SKANİ NENA - Sayı: 01

Skani Nena - Sayı 01

Önemli Not: Bu içerik, derginin orijinal baskılarından OCR (optik karakter tanıma) yöntemiyle dijitalleştirilmiştir. Bazı karakter hataları veya eksiklikler olabilir. PDF içeriğiyle farklılık tespit ederseniz lütfen bize bildirin.

Laz Kültür Derneği

Skani Nena geç̌ǩapuri

Yazan: Laz Kültür Derneği

ǯana 2008-işi geğkapuris Lazepe, hağişen Şoxle miti na-var vu ar duylaş oxenu şeni kokiKates. Açkva na-gondunun nananena-nişi, Papupe-nişişa donoskide 4000 Şanaşen mcveşi kultura-nişi oşinaxu şeni ar okolvera kododges. Ham oKolvera hağişa na-var ivu do na-var ixeninu dido mutxape dovu. Diorde "Lazi" coxote didgu ham okolvera; hağişa Turkiye do kiana p̌oťe na-var ivu steri. Hamuşi oxelerate gza gedgitu. Manişa oxenoni dulyapeşi listeşi dudis "ar svaruli gamağmalu" uğurtu okolveras do haği ham projes-ti şuri komeçu, Skani Nena-te svamuşi okapetanams.

Lazuri Kulturaş Okolverak mu vasen? Lazuri Kulturaş Okolverak Lazuri nena do kultura şeni oziťoni muti ören tkvasen. Aği xes na-gokaçuran "Skani Nena"te tkvasen mtelixolo. Lazuri nena do kultura şeni ar arşivi oǩoğmalu şeni Lazuri nena do kultura şeni içalişasen (iğadasen), oçalişu na-unon Koçepes nuşvelas do gza oğirasen, do ham oçalişupeşa na-gamaxlasen noxvene do noçarepe gamaçarasen; do hantepek-ti kultururi kiana-şkunis ekunZinasen.

Hemoras ham okolvera do svarulis mipe ortasen? Diorde ağnemordalepe ortanen, oǩaçxe berepe, oxorcalepe, komolepe, didalepe do badepe... "Lazuri nena şeni ma mu maxenen?" tkvas do ham didi nodi çkuni na-elemakatanen, "ar Kaleti ma kekevuşvela" ya do guris na-dolvangonen iriʒo orlasen.

Lazuri Kulturaş Okolvera do Skani Nena, Lazuri nena do kulturaşi osǩuledinu şeni Şoxleneri oçalişupe do noxvenepe kezdu do gzas gedgiturtaşa, ham nogure şeni Çita-didi na-içalişu do na-izmonu (imsiponu) mtelis selami uncğonams. Diorde, Lazepeşi didi geğkapuri "OGNİ", uǩaçxe "MJORA", Lazuri Kulturaş Vakfiş Dolongona, Sarpişi neǩna goin3kusi na-viçinit Helimişi XASANİ, Turkieşi do kianaşi diordoneri rock grupi "ZUĞAŞİ BEREPE", xvala "KAZIM KOYUNCU", "SKANİ MJORA-şi Ç̌andape", Lazuri svarape, nenapuna do okoğmaluşi noçalişepe, destanepe, Koçepe-oxorcalepe, Lazuri nena do kultura na-moxlasen jenerasyonepeşa menğişinu şeni guri do dudite na-içalişu mteli Koçepe-şkuni...

Haği ar ağani gzas gebdgirt. Lazuri nena do kultura şeni, hağişen Şoxle xvala xvala na-ixeninerlu dulyape şeni haği ar otva kodidgu. Ham otva hağişa xvala na-vikumtüt dulyape oǩoǩatu do oKoçalişu şeni ar oxori mavanen. Aşkva tito tito, xvala xvala var, artot vigzalaten; nena çkuni, kultura çkuni, Lazoba çkuni do berepe çkuni na-mevuşkvaten kultururi noşinaxepe çkuni şeni...

Gza çkuni, mendra, danžoni do çetini na-ren komişkuran. Mara genepe çkuni na-ren noderobaş kulturate ham didi duyla na-matişanen komişkuran. Lazuri Kulturaş Okolvera do Skani Nena hamuş gurine ren. Moxtit nena do kultura çkuni şeni xuneli çkuni ar dopat. Ham neǩna iriğo şeni gon3Kimeri ren. Xeşa na-momaleranpe Ǩaixeşa analizi pat, potansieli çkuni na-muxvadun problemepeş jin viçalişat do gzape votanat, ham ren beciťi dulya.

Lazuri kulturaşi "nanaş mja" na-gyuğaduranpe, haği manişa var eiselas-na, ham nostoni na-var gyağades berepe çkuni şeni, oçumepe dido/yano leba ivasen. Hamuş gurine Lazonas na-dirinu, heko na-irdu, çkar-ti berona muşi heko na-goluçu do haği tişinerşi na-skuduran Koçepe çkunis, didi dulyape eyondvoni renan.

Mot gogoğkondutan! Goma tkva na-goskuledines dixape aği tkvani medite ren. Nena do kultura tkvanis mo andurert. Dodgitit do ar ekiğedit. Tkva Lazuri nena do kultura na-oçuletinasen eçodinduri jenerasyoni rert. Ham didi eondvala, guri tkvanişi jin var nagnert-i? "Ho, mevagner" iturt-na, moxtit ǩelemakatit. Na vaten pelaperi noxvenepete, Lazuri nenaşi noğa doloxeni oskudinu tkva-ti ekuşvelit. Turkieşi do kianaşi Koçepes Lazepe mi na-voret do mi na-va voret oxoğonapu şeni memişvelit. "Temel"-işi oğinaxus na-dolonçakes Lazepe, na-skuduran dixaşi faronite na-ikturen xeleri, mZinace, dulyamxenu, m'opxu do maçamre Koçepe na-renan zori nenate gamovicoxat.

Cumapoba irden, nena-çkuni dimencelen! N3asa extit!

Lazuri Kulturaş OKolvera

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Laz Kültür Derneği

Skani Nena çıkarken

Yazan: Laz Kültür Derneği

Lazlar, 2008 yılı başında daha önce hiç yapılmayanı yapmak için bir araya geldi. Yok olma tehlikesi altındaki dilleri Lazca'yı ve atalarının emaneti olan dörtbin yıllık kültürlerini yaşatmak için bir dernek kurdu. Özünde bir 'ilk'i taşıyan bu derneğin 'ilk'i "Laz"ında saklı. Laz Kültür Derneği; Türkiye'de, hatta dünyada adında 'Laz' kelimesini taşıyan ilk dernek olmanın övüncüyle yola çıkıyor. Öncelikler listesinin başına bir yayın çıkarmayı koyan dernek, bunu 'Skani Nena' ile sağlam bir zemine oturtuyor.

Laz Kültür Derneği ne yapacak? Laz Kültür Derneği bundan sonra Lazca ve Laz kültürüne ilişkin ne kadar söz varsa söylenecek hepsini söyleyecek. Bunu da elinizde bulunan yayın organıyla, 'Skani Nena' ile yapacak. Laz dili ve kültürüyle ilgili bir külliyat oluşturabilmek amacıyla alanla ilgili çalışmalar yapılacak, insanlar bu alanda çalışma yapmaya teşvik edilecek ve bunlar yayınlanacak; birer eser olarak kültür dünyamıza kazandırılacak. Peki, bu dernekte, dergide kimler olacak? Bir ǩere gençler olacak. Sonra çocuklar, kadınlar, erkekler, yaşlılar... "Lazca için ben ne yapabilirim?" diyerek bu büyük 'imece'ye katılmak isteyen, işlerin bir ucundan tutmak isteyen insanlar olacak.

