2011, s.102-104).

25 Ocak 1930'da, Latinleştirmeye ilişkin faaliyetlerin askıya alınması kararı — Türkiye Cumhuriyeti'nde gerçekleştirilen Alfabe Devrimi'nin de etkisiyle — Stalin'in kararı sonucu kabul edilmiş ve bütün faaliyetler durdurulmuştur. SSCB halklarının dillerini kirilleştirmeyi amaçlayan proje 1938'de başlanmış ve daha önce latinleştirilmiş olan 50 dilin tamamı Rus alfabesiyle değiştirilmiştir. 1940'da Latinleşmeyi tasfiye etme eylemi esas olarak tamamlanmıştır (Siscanu, 2011, s.110-111).

Latinleştirme üzerine çalışan aydınlar casusluk, Pantürkizm gibi nedenlerle suçlanmış, bir kısmı hapis ve toplama kamplarına gönderilerek cezalandırılmıştır. Büyük bir çoğunluk ise idam edilmiştir (Kerimli, t.y.).

3.2.3. Türk Harf Devrimi

Tarihi değişimler sonucunda farklı yazı sistemleri kullanan Türklerin bilinen en eski alfabesi Orhun Yazıtları'nda kullanılmış olan Köktürk alfabesidir. Müslümanlığı benimseyen Türkler 9. yy ortalarında Arap yazısının etkisi altına girmiş ancak alfabenin Türkçeye uyarlanması XVI. yy'da tamamlanmıştır (Şimşir, 2008, s.2-6).

Osmanlı çağdaş dünyaya uyum sağlamaya çalışırken uluslararası yazışmalarda Latin harfleri kullanılmıştır. Bu dönemde Osmanlı aydınları arasında yazı tartışması başlamış ve daha sonra bu tartışmaya Azeri aydınlar da katılmıştır. Aydınlar Arap yazısının Türk diline uyumlu olmadığını, öğrenilmesi ve kullanılmasının zor olması nedeniyle de düşük olan okur-yazar oranının yükseltilmesi gerektiğini ve bunun sonucunda Batı ülkelerine uyum sürecinin hızlanacağını savunmuşlardır (Dündar, 2011, s.104).

29 Ekim 1923'de Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından tartışmalar devam etmiştir. Bu dönemde, Latin alfabesinin kullanılmasını savunanların sayısı artsa da, Arap yazısını kutsal gören Latin alfabesi karşıtlarının sayısı çoğunluktadır.

1 Kasım 1928'de Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk Yazı Devrimi ile yaklaşık 1000 yıldan beri kullanılmakta olan Arap yazısı bırakılmıştır. Alfabe ve Dil Devrimi girişimi ile yeni ulusal kimlik oluşturulmuş ve kültürel bir "tabula rasa" yaratılmıştır (Balçık, 2008, s.86-87). Latin temelli Azeri alfabesinden referans alınarak oluşturulan Latin alfabesinin kullanılmaya başlanması ile birlikte alfabede karşılığı bulunmayan Türkçe seslerin uyarlanması ve dilbilgisi kurallarının geliştirilmesi için "Türk Dil Kurumu" kurulmuştur. Latinleştirme sürecinin neticesinde Alfabe Devrimi öncesi 1 milyon 100 bin kişilik okur-yazar oranı Alfabe Devrimi'nden 5 yıl sonra 3 katına çıkmıştır (Şimşir, 2008, s.244).

3.2.4. Latin Temelli İlk Laz Alfabesi ve İskender Chitaşi

SSCB'nin ilk dönemlerinde bir Laz Entelektüeli, Aktivist ve Laz Edebiyatı Kurucusu olan İskender Chitaşi'nin yapmış olduğu çalışmalar sonucunda Laz dili 1928'den beri Latin alfabesi ile yazılmaktadır.

1904 Ekim'inde Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Viçe (bugünkü adıyla Fındıklı)'de dünyaya gelen Chitaşi yedi yaşında Arap alfabesinin öğretildiği yarı dinsel yarı laik Türk köy okullarında eğitimine başladı. Rusya'ya göç eden babası ve amcası tarafından 1913'te Batum Lisesine kaydettirilmek istense de yabancı kökenli Müslüman olmasından dolayı okula kabul edilmemiştir (Chitasi, 2017, s.14-18).

1922-23 yılları arasında Moskova Devlet Üniversitesi'nde dersler aldı ve 1927'de Lazlar arasındaki örgütlenme faaliyetleri için Acaristan'a gitti. 1928'de Doğu Halkları Millî ve Etnik Kültürleri Enstitüsü'nde Yüksek Lisans Hazırlık Birimi'nde derslere başladı. Enstitü'de 1931 yılında Lenin Nişanı ile ödüllendirilecek olan (Marr, 2016, s.7-10) Nikolay Marr'ın derslerini takip etti ve bizzat onun rehberliğinde Lazca çalışmalarına katıldı (Çağatay Aleksiva, 2015).

Chitaşi 1929 Yazı boyunca Gürcistan Komünist Partisi Vilayet Komitesi'nin Millî Azınlıklar Bürosu'nda Lazlarla ilgili çalıştı. Aynı yıl Marr'ın analitik yöntemi model alınarak hazırlanmış olan Latin temelli ilk alfabeyi SSCB'ye bağlı "Yeni Laz Alfabesi Birimi" adına yaptı ve bu kurumun kararıyla yürütmeye koydu. Lazca için hazırlanan ilk alfabe Abhazya'da 1926 yılında Marr tarafından geliştirilen Latin temelli Abhaz alfabesi referans alınarak oluşturulmuştur. Chitaşi ve çalışma arkadaşları Arhavi Diyalektiği'nin 34 sesini temsil edebilmek için 30 harf ve geri kalan dört fonem için ikili harf kombinasyonları kullanmışlardır. Chitaşi'nin redaktörlüğünü yaptığı ve hazırlanan alfabenin kullanıldığı ilk Lazca gazete Mçita Murutsxi (Kızıl Yıldız) Muhammet Vanlişi, Rıza Bibinoğlu, Helim Hazirişi ve Nazım Kurtoğlu ile birlikte 7 Kasım 1929 Perşembe günü yayınladı (Çağatay Aleksiva, 2015) (Chitasi, 2017).

Kasım 1929'da Mustafa Kemal Atatürk'ün de imzasının bulunduğu Bakanlar Kurulu Kararı'yla derginin Türkiye'ye sokulması yasaklanmış, Türkiye'den gelen tepki üzerine gazete ikinci sayıdan sonra kapatılmıştır (Çağatay Aleksiva, 2017, s.8).

(Kaynak dergide burada 1930 tarihli "Lazuri Alboni" (Laz Alfabesi) tablosunun taranmış bir görüntüsü yer almaktadır; ağır OCR bozulması nedeniyle harf-ses eşleştirme tablosu metne güvenilir biçimde aktarılamamıştır — [okunamadı].)

1930'da revize edilen 34 harfli bu alfabede 1929-1939 yılları arasında kullanılan Latin temelli Azeri alfabesindeki 32 harfin 28'i kullanılmıştır. Revize edilmiş yeni Laz alfabesinde bu harflere ek olarak "Ə" ve "Ь" (benzeri özel) harfleri kullanılmıştır. Geri kalan seslerin gösterimi, sesi oluşturan iki harfin birlikte yazımıyla çözümlenmiştir. Alfabede Hopa Diyalektiği'nde bulunan bir ses dikkate alınmamıştır. Belirli harflerin kullanımında da değişiklikler yapılmıştır (Feurstein, 2012, s.9-11).