Laz Kültür Derneği ve Skani Nena, Lazca'yı ve Laz kültürünü yaşatmak için geçmişte sürdürülen çabaları ve birikimi sahiplenerek çıkarken yola bu uğurda taş üstüne taş koymuş tüm değerlere selam göndermeyi de ihmal etmiyor. Bunların en başında hiç kuşkusuz Lazlar için bir milat sayılan 'OGNİ' dergisi geliyor. Ardından 'MJORA'! Laz Kültür Vakfı girişimi, Sarp sınır kapısının açılmasıyla keşfedilen Helimişi Xasani, Türkiye'nin ilk Lazca rock müzik grubu "ZUĞAŞİ BEREPE", tek başına 'KAZIM KOYUNCU', 'SKANİ MJORA' etkinlikleri, Lazca kitaplar, sözlük ve derleme çalışmaları, destanlar, insanlar, Laz dili ve kültürünü gelecek kuşaklara taşıyabilmek için emek sarf etmiş insanlarımız...

Şimdi yepyeni bir yolun başındayız. Laz dili ve kültürü üzerine daha önce bireysel bazda sürdürülen çabalar ve yapılan çalışmalar için artık bir çatı kuruluş durumda. Bu çatı bize, bugüne kadar bireysel çabalarla sürdürmeye çalıştığımız işleri birlikte sürdürebilmemizin yolunu açacak. Artık tek tek değil; kimliğimiz ve gelecek kuşaklara aktarmakla yükümlü olduğumuz kültürel değerler için birleşeceğiz.

Yolumuzun uzun ve dikenli olduğunun bilincindeyiz, ama genlerimizde bulunan imece kültürünü harekete geçirerek büyük işler başarabiliriz. Laz Kültür Derneği ve Skani Nena, tam da bunun için var. Bu kapı herkese açık. Önemli olan yapabileceklerimizi iyi analiz etmek, potansiyelimize uygun alanlar seçerek başarının yolunu açmak.

Laz kültürünün 'ana sütüyle' az olsa da beslenenler, hemen, şimdi harekete geçmezse bu imkanı tadamayan çocuklarımız için yarın çok geç olabilir. Bunun için Lazona'da doğup büyümüş, en azından çocukluğunu o topraklarda geçirmiş, şimdi orta çağlarını sürmekte olanlara büyük görev düşüyor.

Unutmayın! Dün sizi besleyen toprakların bugün size ihtiyacı var. Dilinize ve kültürünüze duyarsız kalmayın. Durun ve arkanıza bir bakın. Sizler belki de Lazca'yı ve Laz kültürünü yaşatmak için bir şeyler yapabilecek son kuşaksınız. Bu büyük sorumluluğu yüreklerinizde hissetmiyor musunuz? Evet, diyorsanız gelin bize katılın. Yapacağınız nitelikli çalışmalarla Lazca'nın modern dünyadaki varlığına bir katkı da siz sunun. Türk ve dünya kamuoyuna Lazlar'ın kim olduğunu, daha doğrusu kim olmadığını anlatmamıza yardımcı olun. "Temel" cenderesine sıkıştırılmaya çalışılan Lazların aslında ruhları yaşadıkları toprakların iklimine göre şekillenen neşeli, esprili, çalışkan, üretken ve yaratıcı insanlar olduklarını yüksek sesle haykıralım.

Kardeşlik büyüyor, sesimiz güçleniyor! Teşekkürler!

Laz Kültür Derneği

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Laz Cultural Association

Skani Nena foreword

Yazan: Laz Cultural Association

In the beginning of 2008, the Laz came together to do something that had not been achieved before. They established an association in order to preserve their 4,000 years old cultural heritage and language. The association that carries the importance of being the 'first' in its nature is treasured in the word 'Laz'. The Laz Cultural Association started its journey with the pride of being the first association in the world that bears the word 'Laz' within its name. Having its own publication was in the top of the association's priorities list, and with the publication of 'Skani Nena' it builds a concrete base.

What will the Laz Cultural Association do? Laz Cultural Association will say all that needs to be said about the Laz language and the culture. It will achieve this through 'Skani Nena'! Studies on the field will take place in order to create a collection of work on the Laz language and the culture, people will be motivated to work on the field, and these will be published; all in order to leave a great archive to the world. So, who will take place in the association and in the journal? Firstly, young people will be involved. Children, women, men, and the elderly... Everybody who asks themselves "What can I do for the Laz language" will be involved in this great collective work.

With respect to the past efforts on preserving the Laz language and the culture, Laz Cultural Association and Skani Nena greet all values that have so far contributed towards this objective. Primarily, we would need to mention about the 'OGNİ' journal, which has served as a mile stone for the Laz. This would follow the 'MJORA' journal. We would also need to mention about the Laz Cultural Foundation initiative, Helimişi Xasani whom we have discovered with the opening of the Sarpi borders, the first Laz rock music group "ZUĞAŞİ BEREPE", "KAZIM KOYUNCU" alone, the 'SKANİ MJORA' activities, Laz books, dictionaries and compilation studies, epos, and all people who have spent much effort in order to carry the Laz language and the culture to the future generations.

Now we are at the beginning of a new path. The previous efforts and studies on the Laz language and the culture at individual level will now continue under the roof of our association. This roof will open the way for us to work in co-operation on the studies which we had conducted individually before. Now, we will walk hand-in-hand for our language, our culture, and for the cultural values on which we have the obligation to transfer onto the next generations.

We are aware that we have a long and difficult way to go through; however, we also know that our long tradition of collective work will enable us to achieve it. Laz Cultural Association and Skani Nena are present for this purpose. Let's unite for our language and culture. This door is open to everyone. The important thing is to analyse our capabilities and open the way to success by selecting the areas appropriate to our potentials.

Unless those people who grew up with the 'mother's milk' of the Laz culture act immediately, it will be too late for our children who had no chance to live our culture. Thus, there is a responsibility for those people who grew up in Lazona, who have spent at least their childhood years in those lands, and are now enjoying the adult years of their lives.

Don't forget! The land that fed you in the past now needs you. Don't be insensitive towards your own language and culture. Stop and look behind you. Perhaps you are the last generation that could help to preserve the Laz language and the culture. Don't you feel this responsibility in your hearts? If you agree, come and join us. You could contribute to the existence of Laz in the modern world with your valuable work. Help us to tell the Turkish and the world population about who the Laz are, or are not. Let's shout out loud that Laz, who are tried to be narrowed down into the basic 'Temel' character, take their spirit from the geography they live in, are hard working, productive, creative, and people with a high sense of humour.

Brotherhood is growing, our voice is getting stronger!

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

Laz Kültür Derneği kuruldu, haberiniz var mı?

Lazlar, antik çağlardan bu yana Karadeniz'in doğu ucunu kendilerine yurt edindiler ve bu topraklarda yüzyıllar boyu sessiz sedasız sürdürdüler yaşamlarını. Burada çalışıp didindiler, ekip biçtiler, çoğaldılar. Doğayla büyük bir uyum içerisinde süren yaşamları boyunca Lazona'nın coğrafyasına ve iklimine uygun şekilde özgün mimari yapılarını, yemeklerini ve kültürlerini yarattılar. Burada aşık oldular, destanlar söylediler, hikayeler yazdılar, maniler dillendirdiler, karşı beri atıştılar. Başta ağaçlar olmak üzere doğada bulunan her şeyi çok sevdiler, bağlandılar. Zamanla rüzgarı hissetmeyi, güneşi okumayı, toprağı dinlemeyi öğrenerek bilgeleştiler. Erkekler gurbete çıkarken kadınlarını, çocuklarını ve yaşlılarını geride bıraktılar. O çok güvendikleri memleketlerine, sılaya emanet ettiler onları. Yılda bir kez dönebilen kendini şanslı saydı. Bu süre bazen iki ya da üç yıla çıktı. Üstelik bir güne bir gün gözleri arkada kalmadı. Bu durum böyle sürüp gitti bir zaman.