Chitaşi 1931'de Marr'ın önerisiyle Transkafkasya Tarih ve Arkeoloji Enstitüsü'nde Yafetoloji üzerine çalışmaya başladıktan sonra 1932'de Kafkasoloji Enstitüsü'nde okutman ve araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1933'te Bilimler Akademisi Transkafkasya Şubesi Azerbaycan Bölümü'nde kurulan Dil Bölümü'nde başkanlık yaptı. Sohum'da 3 ay içerisinde hazırladığı eğitim materyalleri 1933'ten 1936'ya kadar eğitim veren Sarp ve Abhazya'daki Laz okullarında kullanılmıştır (Çağatay Aleksiva, 2015).

1932 yılında 675 adet yayınlanan ilk Lazca ders kitabı "Çguni Çhara-Albonişi Supara (Yazınımız-Alfabe Kitabı)" Laz çocuklarına anadillerinde okuma-yazma öğretebilmek için hazırlanmış ve Sohum'da basılmıştır. Kitaptaki bölümlerin büyük bir kısmı dönemin ideolojisine göre şekillendirilmiştir (Feurstein, 2012, s.9-13).

1933'te yayınlanan "Oxesapuşi Supara (Hesap Kitabı)" Rus Matematikçi ve Pedagog Natia Popova'nın aynı adlı Rusça ders kitabının çevirisidir. Bazı bölümler Chitaşi tarafından eklenmiş ve Lazcaya çevrilmiştir. Birinci ve ikinci sınıflar için hazırlanan kitap iki ciltten oluşmaktadır. Oxesapuşi Supara'dan 2 sene sonra yayınlanan "Alboni (Alfabe)" Laz alfabesinin temellerinin anlatıldığı bir kitaptır. İkinci sınıflar için hazırlanmış olan ve 1937'de yayınlanan "Okitxuşeni Supara (Okuma Kitabı)" iki cilt olarak yayınlanmış ancak günümüze sadece 2. cildi ulaşmıştır (Çağatay Aleksiva, 2015). Chitaşi'nin kitaplarının birçoğu Gürcistan'da font olmadığı için Abhazya'daki Giz Yayınevi'nde basılmıştır (Chitasi, 2017, s.24).

Chitaşi 1935 yılından itibaren Tiflis'teki Kafkas Üniversitesi'nde Lazoloji Kürsüsü başkanı ve kıdemli bilim uzmanı olarak çalıştı. Aralık 1936'da, Chitaşi'nin en büyük politik destekçilerinden Abhazya Devlet Başkanı Nestor Lakoba'nın ölümünden sonra Gürcistan'ın önemli akademisyenlerinden olan Arnold Çikobava (1898-1985) başta olmak üzere önde gelen bilim adamlarıyla Laz Dili ve sorunları hakkında fikir ayrılığına düştü. Çikobava Lazcanın "ev dili" olarak kalması gerektiğine ve eğer edebi dil gelişecekse bunun Gürcüce olması gerektiğini savunmuştur (Çağatay Aleksiva, 2017, s.11). Chitaşi 1935'te Stalin'e yazdığı mektupta ilkokulu Laz Dili'ne dönüştürme, yeniden öğretmen yetiştirilmesi ve ders kitaplarının basılması taleplerinde bulunsa da sonuç alamamıştır (Chitasi, 2012).

Stalin'in ideolojik değişimlerinden dolayı 1936'dan itibaren Gürcistan sınırları dışında kalan diğer azınlık dillerinin Latin temelli alfabeleri kirilleştirilmiştir. Gürcistan'ın kirilleştirmeye karşı geliştirdiği gürcüleştirme çalışmaları, dönemin Sovyet çatısındaki Gürcistan'ın iktidardaki güçlü etkisi, Stalin'in Gürcü ve dönemin Sovyet Güvenlik Sekreteri ve Sovyet Gizli Polisi Şefi Lavrenti Beria'nın Megrel olması gibi faktörlerin de etkisiyle gerçekleştirilmiştir (Çağatay Aleksiva, 2015).

Bütün bu gelişmelerin sonucu olarak 1938'de Latin temelli Laz alfabesi, Çikobava'nın önderliğinde bir araya gelen Gürcü bilim adamlarının da baskısıyla Gürcü alfabesiyle değiştirilmiştir. Daha sonra eğitim dili olan Lazca kademeli olarak müfredattan kaldırılmış; yerine Gürcüce, Rusça ve Türkçe eğitime geçilmiştir (Chitasi, 2017, s.23-24).

Çikobava'nın talebi ve Beria'nın emriyle Chitaşi 10 Haziran 1938'de Stalin ve Molotov imzalı bir belgeyle yargılamaya tabi kişiler listesinde yer aldı. 21 Haziran 1938'de Troyka'da Türk İstihbarat Teşkilatı'na üye olduğu ve casusluk yaptığı gerekçesiyle 22 Haziran günü Tiflis'te infaz edildi. "Büyük Terör" olarak adlandırılan 1936-38 döneminde Abhazya kökenli 43 Laz benzer gerekçelerle cezalandırılmıştır (Çağatay Aleksiva, 2017, s.11).

3.2.5. Lazoğlu Alfabesi

Chitaşi'nin ölümünden sonra alfabeyle ilgili ilk çalışmalar 80'li yıllarda Almanya'da başlamıştır.

Lazoğlu Alfabesinin mimarı Alman Etnolog Wolfgang Feurstein'ın çalışmalarının ilk basamağını Lazların geçim kaynağı olan çay ve fındık tarımı ve coğrafya oluşturmaktadır. Feurstein daha sonra etnolojiye yönelmiş; dil ve tarih üzerine araştırmalar yapmıştır. Bölgeye 12 kere giden etnolog, Lazcayı bizzat yöredeki insanlardan öğrenmiş; Gürcüce, Megrelce ve Ermenice'yi aynı alfabeyle yazabilmek adına bir alfabe geliştirmeye başlamıştır. Üç dilin bir alfabeyle yazılması amaçlandığından oluşabilecek sorunları minimuma indirebilmek için "her bir sesin" görsel temsiliyeti "bir harfle" sağlanmıştır (Feurstein, 2016).

1984 baharına kadar Lazcayı yaşatma çabalarını Almanya'da tek başına sürdüren Feurstein daha sonra Almanya'da yaşayan Laz Aktivist Selma Koçiva ve Fikri Özdemir ile birlikte Lazoğlu Alfabesini oluşturmuşlardır (Feurstein, 2017) (Çağatay Aleksiva, 2017). Alfabe aynı yıl Kafkasoloji Kongresi'ne sunulmuştur. Dönemin siyasal koşulları gereği gerçek isimlerinin kullanılmasının sakıncalı olmasından dolayı, 1984 yılında yayınlanan Parpali kitapçığında alfabenin Laz mimarlarının kimlikleri gizli tutulmuştur (Feurstein, 2017). Feurstein, ismini tek başına kullanmak istememiş, bunun yerine grubu temsilen Lazca üzerine çalışmalar yapmış olan arkadaşı Fahri Kahraman'ı onure etmek için "Fahri" adını ve soyadı olarak da "Lazoğlu"nu seçmiş, böylece Fahri Lazoğlu mahlası ortaya çıkmıştır. Kitabın Almanca olan ikinci giriş yazısında ise Wolfgang Feurstein imzası bulunmaktadır.