Ama öyle bir an geldi ki çocuklar okumaya başladı. Büyük büyük okullarda okuyan bu çocuklar köye dönemedi. Şehirlerde çalışmaya, orada evlenip barklanmaya koyuldu. Bu Lazların bilmediği, alışmadığı bir şeydi. Yalnız dünyanın öte ucuna da gitseler kendilerini bırakmayan, yürekleriyle birlikte sürüklenen bir şeyler vardı. Ne yapıp etseler de tulumun sesinden, horonun coşkusundan, hamsinin ve lahananın tadından vazgeçemiyorlardı. Hele dilleri, hele dilleri. Annelerinin ak sütü gibi kendilerine helal olan...

Memleket hasreti, gurbette yapışmışken yakalarına bir gün şehrin dumanı, sisi arasında kendilerine şu soruyu sordular: "Şku mi voret? - Biǯ kimiz?" Ve cevabını yüksek sesle verdiler, "Biǯ Laz'ız" diye. Madem gurbetteyiz, doğup büyüdüğümüz köylerimize dönemiyoruz, öyleyse dilimizi ve kültürümüzü elimizden geldiğince burada yaşamaya ve yaşatmaya çalışabiliriz. İşte böyle bir ortamda doğdu, bir çatı altında toplanma ihtiyacı. Hemen kollar sıvandı. Lazca'yı ve Laz kültürünü koruyup yaşatmaya yönelik bir dernek kurulması getirildi gündeme. 2008'in başında da Türkiye'nin adında 'Laz' kelimesi geçen ilk derneği doğdu: Laz Kültür Derneği.

Laz dili ve kültürü konusunda tek adres olmak iddiasıyla ortaya çıkan dernek bu bir yıllık süreçte toplantılardan panellere, horon kursundan konserlere kadar pekçok etkinlik gerçekleştirdi. Çalışmalarını Kadıköy'deki merkezinde sürdüren Laz Kültür Derneği'nin resmi açılışı 2 Mart 2008 Pazar günü geniş katılımla, coşkulu horonlarla yapıldı. Dernek bundan sonra da yeni projeler ve çalışma gruplarıyla faaliyetlerini aralıksız sürdürmeyi planlıyor.

Laz Kültür Derneği bir yılda ne yaptı?

Derneğin resmi açılışı 2 Mart 2008 Pazar günü yapıldı. Ardından kuruluş yemeği düzenlendi. Kuruluş toplantılarında belli aralıklarla bir araya gelindi.

Lazların tarihi ve kültürel mirasını korumaya yönelik duyarlılık oluşturmak amacıyla Sözlü tarih atölye çalışmaları başlatıldı (Yön. Elif Ergezen). Lazca konusunda seminer çalışmaları yapıldı (Yön. İsmail Bucaklişi). Horon kursu açıldı, çalışmalar devam ediyor (Yön. İsmail Bucaklişi). Fotoğrafçılık kursu açıldı (Yön. Başar Hatırnaz).

Anayasa hukuku profesörü İbrahim Kaboğlu, gazeteci Hilmi Hacaloğlu ve Laz müziği sanatçısı Turgut Yamakoğlu'nun katıldığı üç ayrı 'Pazar Toplantısı' gerçekleştirildi.

Gençlik toplantıları organize edildi. Fındıklı Dereleri konusunda Mevlüt Gürkan'ın konuşmacı olduğu bir söyleşi yapıldı. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde, dernek merkezimizde özel bir etkinlik gerçekleştirildi.

Laz müzisyen Kazım Koyuncu ölümünün üçüncü yıldönümünde etkinliklerle anıldı; 'Şarkılarla Geçtim Aranızdan' belgesel film Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Hopa'da gösterildi. İstiklal caddesinde bir yürüyüş gerçekleştirildi.

Laz sanatçı Erdal Bayrakoğlu, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde coşkulu bir konser verdi.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Eylem Bostancı

Dil ölümü – Kültürel erozyon

Yazan: Eylem Bostancı

"Benim kültürümün ve dilimin yaşayamaya hakkı vardır ve hiç kimsenin bunu görmezden gelmeye yetkisi yoktur. Benim dilimin insan tarafından artık konuşulmayacağını düşündüğümde; kendi ölümümü düşünmekten bile daha derin olan soğuk bir ürpertiyle baştan aşağıya sarsılırım, çünkü bu benim soyumun toplu ölümü demektir" (İskoç yazar James Kelman'ın 1994 senesinde bir ödül töreninde yapmış olduğu konuşmadan)

Giriş

İnsanoğlu ne zaman ki bir şeyi tüketir, o zaman başlar tartışmaya. Sorun nüksetmeden önlem almak neredeyse hiç aklına gelmez. Ozon tabakası ve çevre kirliliği örneğindeki gibi, sorun ne zaman kapımıza dayanırsa o zaman başlar her baştan bir ses çıkmaya.

Birleşmiş Milletler (BM) 2008 senesini "Uluslararası Diller Yılı" olarak ilan etti ve bu yılın koordinasyonunu BM Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü'ne (UNESCO) verdi. BM tarafından dillerin gündeme alınmasının bir nedeni vardı; günümüzde her iki haftada bir dil ölüyor ve bu yüzyıl içinde yeryüzünde konuşulan tüm dillerin yarısının yok olacağı tahmin ediliyor.

1980 yılından itibaren yapılan birçok çalışmada, dünyada tahminen 6000-7000 dil olduğu yazıldı. Dünyadaki tüm dillerin dağılımı şu şekilde belirtilir: %4 Avrupa, %15 Amerika kıtasında, %31 Afrika, %50 Asya ve Pasifik. Tüm dillerin %25'i Papua Yeni Gine ve Endonezya'da konuşulmaktadır. 1999 yılının ortasında yaklaşık 6 milyar olarak hesaplanan dünya nüfusu içinde konuşulan tüm dillerin %96'sının nüfusun sadece %4'ü tarafından konuşulduğu saptanmıştır. Bu demektir ki; dünyada konuşulan dillerin bir çoğu küçük topluluklar tarafından konuşulmaktadır. Elbette, resmi rakamların içine dahil edilmemiş, varlığı neredeyse bilinmeyen pekçok dil vardır. Tüm bu dillerin içinde yaklaşık 2.500 dil ölümle pençeleşiyor haldedir (Crystal, David 2002, Language Death, Cambridge University Press).

Dil Ölümü Nedir?

Dil ölümü ifadesi günümüzde ilgili çevreler tarafından çokça ifade edilir oldu. Fakat, tam olarak nedir dil ölümü? En basit ifadeyle, dil ölümü bir halkın ölümü demektir. Yeryüzünün en büyük entellektüel felaketi, kimlik kaybı ve dejenerasyon nedenidir. Çünkü dil ile ölen sadece kelimeler değil; kültür, gelenek, ve tarihtir aynı zamanda.

Dil uzmanlarına göre bir dilin ölümü o dili konuşan kimse kalmadığı zaman gerçekleşmektedir. Eğer bir dilin herhangi bir dialektini konuşan kimse kalmadıysa ve hiç kayıt altına alınmadıysa (yazılı ya da sesli olarak), ve tarihe damgasını vurmuş bir halka ait değilse, geleceğe taşınacak bir şey olmadığından, dil hiç varolmamış gibi sayılacak ve adı dahi geçmeyecektir. Keza, konuşan kimse kalmadığı takdirde, kayıt altında alınmış olsa dahi, "yaşayan bir dil" olarak görülmeyecektir.

Bir dilin yaşaması için kaç kişinin konuşması gerekir sorusu tartışmalıdır. Sadece 20 kişi, 500 ya da 1.000 kişi kalsa, o dilin kurtuluşu anlamına gelir mi? Bu, tamamen konuşan kişilerin dili yaşatma konusundaki kararlılıklarına, genç nesillere aktarıp aktarmadıklarına, ve dili konuşan kişilerin birbirlerine ne kadar yakın yerleşim birimlerinde yaşadıklarına bağlıdır. Bir kasaba içinde yaşayan ve birbirleriyle yakın temas içinde olan 300 kişi, hiçbir temasa sahip olmaksızın ayrı şehirlerde yaşayan 1.000 kişiden daha etkili olacaktır. Elbette, bir dili ne kadar çok insan konuşursa, dilin yaşama şansı o kadar büyük olacaktır. Dixon'a göre (Dixon, R.M.W. 1972, The Dyirbal Language of North Queensland, Cambridge University Press), kısa dönemde bir dilin yaşaması için 10.000 kişinin konuşması yeterli, fakat orta dönemde yeterli olmayabilir.