Feurstein (2016), alfabenin yayınlanmasından beş yıl sonra Sovyet Dönemi'ne ait bir ders kitabı ve Mçita Murutsxi'nin bir basımına ulaşmıştır. Bundan dolayı Lazoğlu alfabesiyle Chitaşi alfabesi arasında organik bir bağ bulunmadığını ve her iki alfabe arasında ciddi farklılıklar olduğunu söyleyebilmekteyiz. Feurstein (2016), dernekleşme sürecine kadar olan dönemde Almanya'daki Lazların Türk resmi makamlarına karşı korku duyduklarını belirtmektedir. 1992-1997 yılları arasında "Lazebura, Kulturkreis Kaçkar. Internationale Gesellschaft für Südkaukasische Sprachen und Kulturen e.V." (Kaçkar Kültür Çemberi, Uluslararası Güney Kafkas Dilleri ve Kültürleri Cemiyeti)'nin bir parçası olarak çalışmalarını sürdürmüştür.

Almanya'da yaşayan Laz Aktivist Selma Koçiva derneğin politik çalışmalarını desteklemiş olsa da Feurstein dil üzerinden siyasi taleplerde bulunulmasını reddetmiş ve dili yaşatma üzerine yaptığı çalışmalarını sürdürmüştür. Alman Etnoloğa göre çalışmalarının büyük bir çoğu Türkiye Lazları tarafından yanlış yorumlanmıştır (Feurstein, 2017).

Türkiye'de "Türkçeden başka dil yoktur!" politikasının, dönemde de etkin olduğunu Feurstein'ın iki kere sınırdışı edilmesinden ve Laz aktivist Selma Koçiva'nın hazırlanan alfabeyi gizlice Türkiye'ye sokmasından anlayabilmekteyiz. Feurstein'ın satın aldığı "Laziko" markalı kolonya şişesine devlet tarafından el konulması dönemin dil politikaları hakkında ipucu verebilecek absürt bir örnektir.

3.2.6. Kullanılan Diğer Alfabeler

1984'e kadar olan dönemde Dumezil'in kitaplarına erişebilen Türkiye'li Lazlar, Yunan alfabesinde bulunan bazı harflerin de var olduğu Dumezil sistemini kullanmaya çalıştılar (Avcı, 2015) (Beşli, 2016). Chitaşi alfabesinden yarım asır sonra, Almanya'daki Laz hareketinin de etkisiyle 1984 yılında Lazoğlu alfabesi yayınlandı. Ancak Laz aydınlarının Latin temelli ilk Laz alfabesi olan Chitaşi alfabesi ile tanışması 2000'lerin başlarında olmuştur. Alfabelerin varlığından haberdar olmayan Lazların "kişisel alfabe" oluşturma hikâyeleriyle ise sıklıkla karşılaşılmaktadır.

Lazca yayın yapılmaya başlanmasıyla birlikte yeni teknolojik zorluklar da göz önünde bulundurularak alfabenin nasıl kullanılabileceği konusunda daha fazla soru sorulmaya başlanmış, cevap bulunamadıkça da alfabe sayısı artmıştır.

Lazoğlu alfabesi bir grup Laz aydını tarafından teknik imkânlar elverdiğince kullanılmaya çalışılsa da günümüz okur-yazar Lazları çeşitli kişisel tercihlerden dolayı farklı alfabeler de kullanabilmektedir. Kişisel kullanımın yanısıra basılı yayınlarda da keyfi uygulamalara oldukça sık rastlanmaktadır. Lazoğlu alfabesiyle ilgili karşıt görüşlerden ilki Sevim Genç tarafından gelmiş ve alfabedeki "Ğ" yerine "Y"nin kullanılmasını önermiştir. Ancak öneri hem diğer dilbilimciler hem de yazarlar tarafından kabul görmediği için kullanılmamıştır (Yazici, 2016).

Ankara'da bulunan ve Kemalist çizgide çalışmalarını sürdüren Arhaviler Derneği 1980'lerin başında Arhavili Öğretmen Fahri Kahraman tarafından geliştirilen alfabeyi kullanmaktadır (Çağatay Aleksiva, 2017). Derneğe ait dokümanlarda Türkiye Kürtleri tarafından benimsenen Bedirxan alfabesinde de bulunan "x" harfi kullanılmamaktadır (Roshani, t.y.). Dernek üyesi olmayan Lazların da -klavyede bulunduğu halde- özellikle 'x' harfini kullanmamak için farklı kişisel çözümler ürettiklerini görebilmekteyiz. Örneğin, "Dutxe" köy adı için Dutge, Duthe, Dudğe gibi yazımlar tercih edilebilmektedir (Yazici, 2016).

Japon Göichi Kojima, IPA (The International Phonetic Alphabet)'yı referans alarak Kojima alfabesini oluşturmuştur. Kojima 1999'da İsmail Avcı tarafından yayınlanan Lazca sözlükte kullanılan Ky, Ky' ve Gy harflerine ek olarak Ç, K', X' gibi harfler de eklemiştir (Avcı Bucaklişi, 2017). Kojima'nın verdiği en radikal kararlardan biri Z yerine Z' kullanılmasıdır (Kojima, t.y.). Eklenen yeni harflerle harf sayısı 35'ten 38'e çıkmıştır. Ses ve sesi temsil eden harflerle ilgili tutarsızlıklar bulunduğundan alfabe çoğunluk tarafından kabul görmemiştir.

Laziǩa Yayın Kolektifi ve Laz Enstitüsü'nün kurucularından olan ve Laz kültürü üzerine birçok eseri bulunan İsmail Avcı Bucaklişi (2016), 1990'dan beri yazılarını bilgisayarda yazdığını belirtmektedir. Lazca Açık Öğretim ders materyallerini de hazırlayan Bucaklişi, Seçmeli Lazca Dersi için kullanılan iki alfabeden birinin uyarlayıcısıdır. Bucaklişi'nin kitapları incelendiğinde, farklı dönemlerde farklı alfabeler kullandığı görülmektedir. Bucaklişi (2016) kullandığı son alfabeyle ilgili yaptığı değişikliklerin nedenini yazma ve okumayı kolaylaştırıp, font kullanımıyla ilgili sıkıntıları minimuma indirmek olarak açıklamaktadır.

2008 yılında Laz Kültür Derneği'ni kuran ve hâlâ başkanlık görevini yürüten Mehmedali Barış Beşli'ye göre (2016) sosyal medya kullanımı -farklı alfabeler kullansalar da- Sarp'ın iki tarafındaki Lazların iletişimini güçlendirmiştir. Sınırın iki tarafındaki Lazlar için ortak iletişim alfabesi Latin alfabesidir. Ancak teknolojik altyapıyla desteklenemediği için Lazoğlu alfabesi kullanılamamaktadır. Günümüzde seçmeli Lazca dersi kapsamında oluşturulan dokümanlarda iki farklı alfabe kullanılmaktadır. Ancak her iki alfabe de konsensüs oluşturulmadan hazırlanmış ve eğitim materyalleriyle öğrencilere sunulmuştur (Çağatay Aleksiva, 2017).

2009'da İrfan Çağatay Aleksiva, Lazoğlu alfabesinin teknolojiyle uyumunun zor olduğunu düşünerek oluşturduğu alternatif alfabeyi 2010 yılında Laz aydınlarıyla paylaşmış ve 2015'te Hasan Uzunhasanoğlu ile birlikte bütün Laz gruplarıyla görüşüp bir deklarasyon hazırlamıştır. Wolfgang Feurstein'ın da kısmen onayladığı süreçte projede harfler Alman yazı sistemine göre düzenlenmiş, breve diyakritikli harfler yerine sesin iki harfle gösterilmesi önerilmiştir. Laz aydınlarının tümünden destek alamadığı için öneri hayata geçmemiştir (Çağatay Aleksiva, 2017).

Yukarıda belirtilen örneklere ek olarak Lazlar ve Laz kültürü üzerine hazırlanmış her bir basılı ürünün "kendi alfabesinin" olduğunu söylemek mümkündür.

Alfabenin yaratıcısı Feurstein (2016)'a göre günümüzde farklı alfabelerin oluşumunun/varlığının sebebi Laz etnisitesine karşı tümsel bir sorumluluğun olmayışı ve yazınsal ürün veren Lazların bireysellik vurgusu yapma eğiliminde olmalarıdır. Yeterli bilimsel ve akademik çalışmalar yapılmaksızın oluşturulan alfabeler Laz kamuoyunda bir karşılık bulamamaktadır. Laz Kültür Derneği Başkanı Mehmedali Beşli (2016) ve Ağani Murutsxi Gazetesi Editörü İrfan Çağatay Aleksiva (2017)'ya göre Laz Alfabesi adına atılması gereken en önemli adım konsensüs oluşturup merkezi karar alınmasını sağlamaktır.

3.3. Yazı Sistemleri ve Diyakritikler

Diyakritikler (aksan ya da diyakritik işaretleri), anlam ve telaffuzları değiştirmek üzere harfin üzerinde, altında veya çevresine konulan işaretlerdir.

Çok sayıda yazı sisteminde kullanılan aksanlar Yunanca'da tonalitenin ifade edilmesi, Arapça ve İbranice'de isteğe bağlı olarak sesli harf vurgusu yapılması ve Hint hece yazı sistemlerinin bazılarında ise hecelenebilen sesin değiştirilmesi için kullanılmaktadır. Latin alfabesi kullanan dillerde alfabede bulunan temel 26 harf, aksanlarla zenginleştirilerek farklı seslere sahip olan diller desteklenmiştir (Březina, 2009).

  1. yy başlarında Jan Hus tarafından yazılan "Orthographia Bohemica", Latin alfabesi kullanan ve diyakritikçe zengin Çek Dili'nin modern yazım ve ortografisinin ele alındığı en eski belgedir. Hus tarafından önerilen yeni ortografi sistemi hemen kullanılmamış, bu sisteme paralel olarak 16. yy'ın ortalarına kadar digraphic stili kullanılmaya devam edilmiştir (Blazek, 2016, s.15-16).

Diyakritikçe zengin dillerden biri olan Lehçe'nin, Hristiyanlığın kabulünden önceki dönemlerde herhangi bir yazı sistemi yoktur. Hristiyan misyonerler tarafından oluşturulmuş Glagolitic alfabesi (Glagolitsa); Kiril, Gürcü ve Ermeni alfabelerine referans olsa da Polaklar ve Çekler Latin alfabesine bağlı kalmış ve alfabeyi dilin ihtiyaçlarına göre uyarlamışlardır. "Matbaanın Altın Çağı" diye de bilinen 16. yy'da Lehçe hızlı bir gelişme göstermiştir ve oluşturulan sistem çok az değişikliğe uğrayarak bugüne kadar gelmiştir (Matecka & Oslislo, 2016, s.68).

Macar dilinin ortografisi incelendiğinde 16. yy'dan başlayarak basılan hemen hemen her kitapta standart yazım eksikliğinden doğan problemlerle karşılaşıldığı görülmektedir. 19. yy başlarında Macar yazı sistemi ana hatlarıyla belirlenmiş ve neredeyse hiçbir değişikliğe uğramadan bugüne kadar kullanılagelmiştir (Kravjanszki, 2016, s.50).

3.3.1. Lazoğlu Alfabesindeki Diyakritikler

Lazoğlu alfabesi geleneksel Latin alfabesinde bulunan 'W' harfi dışındaki bütün harfler korunarak ve Türk alfabesinden de harf referansları alınarak oluşturulmuştur. Alfabede "cedilla (ç harfinde bulunan diyakritik)" ve "breve (ğ harfinde bulunan diyakritik)" olmak üzere 2 diyakritik kullanılmaktadır.

Alfabenin yaratıcısı Wolfgang (2016), diyakritik denemelerine "acute (á harfindeki diyakritik)" diyakritiği ile başlamıştır. Ancak görsel harmoninin sağlanamadığı düşünüldüğü için acute kullanılmamıştır. Daha sonra, "caron" diyakritiği (yatay ve dikey caron örneklerinde bulunan) denenmiş ancak harfin Slavik dilleri referans ettiği ve köşeli formundan dolayı yazı ritminin bozulduğu gerekçesiyle kullanılmamıştır.

Son basamakta alfabenin hedef kitlesi Türkiye'de yaşayan Lazlar olduğu için, Türk alfabesinden referanslar alınması uygun görülmüştür. Türk alfabesinde kullanılan "ç" ve "ğ" harfleri korunmuş; diyakritikli harfler için de "ğ" harfindeki "breve" diyakritiği kullanılmıştır. Bu sayede hem yazı ritminin sağlanacağı hem de diyakritiğe aşina olan okul çağındaki çocukların alfabeyi kolay benimseyebilecekleri düşünülmüştür.

Breve diyakritiği; Türkçe, Esperanto, Tohono O'odham, Romanian, Vietnamese dillerinin fonetik transkripsiyonlarında da kullanılmaktadır ("Diacritics Project @ Typo.cz", t.y.).

Projede asıl üzerine durulan harfler, Lazoğlu Alfabesinde yer alan ancak Unicode karakter tablosunda yer almayan Ź, P̌, K̆, Ç̌, T̆ ve Ʒ harfleridir.

3.4. Teknik Sorunlar

İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişen typesetting teknolojilerinden günümüz bilgisayar çağına kadar, Romanik olmayan alfabeler başta olmak üzere, bir çok dilde kullanılan karakterler ihmal edilmiştir. Günümüzde SIL (The Summer Institute of Linguistics) tarafından dilbilim ve antropolojiden de faydalanılarak yapılan çalışmalar sonucunda Romanik olmayan ve karmaşık betiklerin kullanıldığı yazılı diller için yazı tipleri geliştirilmektedir ("Technology for Language Development", t.y.).

Latin alfabesi kullanılan ve farklı diyakritikler ihtiva eden dillerin teknolojiyle uyumlulaştırma süreci öncelikle sınırlı tipografi bilgisine sahip kişiler tarafından ele alınmış ve harfler hatalı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde bu sorunlar Doğu Avrupa Dilleri'nde kısmen çözülmüş gibi görünse de uyumlulaştırmayla ilgili sorunlar bununla sınırlı kalmamış; Latin temelli alfabe kullanılıyor olmasına rağmen farklı diyakritiklere sahip olan dillerin uyumlulaştırılmasıyla ilgili sorunlar günümüze kadar gelmiştir.