Dilbilimci Stephen Wurm dil ölümünün beş aşaması olduğunu söyler. Bu aşamalardan burada bahsetmek önemlidir:

Potansiyel olarak tehlike altında olan diller: sosyal ve ekonomik olarak dezavantaja sahip olan, dominant bir dil tarafından ağır baskı altında, ve çocuk konuşanların azaldığı diller;

Tehlike altındaki diller: Az sayıda ya da hiçbir çocuğun öğrenmediği, ve iyi konuşanların en gencinin genç yetişkinlerin olduğu diller;

Ciddi olarak tehlike altındaki diller: Konuşanların en gencinin 50 yaş ya da üstü olan diller;

Can çekişen diller: Çoğunun yaşlı olduğu, sadece bir avuç konuşanın olduğu diller;

Tükenmiş diller: Hiçbir konuşanın kalmadığı diller.

Diller neden ölür?

Tarih boyunca kültürlerin yükselişi ve düşüşü ile birlikte pekçok dil ölmüştür. Bir zamanlar Hititlerin, Sümerlerin, İnka ve Maya uygarlıklarını yaratmış insanların konuştukları diller vardı.

Dil ölümünün pekçok sebebi vardır. Bir dil; o dili konuşan insan sayısının ciddi biçimde azalması sonucu yok olabilir ya da tehlike altına girebilir. Bu bir doğal afet, savaş ya da katliamın sonucu olabilir. Örneğin, 1845-46 yılları arasında İrlanda'da yaşanan kıtlık sırasında (ülkede 'patates kıtlığı' olarak adlandırılır) 1 milyon kişinin ölümü yanısıra göç nedeniyle boşalan ülkenin nüfusu sadece 10 sene içinde 8 milyon kişiden 6,5 milyon'a inmiştir. Bir halkın nüfusu bulaşıcı bir hastalık nedeniyle de azalabilir; tıpkı Merkez Meksika'ya İspanyollar girdikten sonra, onların beraberlerinde getirdikleri bulaşıcı hastalıklardan dolayı - elbette katliamlar cabası - yerlilerin nüfusunun 1518'de 25 milyon iken 1620'ye kadar sadece 1,6 milyon'a düşmesi gibi. Doğaldır ki, halkın nüfusunun azalması dili konuşan insan sayısının azalması anlamına geliyor.

Ancak, dil ölümünün en büyük sebebi ne yaşanan hastalıklar, ne de doğal afetlerdir. Bir halkın nüfusu sağlıklı ve tam sayı olabilir, fakat gene de dilleri kaybolmaya mahkumdur. Bunun nedeni ya bölgenin başka güçler tarafından işgal edilmesi ya da ülkedeki güçlerin halk üzerine baskı uygulamasıdır. Halkın üzerinde ekonomik ya da askeri güç kullanarak, sindirerek, baskı yaparak bunu mümkün kılarlar. Her halukarda, otoritelerin dayattığı dil egemenliğin amblemi haline gelir. Tüm dünyada baskıcı otoritelerin kabul ettiği bir model vardır; etnik dillerin konuşulmasını engellemek, yeni ve egemen olan dili resmi ve günlük konuşulan lisan olarak kabul ettirmek. Bir kültür başka bir kültürü etki ve baskısı altına aldığında; tehlike altındaki dilin gördüğü muamele her yerde aynıdır, bu senaryo hiç değişmez. Dili tehlike altında olan topluluklardan birer temsilciyi biraraya getirsek; Afrika'daki de, Avusturalya'daki de, Asya'daki de aşağı yukarı aynı muameleleri gördüklerini söyleyeceklerdir. Görülen ortak muamele; kendi dillerini konuşmaktan utandırılmak ve cezalandırılmaktır.

Dominant olan güçler etnik halktan sayıca az olabilirler fakat ekonomik ya da politik baskı sağlamaları halinde direttikleri dili kabul ettirmeleri mümkün olur.

Öncelikle, halk kendi anadilleri ile birlikte dominant güçlerin dayattıkları dili konuşur hale gelir. Bu evrede henüz kendi dillerini de akıcı şekilde konuşuyor durumdadırlar. Ancak, ikinci evrede genç kuşak kendi etnik dillerini daha az konuşmaya başlar. Kendi anadillerini yeni düzen içinde yetersiz bulmaya başlarlar. Bunun yanı sıra, daha da önemlisi, kendi dillerini konuşmaktan utandırılırlar. Aileler, kendi dillerinin çocuklarının işine yaramayacağını ve sıkıntı yaşayacağını düşünerek yeni ikinci dili çocuklarına konuşmaya başlarlar. Aile içinde birinci dil konuşulsa da, evin dışında etnik dili konuşan aile sayısı azalmaya başladığından ve resmi kurumlarda (okul ve iş gibi) etnik dilde konuşmak engellendiğinden, dil daha az konuşulur hale gelir ve böylece tükenişin tohumları atılır.

İnsanlar kendi dillerini konuşmaktan utandırılmaları sonucu ikinci dile geçiş yapmaya ve hatta ana diline hiç hakim değilmiş izlenimi yaratmaya zorlanırlar. Hatta, dominant olan dili ne kadar iyi konuşuyorsa o kadar fazla saygı göreceğine inandırılırlar. Etnik dil ve halk hakkında aşağılayıcı hikayeler anlatılması, etnik dil sahibini bu hikayeler ve fıkralar içinde aptal rolüne konulması yaygınlaştırılır; tıpkı Türkiye'de Lazlara ya da Britanya'da İrlandalılara yapıldığı gibi. Etnik dili konuşan halkın aptal, tembel, ya da vahşi olduğuna dair hikayeler yaygınlaştırılır. O halk köklü bir kültüre sahip olabilir; ataları geçmişte sanat alanında nam salmış, muhteşem mimari yapılar kurmuş olabilirler, ancak dominant güçlerin nezdinde tüm bunların hiçbir önemi yoktur. Dominant güçlere göre, etnik halk geridir, yetersizdir ve hatta konuştukları dil 'şeytanın dili'dir. Buna göre, etnik dilini konuşan çocuklar okulda cezalandırılır, aile içinde dahi kendi dillerini konuşmalarından men edilirler. Örneğin, Türkiye'de Lazcaya karşı uygulanan yöntemlerin arasında, okuldaki çocukların içinden ispiyoncu seçilmesi, Lazca konuşan çocukların öğretmenlere ispiyon edilmesi, ve bu çocukların dayakla cezalandırılması vardı. İrlanda'da kendi dilini konuşan çocukların arkasına "Eşşek" yazan bir kağıt takılır ve çocuğa okulda tüm gün arkasında bu yazıyla gezme cezası verilirdi. Alaska'dan Tlingit etnik kökenine sahip bir adamın söylediği gibi: "Kendi dilimizi konuştuğumuzda öğretmenimiz ağzımızı sabunla köpürtürdü. Tlingit konuştuğumda hala ağzıma sabun tadı gelir."

Bazı ülkelerde; herhangi bir etnik dili konuşan kişi sayısı hakkında tahmin yürütmekten öteye geçemezsiniz, çünkü bu konuda hiçbir resmi veri yoktur. Türkiye ve Yunanistan gibi ülkelerde insanların anadilleri hiçe sayılır, etnik azınlıkların ana dillerinin nüfus sayımı sırasında resmi istatistiklerin içine alınması söz konusu değildir. Tek dil, tek millet politikası benimsenir.

Bir dil kaybolsa ne olur?