Bu dillerden biri olan Laz dilinin diyakritiksel süreci ele alındığında Lazoğlu alfabesinin yaygınlaşmaya başladığı ilk dönemlerde kullanılan fontlara elle müdahaleler yapıldığı ve harf anatomilerinin bozularak, okunurluk sorunlarının oluşmasına neden olunduğu görülmektedir.

Günümüz basılı ürünler ele alındığında Unicode karakter tablosunda yer almayan harfler ve bu harfleri içeren yazı tiplerinin eksikliğinin yazıyla ilgili yaşanan problemlerin temelini oluşturduğunu söyleyebilmekteyiz. Teknik sorunların çözümüyle ilgili geliştirilen geçici uygulamalar sonucunda Lazoğlu alfabesinin kullanılması ve okunurluğun korunmasıyla ilgili ciddi problemlerle karşılaşılmaktadır. Karşılaşılan en önemli sorunlar; yanlış diyakritik kullanımı, keyfi diyakritik konumlandırılması ve Latin Ezh harfi yerine 3 rakamının kullanılması şeklinde sıralanabilmektedir.

Okur-yazar Lazlar Unicode ve tipografi kaynaklı bu sorunlara farklı çözümler geliştirmişlerdir. Basılı eserler incelendiğinde neredeyse her bir eser için farklı bir alfabe kullanıldığını söylemek mümkündür.

Ağani Murutsxi Gazetesi Editörü Çağatay Aleksiva (2017), uyumlulaştırılmış fontlar yerine diyakritiklerini kendisinin konumlandırdığı Times ve Arial fontlarını kullandığını belirtmektedir. "Keyman" programıyla Laz Dilini atadığı Litvanca Dili'ni seçerek diyakritikli harfleri klavyedeki farklı harflere atamaktadır. Ancak oluşturulan dokümanlar kaydedildiği uzantıya ve kullanıldığı programa göre çeşitli sorunlara sebep olmaktadır.

Laz Kültür Derneği Başkanı Mehmedali Barış Beşli (2016), el yazısı örneklerinde Lazoğlu alfabesini kullanıyor olsa da, Lazca fontları kullanmak yerine diyakritikli harfleri 2 sessiz harfe karşılık gelecek şekilde yazmayı tercih ettiğini belirtmektedir.

Kendi hazırladığı alfabeyi kullanan Laz Enstitüsü Kurucusu Avcı Bucaklişi (2016), Millî Eğitim Lazca ders kitapları için hazırladığı dokümanlarda "DIN Next Pro" fontunu, diğer kitaplar içinse "Arno Pro" fontunu kullandığını belirtmektedir. Bucaklişi 2015 yılında yayınladığı "Lazca Ders Kitabı-1" eğitim dokümanında breveli kullanılan üç harfi, iki sessiz harf kombinasyonlarıyla göstermiştir.

Lazoğlu alfabesinin yaratıcısı Wolfgang Feurstein (2017), "High-Logic Font Creator" programıyla 50 kadar ücretsiz fontu Lazcayla uyumlulaştırdığını, "Clavie" programıyla da harflerin klavyedeki konumlandırılmalarını yaptığını belirtmektedir. Feurstein, diyakritikli harfleri farklı tuş kombinasyonlarıyla kullanarak (örn. Alt+p'nin p̌ breve vermesi) tek bir font ile Almanca, Türkçe ve Lazca yazabilmektedir.

3.4.1. Unicode ve OpenType Formatı

Bilgisayar bilimlerinin gelişmesiyle birlikte, farklı yazı sistemleri kullanan toplulukların teknolojiye erişimde kısıtlayıcı engeller oluşturmaya başlamıştır. Birincil aşamada teknolojinin "lingua franca"sı İngilizce veya Latin alfabesi temelli başka diller desteklenmiş; Çince, Arapça gibi diller sisteme dahil edilmemiştir. 20. yy'ın sonlarında hazırlanan Unicode standardı ile tüm yazı sistemlerini ve işaretleri tanımlayacak evrensel bir karakter haritası oluşturulana kadar, dünya dillerinin bir çoğu için yetersiz olan 256 karakterlik bir set kullanılmıştır (Balius, 2017).

Sorunun giderilmesindeki diğer bir önemli nokta ise Macintosh, PC Windows gibi işletim sistemleriyle uyumlu olan OpenType formatının geliştirilerek tek bir yazı tipi içerisinde 65.536 glyph ve sembolün kullanılmasının sağlanmasıdır (Wells, 2017).

Her geçen gün Latin temelli dilleri destekleyen font ailelerinin kullanımı artsa da daha küçük topluluklar tarafından konuşulan ve Latin temelli yazı sisteminin kullanıldığı bazı dillerin teknolojiyle uyumlulaştırılması sağlanamamıştır.

3.4.2. Doğaçlama Diyakritik Kullanımı

Lazca kullanılan kitaplar incelendiğinde neredeyse her kitap için ayrı birer alfabe kullanıldığını söyleyebilmekteyiz. "Doğaçlama diakritik kullanımı" sonucu yazınsal dil birliği sağlanamamakta ve bu, yazılı dili öğrenmeye çalışan Lazlar için bir engel teşkil etmektedir.

Kullanımda yaygın olarak yapılan hatalardan biri yanlış aksan kullanımıdır. Az rastlanan bir diğer uygulama ise diyakritikli harflerin çiftli harf kombinasyonlarıyla gösterilmesidir. Bazı yazılı kaynaklarda ise diyakritik kullanılmadığı görülmüştür.

Yaygın olarak karşılaşılan diğer bir uygulama ise Latin Ezh (Ʒ) harfi yerine 3 rakamının kullanılmasıdır. Harfin doğru kullanıldığı ve serifli (tırnaklı) fontların tercih edildiği metinlerde ise sadece bu harf serifsiz kullanılmıştır. Genelde breveli büyük harflerin diyakritikleri, yanındaki küçük harfin üzerine doğru kaymıştır. Harf stiliyle uyumsuz form ve boyutlardaki diyakritik kullanımından dolayı yazı ritmi bozulmaktadır.

Dijital uygulamaların yanı sıra, diyakritik kullanımını daha iyi analiz edebilmek için yaşları 10 ila 47 arasında değişen 7 kişinin el yazısı örnekleri alınmıştır. Analizler sonucunda, el yazısında yapılan hataların dijital kullanımdaki uygulamalarla benzerlik gösterdiği tespit edilmiştir. El yazısındaki dinamik yapıdan kaynaklanan değişkenler göz önüne alındığında dijital mecradaki uygulamaların daha belirgin olduğu söylenebilmektedir.

3.4.3. Lazcayla Uyumlulaştırılmış Times New Roman, Arial ve Verdana Fontları

2000'lerden önce Lazca'yı destekleyen tek font, ttf uzantılı Lazuri Athletic'tir. Aslında Times fontu olmasına rağmen Lazuri Athletic ismiyle anılan font, 2000'lilerin başlarında, Avcı Bucaklişi'nin teklifiyle Almanya'da yaşayan Yavuz Yazıcı tarafından revize edilmiştir (Yazici, 2016). Yazıcı, Font Creator başta olmak üzere, Photoshop, Flash gibi programları da kullanarak fontu yeniden düzenlemeye çalışmış, harf arası boşluk sorunlarını iyileştirmiştir (Yazici, 2016).