Peki, bir dilin kaybolmasına karşı başlatılan mücadelenin nedeni nedir? Bir dil daha kaybolsa ne olur? Bu yazının başında dil ölümü için bir halkın ölümü, yeryüzünün en büyük entelektüel felaketi, kimlik kaybı ve dejenerasyon nedenidir demiştik. Kaybolan sadece dilin kendisi değil, kültürel mirasımızdır aynı zamanda. Dille birlikte; bilgi, tarih, ve gelenek kaybolur. İnsanlar kendi dillerinden vazgeçip başka bir dili kabul ettiklerinde, eski dilde varolan bilgiyi yeni dile nakledemezler. Örneğin, zanaat, tarım ya da denizcilik konularında dil içindeki terimler ve içerdikleri bilgiler dil ile birlikte ölürler. Dil öldüğünde sözlü edebiyat; masallar, şiirler, destanlar da beraberinde ölecektir.

Dilimiz öldüğünde, adetlerimizi, mitlerimizi ve hatta aramızdaki espri anlayışını dahi kaybederiz. Hitab etme biçimimizi kaybederiz. Bazı şeyler sadece anadilde söylendiğinde güzeldir, sadece anadilde söylendiğinde anlamını bulur. Çocuğumuzu, sevgilimizi nasıl sevdiğimiz, çiçeğe-bitkiye ne isim verdiğimiz, sevinince-üzülünce ne tepki verdiğimiz, hepsi dil ile birlikte kaybolacaktır. Dil ile birlikte o kültür, kültür ile birlikte kimlik kaybolacaktır. Sonuç; başkalarının kültürüne özenen ama asla özendiği kültürün bir parçası olamayacak, başkalarının hayatını yaşayan, dejenere olmuş, yozlaşmış bir neslin yetişmesi demektir dil ölümü. İnsanların farklı dilleri, farklı kültürleri öğrenmesi ve hatta etkilenmesi değildir yanlış olan. Kötü olan, bir halkın kendine ait olanın üzerine başka bir şey daha eklemek yerine, kendine ait olandan tümüyle vazgeçmeye zorlanmasıdır.

Ne yapabiliriz?

Bir etnik dili gelecek kuşaklara taşımanın şartları nelerdir? Gerçekten dil ölümünün önüne geçmenin yolu yok mudur? Yoksa, nasılsa bir gün tükeneceğini düşünerek dillerimizi ölüme mi terkedeceğiz?

Ölmek üzere olan bir dilin yeniden hayata kavuşması imkansız değildir. Buna en iyi örnek İbrani dilidir. Modern İsrail'de İbranice'nin yeniden doğuşu güçlü siyasi ve dini faktörlerin kombinasyonu olarak açıklanabilir. Bu gösteriyor ki; bir dilin kurtulabilmesi için o dili konuşan halkın ortak gayret göstermesi gerekir.

Bir dilin kurtulması için önemli altı faktör vardır, bunların hepsi gerçekleşmese bile en azından birkaçının gerçekleşmesi, dilin tehlike altına girmesinden kurtarabilir. Bu faktörleri şöyle sıralayabiliriz:

  1. O dili konuşan halkın dominant toplum içinde prestijlerini yükseltmeleri gerekir. Toplum içinde varlıklarını kabul ettirmeliler, profil sahibi olmalılar. Medya içinde yer almalılar; televizyon ya da radyo programları, gazete ve dergiler aracılığıyla kendilerini anlatmalılar. Burada bahsedilen zaman zaman çıkan birkaç gazete haberi değil, sürekliliği olan medya iletişimidir. İnsanları o dili konuşmaya teşvik edecek şeyler yapılmalı, mesela kendilerine ait olan bir televizyon programı ya da dergi insanları bu konuda yüreklendirebilir. Uzun dönemde amaç mümkün olduğunca fazla alanda varlık göstermektir; iş dünyası, hukuk, ve kamu hizmetleri gibi. Siyasi destek olursa, yer ve yol isimlerine o dilde isimler verildiğinde daha fazla ilgi uyandıracaktır.

  2. O dili konuşan halkın dominant toplum içinde servetlerini yükseltmeleri gerekir. Bir dilin talihini etkileyen en önemli faktörlerden biri, o halkın mensuplarının servet sahibi olmasıdır. Fakat, bu ancak servete sahip olan kişilerin dillerine ve kültürlerine sahip çıkmalarıyla gerçekleşebilir. Bir halkın sosyal ve siyasi olarak itibar sahibi olması için, toplum içinde servet sahibi ve diline sahip çıkan insanların olması önemlidir. O dili konuşan bölge ekonomik olarak güçlenirse - tarım ya da turizm alanlarında olabilir - bölgede konuşulan dilin önemi artabilir.

  3. O dili konuşan halkın dominant toplumun gözünde güçlerini arttırmaları gerekir. Tehlike altındaki dilin uluslararası çevrelerce kabul görmesi ve koruma altına alınması önemli bir adımdır. Birleşmiş Milletler ve UNESCO tarafından sunulmuş olan, etnik dillerin korunma altına alınmasını öngören farklı deklarasyonlar vardır. Gerek uluslararası, gerek yerel yönetimlerin etnik dillerin korunması için önlem almalarını sağlamak herzamankinden daha önemlidir.

  4. O dili konuşan halkın eğitim sistemi içinde güçlü yeri olması gerekir. Bir çocuğun anadilini okulda konuşmasının önemi biliniyor. Dominant dilin yanısıra, etnik dile okul içinde resmi olarak yer verilmesinin büyük önemi vardır. Bir dilin tarihi, folklörü, ve edebiyatı hakkında bilgi sahibi olmak, o dile karşı ilgi duymak için iyi bir nedendir. Elbette, bu eğitimin alınabileceği tek yer okul değildir. Okul dışı aktiviteler düzenlenerek de bu eğitim verilebilir. Örneğin, oyun grupları, yaz kampları, sadece o dilin konuşulduğu gruplardan oluşan tatiller organize edilebilir. Fakat, hiçbir eğitim programı iyi öğretmenler ve materyaller olmadan başarılı olamaz. Bu öğretmenler kadrosunun o dili akıcı konuşan ve yeni nesili yetiştirebilecek potansiyele sahip kişilerden oluşması gerekir. Elbette, tüm bunların ekonomik boyutunun altından kalkabilmek gerekiyor. Bu öğretmenler kadrosunun muhtemelen, en azından ilk evrede, gönüllü olarak çalışması ya da az bir ücrete razı olması gerekebilir.

  5. O dili konuşan halkın kendi dillerini yazabiliyor olmaları gerekir. Bir dilin yazılabiliyor olması, otomatik olarak kurtuluşu demek değildir. Fakat, eğer sonraki kuşaklara dil yazılı olarak aktarılabiliyorsa, yaşaması için daha fazla şansı var demektir. Dilin alfabesi; dil içindeki tonlama, ritm, ve fonemleri yansıtmaya yeterli gelmeyebilir. Dilin hangi dialektinin yazılı hale getirileceği de sorun olarak ortaya çıkabilir. Hangi dialekt seçilirse, o dialekt öne çıkacak ve daha yüksek statü alacaktır ki, bu bile farklı dialektleri konuşan kişiler arasında uzlaşma sorunu yaratabilir, ve dil ölümüne daha büyük sebep verebilir. Bu yüzden, yazılı dili standartlaştırma kullanılabilecek en iyi yoldur. Dil yazıldıkça, halk içinde ortak bir dialekt kabul görecektir. Farklı dialektler halk içinde konuşulduğu sürece varolacaktır. Burada önemli olan, dilin bir şekilde varlığını sürdürmesidir.

  6. O dili konuşan halkın elektronik teknolojiyi kullanabiliyor olmaları gerekir. Internet günümüzde herkese eşitlik sağlıyor. Her halkın bir radyo ya da televizyon kanalı sahibi olmaya gücü yetmeyebilir, fakat herkesin internet üzerinden sitesi olabilir. Dünyanın heryerine ulaşma imkanınız vardır. Artık hiçkimse birbirinden uzak değil, ayrı ülkelerde olmak dahi iletişime engel değil. Internet üzerinden etnik alfabe kodlaması yapılabilir. Elektronik teknoloji dillerin korunması ve ilgi uyandırma açısından etkin bir araç olarak kullanılabilir.