Lazoğlu Alfabesini kısmen destekleyen Lazuri Athletic'ten sonra Lazuri Times, Lazuri Megreli, Lazuri Arial, Lazuri Verdana fontları Yazıcı tarafından uyumlulaştırılmıştır. Fontlar, www.lazuri.com sitesinde hem .otf hem de .ttf uzantılarıyla yayınlanmış, fontların nasıl yükleneceği ve çalışma prensibi açıklanmıştır.

Revize edilen fontlarda klavyedeki harf konumlandırılması Alman klavye düzenine göre yapılmıştır. Örneğin Türkiye'de kullanılan klavyelerde Türkçe'de bulunup Lazca'da bulunmayan bazı harflerin yerine diyakritikli Laz harfleri atanmıştır. Dikkati çeken diğer bir uygulama ise 3 rakamına, büyük Ezh (Ʒ) harfinin atanmış olmasıdır. Buna ek olarak bazı harflerin klavye üzerindeki yerleri değiştirilmiştir. Klavyede harf atanmasıyla ilgili alınan bu kararlar fontun Türkiye Lazları tarafından kullanımını zorlaştırmıştır.

Lazoğlu alfabesi referans alınarak hazırlanmış olmasına karşın yanlış aksan kullanımı, aksanların doğru konumlandırılmaması gibi uygulamalarla karşılaşılmaktadır. Bu sorunlara rağmen, Yazıcı ve Bucaklişi bu güne kadar çalıştıkları dil bilimcilerle breve-caron ayrımı üzerine tartışmadıklarını belirtmektedirler (Yazici, 2016) (Avcı Bucaklişi, 2016).

4. Font Helimişi: Hedef Kitle ve Tasarım Süreci

Font Helimişi adını hayatının büyük bir kısmını sürgünde geçiren Laz Aydını, Şair, Yazar, Ressam ve Müzisyen Xasan Helimişi (1906-1976)'den almaktadır. Laz Kültürüyle ilgili farklı alanlarda yapılacak yayınlarda kullanılması hedeflenen font için farklı alanlarda ürünler vermiş olan Helimişi'nin bütünleyiciliği referans alınmıştır.

Projenin hedef kitlesi yazınsal alanda ürün vermek isteyen kişi ve kurumlardır.

Lazoğlu alfabesi temel alınarak oluşturulan font; Lazca, Türkçe ve İngilizce'yi destekleyebilmektedir.

Font Helimişi'nin tasarım süreci kaligrafi eskizlerinden harflerin dijitalleştirilmesine kadar uzanan uzun bir süreci kapsamaktadır. Google Fonts listesinde yer alan "Ubuntu" fontu da süreç dahilinde Lazcaya uyarlanmış, hazırlanan yeni fonttaki diyakritiklerin farklı formları üzerine çalışılmıştır.

Font Helimişi'nin kullanılabilmesi için harflerin optik dengeleri, spacing ve kerning gibi okunaklılığın temellerini oluşturan teknik kısımlarıyla ilgili çalışmalar devam etmektedir.

5. Sonuç

Yapılan araştırmaların birinci basamağında var olan Lazca yazınsal kaynakları incelenmiş ve çeşitli nedenlerden dolayı keyfi uygulamalarla karşılaşılmıştır. Tipografi nedenli sorunların temeline inebilmek amacıyla Lazcalaştırılmış fontlar incelenerek kullanıcılarının yaşadıkları temel sorunlar üzerinde durulmuştur. Kaynaklarda en çok rastlanan yanlış uygulamalar; diyakritik seçimi ve konumlandırılması ve Latin Ezh harfi yerine 3 rakamının kullanılması şeklinde sıralanabilmektedir.

Diyakritik temelli eğilimler göz önünde bulundurulduğunda; el yazısındaki diyakritik tercihleriyle, yazılı kaynaklarda yapılan hataların kısmen örtüştüğü ancak; hataların yazılı kaynaklarda daha dramatik bir şekilde göze çarptığı söylenebilmektedir.

Font Helimişi'nin tasarım basamağında öncelikli olarak eskizler üzerinden, kullanılacak form referanslarına karar verilmiştir. Harfi oluşturan köşeli geometrik yapılarla yuvarlak yapı elemanları arasında organik bir geçiş yakalanmıştır. Revize edilmiş eskizlerden faydalanılarak bütün karakterler dijitalleştirilmiş, "cedilla" ve "breve" diyakritik alternatifleri dijital ortamda değerlendirilmiştir. Tasarım sürecinin son basamağında rakamlar ve noktalama işaretleri tamamlanmıştır.

Yapılan çalışmalar ve Lazcanın geleceği dikkate alındığında birincil önceliğin dil olduğunun göz önünde bulundurulması ve alfabeyle ilgili konsensüs oluşturularak standartlaşmasının sağlanması gerektiği söylenebilmektedir. Alınan karar doğrultusunda, kullanılacak typefaceler için dilbilimcileri ve tasarımcıların ortak çalışması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Karakteristik harflerin dijital mecralarda kullanımıyla ilgili sorunları ortadan kaldırabilmenin birinci basamağı olarak harflerin Unicode Consortium tarafından geliştirilmiş olan standartlar listesinde yer almasının sağlanması gerekmektedir.

Bibliyografya

Kitap

Barthes, R. (2014). Yazı Üzerine Çeşitlemeler — Metnin Hazzı (2. bs.). İstanbul: YKY.

Chitasi, I. (1932). Çguni Çhara, Albonişi Supara ve Chitaşi'nin Diğer Yazıları. İstanbul: Laz Kültür Derneği Yayınları.

De Saussure, F. Genel Dilbilim Dersleri. İstanbul: Multilingual.

Feurstein, W. (2012). Çguni Çhara: Albonişi Supara ve Chitaşi'nin Diğer Yazıları (s. 9-11). İstanbul: Laz Kültür Derneği Yayınları.

Janson, T. (2012). Dillerin Tarihi (s. 19). İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları.

Laberre, A. (2012). Kitabın Tarihi. Ankara: Dost Yayınları.

Manguel, A. (2004). Okumanın Tarihi. İstanbul: YKY.

Marr, N. (2016). Lazistan'a Yolculuk (s. 7-10). İstanbul: Aras.

Ong, W. (2014). Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi. İstanbul: Metis.

Şimşir, B. (2008). Türk Yazı Devrimi. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Blog

Çağatay Aleksiva, İ. (2015). Yeni Bilgiler Işığında İskender Chitaşi. Lazoba. http://lazoba.blogspot.pt/2015/03/iskender-chitasi.html

Çağatay Aleksiva, İ. (2015). Düzce Üniversitesi Ziyaretim: Kartvelizm Boş Durmuyor!. Lazoba.

Çağatay Aleksiva, İ. (2012). http://lazoba.blogspot.pt/2012/01/lazuri-nena.html. Lazoba.

Tez

Dündar, B. (2011). Kitap Nesnesi, Nesne Olarak Kitap (Doktora tezi). Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi.

Dündar, B. (2015). Matbaanın Bulunuşundan Bu Yana Batı'da ve 1970 Sonrası Türkiye'de Grafik Tasarımda Tipografik Dil (Yüksek Lisans tezi). Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi.

Siscanu, I. (2011). Latinisation in the Soviet Union: Meanings, Finalities, Actions (1918-1940) (Doktora tezi). University of Galati.

E-Kitap / PDF

Balius, A. (2017). Çokdilli Bir Dünyada Tipografinin Değeri. İstanbul: Grafik Tasarımcılar Meslek Kuruluşu Derneği.

E-posta

Feurstein, W. (2017). Yazici, Y. (2016).

Röportaj

Avcı Bucaklişi, İ. (2016). İstanbul. Beşli, M. (2016). İstanbul. Çağatay Aleksiva, İ. (2017). İstanbul.

Dergi

Yılmaz, İ. (2015). Modern Laz Edebiyatı Üzerine Bir Deneme. Papirüs, (14), 57.

Çağatay Aleksiva, İ. (2017). Yeni Bilgiler Işığında İskender Chitaşi. Ogni-Skani Nena, (7), 8.

Çağatay Aleksiva, İ. (2015). Başka Edebiyat: Laz Edebiyatı. Papirüs, (14), 52.

Özgün, R. (2000). Mjora, (1), 59.

Web

Aksamaz, A. (2013). Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolu. En Güncel Laz Dili ve Kültürü Sitesi.

Avcı Bucaklişi, İ. (2017). Japon İşi Laz Alfabesi. Jinepsgazetesi.com.

Blazek, F. (2014). Diacritics Project @ Typo.cz. Diacritics.typo.cz.

Březina, D. (2009). On Diacritics. I Love Typography.

Diacritics Project @ Typo.cz. Diacritics.typo.cz.

Kojima, G. Ayla7.free.fr.

Roshani, D. Existing Kurdish Alphabets. Kurdish Academy of Language.

Technology for Language Development. SIL International.

Wells, J. (2001). Wells: Orthographic Diacritics. Phon.ucl.ac.uk.

Yayınlanmış Kitaptan Bölüm

Balçık, M. (2008). Televizyon Dünyası ve Dil Tartışmaları. In Türkiye'de Dil Tartışmaları (2. bs., s. 86-87). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Blazek, F. (2016). Czech Diacritics: From Hus to Unicode. In The Insect Project: Problems of Diacritic Design for Central European Languages (s. 12-35). Katowice.

Bálik, P. (2016). Design Slovak Diacritics. In The Insect Project: Problems of Diacritic Design for Central European Languages (s. 92-115). Katowice.

Eraydın, P. (2008). AB ile İlişkiler Çerçevesinde Türkiye'de Dil Politikaları. In Türkiye'de Dil Tartışmaları (2. bs., s. 150). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Kravjanszki, R. (2016). The Case of Hungary. In The Insect Project: Problems of Diacritic Design for Central European Languages (s. 36-61). Katowice.

Matecka, A., & Oslislo, Z. (2016). Polish Diacritics: The History and Principles of Design. In The Insect Project: Problems of Diacritic Design for Central European Languages (s. 92-115). Katowice.

Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği
Fexri Mtanebiva

Fexri Mtanebivaşi Majurani Kartali Selma Koçivaşa

Yazan: Fexri Mtanebiva

(Editör notu: Bu mektup Lazca kaleme alınmıştır ve özgün dilinde, olduğu gibi yayımlanmaktadır. Fahri Mtanebiva'nın 1988 tarihinde Selma Koçiva'ya yazdığı bu mektup, dergimizin önceki sayısından devam eden bir dizinin ikinci parçasıdır.)

Gzamşine Bese Çkimi,

Na momiçari 22.08.1988 do 23.08.1988 ndğerul kartalepe skani jurit ar ndğas kepçopi. Dido kay domağonu. Dido bixeli.

Arkel dido gemzuldi. Telefonite biparamititşkul domiğvidortun. Kartalisti konoçaridoren. Didibena skanik si mekikoçu do na igzaluşeni dido zat domağonu. Gormotik dido moğirbala do gunže zanape mekçan. Çkva mu giğva? Muntxa ginon tkvi, na idasen var mulun. Si na goluçvi guri şvina oxoboğonam. Artikatis dido oromfütdoren.

Na opşi kaseti komogançğonuna dido kay ivasen.

Telefonis, Selma-ya do tkvişkul izmocester dobivi. Pote na var mizirun bozoş oparamitu haşote bognamii. Dido kay var ignapetu ala na zoponüpe oxoboğonamti. Dido kay do mskva iparamitamti. Xelinapa çkim mutus var nugamtu. Dido kayoba skani.

Arkabi, 2 19

Si otxu ğanaşendon ma kogiçkiti do ar mota gomikitxi! Kartal mota momiçari! Si, krima çkim so iğare! Guri çkimiş bozo, gzamşine çkimi, na golilu ndğalepe guriş meçvon domavu. Ofaxuş ora komoxtu. Si va moxti. Muşen var mogalen koxoboğoni. Zanaşe var na memğanaşe komoxtare. Mis uçkin, iven oti ma mendebulur. Çku artikati Zuta çkvat biçinomt. Var emonfunani! Çkar na var mepşvenüi oras ar da komobogi. Hağişkule ir da do cuma bortaten. Haşo užiramu gzamşinoba epto kayi ren.

Sidereşa bidişkul, si na momiçaripe kogomaşinu. Katfa gyarobas lazuriş mçkud opçkomi. Skan meçkineri bokomi. Skanikal na pçkomister domağzonu. Heşo mezmoneri do ti gemaleri.

Dida ivaşkul na varepeşeni heko romantik dizmoneni! Ar Çuğuta ontules ar Çuğula bageni kogoşakodidoren. Xuxulaster ar oxor. Didanaş meselis na ren kinçxiş oxorister. Siti orzote gale pukurepekal kelaxedidoren. Ntomape mekçineri. Otaxuş ora meyilamssteri. Guma komoxtudoren. Mjora zuğas kogoyodgitudoren. Do hemoras, ma bandaler bandaleri skan oziramuşeni mendaptidoren! Ma hağişendon haşote megozker. Dixampula mokatferi. Mtel hatepe dido mskva ren ala, arkel, Şuğula noğağes mepçirdur, ya zopon. Muço ivasen! Ma didi noğapeş meçirdiner bore. Hemuşeni Arkabis ndğalep muço golulun var oxoboğonam.

Na mikitxi kelimepeşi Turkulepe:

  • mefalon: etkileyici, çelici. guriş mefalon: gönül çelen.
  • kicepes: kıyılarında (kenarlarında).
  • nodgitasen: varacak, ulaşacak, bulacak.
  • ğarmokas: aşağısında, önünde.
  • geyçken: başlar (başlamak'tan).
  • konar: kadar.
  • ngolaşakis: yaylaya kadar.
  • cğala: mavi.
  • goynçelen: özlenir.
  • dokter: yenilenmiş, geri dönmüş (bir sonraki kuşak).
  • nçami ren: nçami ren.
  • marganoren: işimize yarayacak.
  • geçerep: polis ve subay (halkın kullandığı söz).
  • emedeni: birdenbire (rumuzdan: ansızın).