Son söz

Bir dili kurtaracak olan ne dil bilimciler, ne de uluslararası örgütlerdir. Bunlar sadece yardımcı rol oynayabilirler. Bir dil sadece o dili konuşan halkın sorumluluk göstermesiyle kurtulabilir. Anadilinizi konuşmuyor, çocuklarınıza öğretmiyor, yaygınlaştırmıyorsanız; şiirler yazmıyor, masallar derlemiyor, kendi dilinizde hayaller kurmuyorsanız, diliniz er ya da geç ölecektir. Tehlike altındaki bir dil için, çocuğu hasta olan bir anne-baba şefkati ve koruma duygusuyla hareket etmiyorsanız, eliniz-kolunuz bağlı sadece bir gün öleceğine hayıflanıyorsanız, sizin diliniz için de tehlike çanları tüm hızıyla çalıyor demektir.

[email protected]

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Filiz Hocaoğlu

Sılaya övgü / Dobadonaşi omsǩu

Yazan: Filiz Hocaoğlu

Sılaya övgü

Uzak kaldı gezip dolaştığım yerler Özledim... Deniz burada da var anne ben hırçın dalgaları özledim. Gökyüzü burada da var ben mavisini özledim. Yağmur burada da yağıyor ben çakal horonunu özledim. Ağaç da var ama Ben kızılağaçları, gürgenleri, kestaneleri, kumarları özledim. Bak koca koca gemiler geçiyor Boğaz'dan, vapurlar... Ben yekpare ağaçtan oyulan küçük felukaları özledim. Burada çiçek saksıda satılıyor anne ben kırlarda açan yabani menekşeleri özledim. Armut, erik, çilek var pazarda... Ben dalından karayemiş, dut, kiraz, incir yemeyi özledim. Bal var ama Ben oğul veren arıları özledim. Burada insan var külliyetli ben seni özledim anne! Ellerini; çalışan, didinen, üreten ellerini. Bütünleyen, toplayan, kalkındıran... Sevgiyle ve hasretle bakan gözlerini. Ben galiba memleketi özledim anne. Onlar peynir diyor. Ben "minci" anlıyorum. Kuş diyorlar ben "atmaca" Burada hamsiye de balık diyorlar anne. Bilmiyorlar ne kadar mübarek olduğunu. Sonra... Sen hırçınsın diyorlar. Hah diyorum. İşte bu doğru çünkü ben Karadenizliyim, Karadeniz gibiyim. Yaz geliyor gene ve ben artık dayayıp yüzümü şehirlerarası otobüsün camına memlekete gitmek istiyorum. Sahi şimdi oralarda ne zamanıdır anne? Meyve zamanı? Çay zamanı? Yayla zamanı? Puşili kadınlar çoktan çıkmış olmalı Bulutların ülkesine; Kaçkarlar'a. Yaylalarda şenlik var o zaman. Gündüzleri sis var, duman var. Geceleri tulum, horon, coşku... Bizdeyse özlem var alabildiğine. Bu sene de birkaç günü ödünç alıp zamandan Memlekete gideceğiz nihayet. Derelerinde ayaklarımız ıslanırken ormanlarında kaybolma isteği duyacağız. Belki yağmur bastıracak birden. Bir ağacın altına sığınacağız. Dallarına kurulu kovanı görünce fark edeceğiz bunun bir gürgen olduğunu. Ve sessizliğin gizemiyle bir kez daha sorgularken hayatın anlamını "Yaşamak her şeye rağmen güzel be" diyeceğiz.

Dobadonaşi omsǩu

Mendra doskudu govulufi svalepe Makomandu. Zuğa hakos-ti kon nana Malaxeri soloğamepe makomandu Nʒa hakos-ti kon Ma peroni nʒa makomandu. MçÇima hakos-ti mğims Ma mç̌apu xoroni makomandu. Nca-ti ceren ama... Ma txombupe, ʒiprepe, Çubrepe do mşkerepe makomandu. A gadi divi steri Karavepe gonzun Boğazis, vapurepe... Ma ar ncaşe gamayoneri ceğulva felukape makomandu. Hak purkepe saksis dolorgeri gamaçaman nana Ma Kabanepes na-gontams mfturi purkepe makomandu. Mʒxuli, ombri, ǩandğu dobğun Pazaryeris... Ma aras celaxuneri mʒu, mjoli, mbuli do luği oşǩomu makomandu. Topri-ti kon mepşeri... Ma monta na-meçams putucepe makomandu. Hak Koçi contasun naku na-İKvare, Ma si makomandi nana! Xepe skani; na-xaşkums do nʒxotams. Na-okodums, na-Şilums, na-conZirams, medums do meğams... Olimbera do okomandute na-memoğes tolepeskani. Ma seri ndğaleri dobadona-şkimis mevozmor nana. Hinik Ǩvali tkvanis Ma minci vognam. Kinçi elişinanis Ma sifteri. Hak Kapças-ti nçxomi uğomeran nana, Va uşkuran naku mubareği na on. Uǩaçxe... Si mxauca ore ya miğomeran. "Ha" ma vitur, mo ognamt, Ma Uçazuğanuri vore, Uçazuğa steri vore. Xolo yazis mevoxolut Do ma aşkva dudi mevodva otobusişi camis do Dobadona-şkimişe olva bgorum. Himinepes hus muyaşi ora'n nana? Xila ora, nçayi ora, ngola ora? Puşi gamankoreri xorZalepe Keşkaxtes do kogoyntaxiles-i mpuleri dobadonaşe, Kaçkarepeşe... Ngolapes şenluğ' on hindos Ndğalerepes dixampula, Dolumcasis oç̌andinu, oxoronu, gamayoxinu... Şku-yi? Şku haminepes viğvet okomandute. 30 ar p̌işi ndğa vizxatere oraşe, dobadonaşe vidatere xolo... Ǩuçxepe dolovon3atere orubape-şkunis do Germapes eyevingolat do guri gamavinciratere Müğima emanktanene uǩaçxe, Eğevimgutatere a ncaşi tude. Dudi epkozdat do ğuni bZiratis vognatere ʒipri nca eğopxet E do, uneneli mpuleras ar çkva meviduşunatere Skidalaşi gognapa, "Naku m3oratere m3orat xolo-ti koğis" Ppikvatere.

Lazca çeviri: İsmail Bucaklişi

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Helimişi Xasani

Avai do Ǩaǩali

Yazan: Helimişi Xasani

Zuğas kvanÇalapunas Gyoğku oğkomus hemuşi Oyaik Ǩaǩali koziru Majura gvaik Ziruşi Ala haği muç̌o faxas "Çkimi ren" ya uğu gvais Şvela-muşi muç̌o Ziru "Skanden Şoxle bziri çais" Zangums Zangums do var ťroxun — Badi gvaik-ti uğumers Dişumen metkomers mendulun — "Si var gafaxu metkoçi Ar mağali gaşa putxun Haği faxeri Zirişi, miğume Do emuş gas gelaxedun Çkimi ren, komomçi Ǩerǩeťa teren ǩaǩali Si gondini ar Ǩaǩali Var teren çkimda halali Ala çkimda ren halali Kai tukon çkvak kezdimtu Na diguri marifeti Mitik ma var mincubaltu Kakalişen ren paxali Ala a dulyas na-oʒKken Na dogoguri nosişa Ar çkva badi gvai koren Var ğirs-i skani ǩaǩali Saebi dvau Kakalis İdi gori do manişa Hem-ti mʒika çkineri ren Koğziri ar çkva Ǩaǩali Kezdu Ǩaǩali manişa Ofaxu na-kodiguri Eğaputxu mʒika nʒaşa Çkva si çka mu re bunduri" Meťǩoçu kvançalepunaşa Ǩaǩali okotroxuşi

HELİMİŞİ XASANİ, Xopa, 1927

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Laz Kültür Derneği Yönetim Kurulu

Basına ve kamuoyuna

Yazan: Laz Kültür Derneği Yönetim Kurulu

TRT, 25 Ocak 2004 tarihli "Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçelerde Yapılacak Radyo ve Televizyon Yayınları Hakkında Yönetmelik"e dayalı olarak, 7 Haziran 2004 tarihinde beş farklı dilde yayına başlamıştır. Fakat yayına başlanan diller arasında Lazcaya yer verilmemiştir. Bunun üzerine 28.06.2004 tarihinde ve 13050 sayı ile ve 25.05.2005 tarihinde 11522 sayı ile Lazca yayın yapılması yönünde Derneğimizin kurucu üyesi, başkanı, yönetim kurulu üyesi olan üyelerimiz tarafından tekrar başvuruda bulunulmuştur. Fakat geçen dört yıl içerisinde talebimize olumlu cevap alınamamıştır.