Ma na bomrali kelimepeşi kay na var oxozonipe:

domcine: docinu «yere yıkmak, güreşmek», docina «güreş» oxiğonen. docina na ikoms koçi domcine ren. «m-e» memzxvalepete «docinu»şen imbralen. «m», «do»-şkul mulun. «e» okul ekamzxven. «u» melams.

goçkidale: goçkidu «uzunca bir cisimle diğer bir cisme vurmak» oxiğonen. goçkidale «goçkidu» «-ale» ekamzxfen do imbralen. «u» melams.

osteron: osteru: «oynamak» oxizonen. «-on» memzxvalate mbraleri ren.

oçkadule: oçkadu «çakmak, yapmak, dövmek, biçi vermek» oxiğonen. Arkabis, «bergi boçkadapi», «argun boçkadapi», «burçul boçkadapi»-ya zoponan. «orzo boçkadapi», «onğel boçkadapi», «ntaro boçkadapi»-ya var do «orzo boxenapi», «onğel boxenapi», «ntaro boxenapi»-ya zoponan. oçkadu si na zoponsterit oxiğonen ala mçxvaşa menoçkadepeşen ixmaren. Hemuşen oçkadule gebodvi. Oçkadule-yaşkul, mçxvaşa muntxanep na içkaden ar okokoderit oxiğonen. Haşo na oxiğonenster hak dido mitik var ixmars.

mçumu oropa: oçu «ateşte yakmak» oxiğonen. mçumu «ateş gibi yakan» oxiğonen. Si mçumu, ncumu (tuz)-ya do oxoğonidoren. Mçumu oropa «daçxurister na çums oropa» oxiğonen.

Ma ar kelime bomralaşkul gzamşinepes buğumer. Hetepes komoğzondrasna, konagnesna hemoras meboçarem.

Turkulis, meyakturon kelimepe dido ivu. Hağ na bzopont «uçak» maotxan fara (tayyare - uçkuç - uçku - uçak) meyikturu. Hemuşeni dido pğonum do hem oraşkul bomralem. Menzgila skanep dido momzondu.

Çku na bixmart alfabeşi «3», «x» do «3» na'ren harfepe hakonepes kay var muxtes. Var nagnenan. Ha sum harfi meyakturon divu. Ma, «p̌», «h», do «&» bixmarat-ma bzopon. Hemoras «& - 3», «h - x», do «& - 3» ivasen. Hemuşen ha kartalis ha sum harfi kturer bixmar. Si mu tkvare?

Na gamomisvari kelimepeşeni dido kay domağonu.

«Çona», çku «kyona»-ma do bixmart. Si na zoponster oxiğonen. Xvala te (ışık)-ya do var oxiğonen.

Komoci skani, si na Şaripes gamağkomiler kay koç na ren oxiğonen. Hemus dido Lazuri doguri. Kitxeri reni? Mpolis mu ikoms? Momiçari.

Dutxeşe oxtimu guris miğun. Bidaşkul na mebıpammıtare koçi skanep koreni? Kay koç ftasen. Gzamlşine fasen. Heşo mit kogiyonunna coxope momiçari.

Nanaşnena muşis na var oroms koçi ma koç var pşinom. Hemkatalepe guriş meçvoni renan. Gondineri renan.

Ma beralaşendon Lazuris porom. Haği skanister mtel kodolomiğu. Lazur didi nena na ren oxoboğonişendon mtel dobaorapi. Hemuşeni, Lazuri hako mot porom, ya do mo ingonam. Dido çkva aoropi.

Zateşi adresi var miçkin. Komomiçari. Hemorşkul mutepeş alfabete karfal mebuçarare.

Çku, bozo berep na isternan osteron «bebek»-epes vavağa buğumert. Çiçku beresti vavağa buğumert. He coxos na ekumzxun «-Ʒa» si na tkvister oçuğutfanon memzxvale ren. Dido var ixmaren.

«İkrimay»-ya do coxo mignapun. Gyurci oxorcalepes gyozitesdoren. Hak mitis gyozin. Bozo bereş coxoşeni iris na uçkin «Kader»i ren. Lazurit do Turkulit oxiğonen. Ma ar coxo kogobişini. «Arsima» coxo Lazur do Turkul oxiğonuşe mulun. Lazur, ar-si-ma (bir-sen-ben), Turkul, ar-sima (sanat yüz - güzel yüz - güzel yüzlü) oxiğonen. Mitis na var gyozin coxo ivasen. Çkva coxo kobzirana megiçarare.

Na pçarumpes nakotiren manžinen. Mundes gamabiğare var miçkin. İrxol eşeboçodina, gverdi mo doskidufas-ma do bingonam. Kasetişen dido komegoşvenapi. Arkelen pici obopşit. Gverdi opşon doskidu. Mencğonuşen mit var maziruna postate megincğonare.

Okitxu skanişen noçaridoren. Ma, naku gakitxasen heko kay miğons. Hakşakis na ikitxi Şuta va ren. Edebiyatişen okitxu kayi ren. Var ikitxanat diven. Edebiyatçepetster çarum.

Çkim oxtimuşen Wolfgangikti komomiçarudortun. Hek mendaptina dulyas kamamalaseni? Naku zanerişakis dulyas eçopuman? Naku tutaşakis didginen? Hatep momiçari.

Lazepe do Mengrelepe artikatiş macumaleri renan. Mengrelepek «Hiristiyanlık» na var metkoçes do «Müslüman» na var ivesşeni Lazepes kelağkes. Lazur do Megrelur na zoponan nena ar nena ren. Mengrelep Lazepunas moyseles do igzaleşkul hek hak oxorepeş koçep var idesdoren do «Müslüman» divesdoren. Hemuşeni Mengrelişen gokteri-ya zoponan.

Haya dido gunže dulya ren. Ar jur tkvalate var iven. Mengrelur kelimepe na untalun mut var işinen. Hemoras ptkvat oti Megreluristi dido Lazur kelimepe untalun. Muğo ivasen.

Kartal skanis, kelimepeş Turkulepet noçaridoren. Ma hetep irxol komiçkin. Hağişkul Turkuliş meçaru var unon. Na var mignapunpe kantalasna ma komigiçarum.

Çkimişen na momiçari şiirepe kokobumzxvi. Ar mskva şiir divu. Majura şiirepeşeniti dido bixeli. Mati si kogemogi şiirepe skanis. Kogiçkini! Hağişkul kafa kartal skanikal şiir skanisti mepşvenare.

Şanal na kebozdmm — var minon. Pçarumitaşkul skankal biparamitam-ma miçkin. Gzamşine Bese çkimi, hağ ar sontxa na biparamitamtster okobizkit do mebulurt-ma domazonen. Si goykter do ekiğker. Okul ti gemaler tamo tamo igzal.

Mendraşendon açkva kokobiğkert. Hemoras, kçe kçe mpulapete xeloba do kayoba na momincğoni ndğalep kogomaşinen. Do, tol na var nunçuşun mendranobaşa idaşkule, kay do mskva ndğalepete skidi, zizinet bizirat, mo gomiçkendinam, ma bzopon.

Haşo geboğki do haşo pçarare, Kafa kartalis destani giçarare. Tolepe skanis na gogaçarare, Kay doskidi, kay gurite bizirat!

Gzamşine Cuma Skan Fexri

Ogni - Sayı 08 © Laz Kültür Derneği

Üyelik Gerekli

Katkıda bulunmak için topluluğumuza katılın!

Arşivlerimize katkıda bulunmak için ücretsiz üyelik gereklidir. Katılmak sadece bir dakika sürer!

Düzeltme Önerisi

Aşağıdaki kutuda metni düzelterek bize gönderin. PDF orijinaliyle karşılaştırarak düzeltebilirsiniz.

Düzeltmeniz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayına alınacaktır.