11 Haziran 2008 tarihli, 5767 Sayılı Kanun ile TRT'de yeni bir sayfa açılmış ve Türkçe dışında farklı dil ve lehçelerde de yayın yapabileceği yönünde bir düzenleme yaşama geçirilmiştir. Nitekim bu kanun çerçevesinde, TRT 6 adı ile yeni bir kanal hizmete girmiştir. Kürtçe dilinde yayın yapan TRT 6 kanalının yayına girmesini olumlu karşılıyor ve bu açılımın diğer dillerde yayın talepleri için de olumlu örnek teşkil etmesini diliyoruz. TRT gibi bir kamu kurumunun toplumun tüm kesimlerine hitap eden yayınlar yapması, asli ve vazgeçilmez görevidir. TRT'nin bütçesine kaynak aktaran her yurttaş, o ekranlarda kendini görmek, sesini duymak ve duyurmak hakkına sahiptir. Bilindiği gibi ülkemiz kültürel açıdan büyük bir zenginliğe sahiptir ve ülkemizde çok sayıda dil konuşulmaktadır. Ülkemizde konuşulan dillere eşit ve adil davranması gereken TRT'nin, bu güne kadar Lazca yayın yapmamış olması ve yapılacağı yönünde de somut bir adım atmamış olması açıkça Anayasa'ya aykırılık teşkil etmektedir. Nitekim Anayasa'nın 10. maddesinin 1. fıkrası açıkça "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" diyerek "kanun önünde eşitlik" ilkesini tanımlamıştır. Aynı maddenin 4. fıkrasında "Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar" denmektedir. Bu hüküm, devlet organları ve idari makamlar açısından temel bir ilkedir. TRT'nin, aynı durumda bulunan, farklı dilleri konuşan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları için, farklılık gözetmeksizin fırsat ve hizmetlerden yararlanmak bakımından, eşit ve adil davranma zorunluluğu bulunmaktadır. Aksi taktirde, TRT'nin bu tutumu, AİHS'nin 14. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağına da açıkça aykırılık teşkil edecektir.

Laz Kültür Derneği, Laz dili ve kültürüne ait değerleri incelemek, korumak, bu dile ve kültüre ait her türlü zenginliği insanlara tanıtmak, toplumun kültürel ve sosyal sorunlarına karşı çözüm üreterek, ulusal ve uluslararası düzeyde insan haklarının gelişimine katkıda bulunmak gibi amaçları ilke edinerek kurulmuştur. Laz Kültür Derneği Yönetim Kurulu'nun 01.12.2008 tarih ve 19 Sayılı kararı gereği, üyelerimizin ve Laz kökenli yurttaşlarımızın Lazca yayın yapılması yönündeki talep ve ihtiyaçlarını da dikkate alarak, TRT'ye Lazca yayın talebi başvurusunu yapmayı, başvuru neticesinin takibini, gerekli tüm hukuki yolları işletmeyi kendine bir görev olarak benimsemiştir. TRT tarafından, Lazca yayın yapılmasına karar verildiği taktirde; TRT tarafınından gelecek talep doğrultusunda, Laz Kültür Derneği her türlü imkanını TRT'nin hizmetine sunmaya da hazırdır. Laz Kültür Derneği'nin Lazca yayın açısından TRT'ye yapabileceği destekler de dikkate alınarak; Lazca yayın isteyen yurttaşların mağduriyetinin bir an evvel giderilmesi, yurttaşlar arasında eşitliğin egemen kılınması, ayrımcılığın engellenmesinin sağlanması için başvurumuzu gerçekleştiriyor, TRT'nin bir an önce Lazca yayına başlanması talebimizi basına ve kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.

16.01.2009

Laz Kültür Derneği Yönetim Kurulu

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

Skani Mjora panel dizisi / Sekiz buluşma, bir anma, bir kutlama

Her şey bir alfabeyle başladı...

Lazca üzerine yapılan çalışmaların ilk tohumu bundan on sekiz yıl önce atıldı. O yıllarda üniversite öğrencisi olan gençler, arkadaşları vasıtasıyla Lazca alfabeye ulaştılar. Daha önce sadece konuşularak nesilden nesile aktarılan Lazca'nın yazılıp okunabilir hale gelmesi bu gençleri umutlandırdı. Lazca'nın gelecek kuşaklara aktarılması ve bellek oluşturulması için çaba harcayan bu çekirdek kadro bir süre sonra Ogni (anla, duy) dergisini yayınladı. Bu Lazlar için bir milat oldu. Bir çok yazı, araştırma, makale ve denemenin yer aldığı dergi yazık ki uzun ömürlü olamadı, altıncı sayıdan sonra maddi imkansızlıklar nedeniyle kapandı.

Bu arada ilk Lazca-Türkçe sözlük yayınlandı (Bucaklişi/Uzunhasanoğlu). Ardından Lazca radyo programı, Lazca müzikler ve Laz kültürü üzerine kitaplar geldi. Sarp sınır kapısının açılmasıyla Megrel komşulara ulaşıldı. Bu ziyaretlerin birinde Laz şairi, ressam, yazar, derlemeci Helimişi Xasani ve onun yıllar içerisinde biriktirdiği arşiv keşfedildi. Bir süre Mjora (güneş) dergisi çıktı.

Kazım Koyuncu, arkadaşı Memedali Barış Beşli ile Türkiye'nin ilk Laz rock müzik grubu 'Zuğaşi Berepe' (Denizin çocukları)'yi kurdu. Daha sonra gruptan ayrılarak iki de solo albüm yapan Kazım Koyuncu'nun müziği kısa sürede insanları sardı. Kendilerine 'şku mi voret? (biǯ kimiz)' sorularını sormaya başlayan Lazlar'a ait pekçok hikaye, destan, masal, atasözü ve deyim derlendi. Uzun ve zorlu bir uğraşı olan sözcük derlemesi ise aralıksız devam etti.

2006 yılına gelindiğinde ise büyük bir heyecan ve emekle sürdürülen çalışmaların belli bir olgunluğa eriştiği gözlendi. Tam da bu iklimde Laz dili ve kültürü üzerine yapılan çalışmalara yeni bir soluk getirmek amacıyla Skani Mjora (Senin Güneşin) adıyla yeni bir çalışma grubu oluşturuldu. Bu grup yıl boyunca sürecek bir panel dizisinin organizasyonunu üstlendi. Onbeş günlük periyotla yapılan panellere Beyoğlu'nda bulunan Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü ev sahipliği yaptı. Laz dili ve kültürünün önemli unsurlarının konuşulduğu toplantılara her kesimden ilgi ve geniş katılım sağlandı.

İsmail Avcı Bucaklişi'nin 'Lazlar'da Sosyo-kültürel Değişim' başlıklı sunumuyla başlayan panel dizisi Avukat Mehmedali Barış Beşli'nin Türkiye'nin ilk Laz rock müzik grubu Zuğaşi Berepe'yi anlattığı panelle devam etti. Ardından 'Laz Vakfı girişimi ve Ogni süreci' ile Avukat Ahmet Kırım söz aldı. Dr. Özhan Öztürk, yazarı olduğu 'Ansiklopedik Karadeniz Sözlüğü'nü anlattı dinleyicilere. Tarih mart ayını gösterirken kadınlar konusu ele alındı. 'Tarlada geçen ömür: Laz kadınları' panelinin iki konuşmacısı vardı: Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Şahin ve Filiz Acar. Bir sonraki buluşmanın konuğu Ahmet Mican Zehiroğlu, konusu 'Laz kavramının tarihsel kökleri' oldu. Derken 'Laz yemekleri ve Laz yemek kültürü' Avukat Paluri Arzu Kal'ın anlatımıyla ulaştı dinleyenlere. Takvim 23 Nisan'ı gösterdiğinde Skani Mjora grubu ağır bir konuğu ağırladı. Bu isim Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu idi. "Türkiye'de kültürel haklar" konulu panelin konuşmacısı Prof. Kaboğlu olunca dinleyiciler salona sığmadı. 15 Ocak 2006 cumartesi günü start alan panel dizisi 13 Mayıs cumartesi günü yapılan kokteylli kutlamayla taçlandırıldı. Grup ayrıca 3 Mart 2006 Cuma akşamı Laz şairi Helimişi Xasani'nin 30. ölüm yıldönümü dolayısıyla bir anma toplantısı gerçekleştirdi.

Konuşmacılar özetle ne dedi?

İsmail Avcı Bucaklişi — "Laz kültürü ve beraberinde Laz dili yok olmanın eşiğine geldi" (15 Ocak 2006)

1950 sonra modernleşme süreciyle birlikte Laz kültüründe ciddi bir dönüşüm yaşanmaya başlandı. Geleneksel üretimin çözülmesi beraberinde kültür sisteminde de bir değişimi beraberinde getirdi. Nüfus artışıyla birlikte büyük şehirlere yoğun göçlerin yaşanması ve kitle iletişim araçlarının yaygınlık kazanması ile Laz kültürü ve beraberinde Laz dili yok olmanın eşiğine geldi.

Av. Mehmedali Barış Beşli — "Türkiye'nin ilk Laz rock müzik grubu Zuğaşi Berepe" (29 Ocak 2006)

"Zuğaşi Berepe'yi var eden Lazca'dır." Zuğaşi Berepe direngen bir gruptu. 1993 yılının baharında hayata geçen ZB kaybolmakta olan Laz dilinin şarkılarla yaşatılması için kuruldu. Ve sadece müzik yapmak için kurulmadı. ZB'yi var eden şey Lazca'dır. Bu bir Laz tarzıdır. Kazım bir şey dediğinde onu yapardı, o dediğini yapan bir adamdı. ZB'nin bireylerden bağımsız bir özelliği vardı. "Devam edeceğiz ama nasıl? Kazımsız olur mu? Kazım'da doğa vergisi müthiş bir ses vardı. Tartışmalardan yorulduğu bir gün bırakıyorum dedi ve ZB durdu."

Av. Ahmet Kırım — "Laz Vakfı girişimi ve Ogni süreci" (12 Şubat 2006)

"Bizi kalabalık sanıyorlardı, oysa biǯ üç kişiydik." Ogni bir birikimin sonucunda ortaya çıktı. Dergi kültür, müzik, dil, alfabe konusunda başarılı oldu. Ogni, ulusal değerleri sahiplendi. Gerçeğin resmi tarih gibi olmadığını söyledi. Megreller'le ilgilenerek onlarla ilgili yazılar kaleme aldı. O zamana kadar onların kardeşimiz olduğu bilinmiyordu. O dönemde memlekette dükkanlara Lazca isimler verilmesi bu sürecin bir sonucuydu, ancak yine de Türkiye Lazlarına yönelik asimilasyonu teşhir ve tespitte yeteri kadar etkili ve kararlı olamadık.

"Lazlardan çok Laz olmayanlar okuyordu dergimizi. Bizim Finlandiya'da okurumuz vardı. 10 tane dergi gidiyordu oraya. Avusturya'da, Kanada'da... Bir tek Afrika yoktu galiba. Okuyucu profilimiz çok çeşitliydi. Gönüllü dağıtımcılarımız vardı. O dönemde birbirini vuracak insanlar bir araya geldi. Sokakta görseler birbirini vururlardı, ama müşterek bir payda vardı, onları aynı masada buluşturan... Laz burjuvazisi dahil hiç kimseye bağlanmamak en önemli ilkemizdi."

Dr. Özhan Öztürk — "Ansiklopedik Karadeniz Sözlüğü" (26 Şubat 2006)

"Lazlar ayrıcalıklı bir halk / Bizim varımız yoğumuz deniz." Karadeniz, anaç bir deniz, bizi besleyen... Bizim yaşadığımız coğrafyanın arkasında; Ukrayna, Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerde geniş buğday tarlaları varken bizim bölgemiz denize mahkum. Bu bölge şarap ihraç ediyor. Şarap, kokulu siyah üzümden yapılıyor.

Ksenefon, 'Anabasis — Seyahat' adlı eserinde o dönem yerli halkın kıyıda öldürülen düşman askerlerinin yanında el ele verip döndüklerini söylüyor. Ceviz ağacından yapılan ve "Meneskino" adı verilen yekpare kayıkları dereleri aşmakta kullanıyor ve avlanıyorlardı. Karadeniz kıyılarında 1970'lere kadar avlanan yunus balığı yağ yapımında, artanı ise gübre olarak değerlendiriliyordu. Yunuslar hamsiyi kovalar, halk da kovalarla sahile vuran hamsileri toplardı. Arka tarafla bizim işimiz yok. Hep denizle...

Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Şahin - Filiz Acar — "Tarlada geçen ömür: Laz kadınları" (12 Mart 2006)

"Güçlü, çalışkan, fedakar Laz kadınları" / "Bilge Laz kadınları"

Kapitalist sistem, hiçbir zaman işsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasını istemez. Bunun nedeni ücretlerin düşük tutulmasını sağlamaktır. Yedek iş gücünün bir köşede hazır bulunmasını ister. Bu yedek iş gücünü de bütün dünyada erkeklere göre daha düşük oranda ücretlendirilen kadın emeğinden sağlar. Bir yerde bir kadın eziliyorsa ya da sömürülüyorsa bu birimizin annesi, kız kardeşi ya da karısı eziliyor demektir. O nedenle sorun, sadece kadınların değil aynı zamanda erkeklerin de sorunudur ve mücadele birlikte verilmelidir.

Karadeniz'de kadınlar çalışır, erkekler kahvede oturur denir. Bu büyük bir haksızlıktır. Erkek çalışmıyorsa bölgede bulunan çok odalı konakları, evleri ve serendeleri kim, ne ile yapıyor? Baltayı, kazmayı, küreği, çekici kim kullanıyor, çiviyi kim çakıyor? Bilinenin aksine Laz kadını, hayatı erkeğiyle birlikte omuzluyor. Kadın tarlada, bahçede çalışırken doğayı okuyarak bilgeleşiyor ve yaşlandıkça sözünün dinlenirliği artıyor. Erkek ise gurbette, para getirecek işlerde çalışıyor.

Ahmet Mican Zehiroğlu — "Laz kavramının tarihsel kökleri" (26 Mart 2006)

"Lazları Karagöz Hacivat gibi bir kahraman sanıyordum."

Kendim de Karadenizli olmama rağmen ortaokul yıllarına kadar Karagöz-Hacivat gibi bir kahraman olduğunu zannettiğim Lazlar'a ilişkin düşüncelerim gerçek bir Laz'la karşılaşınca tamamen değişti.

Laz adını ilk yazılı kaynakta kullanan kişi Romalı yazar Plinius olurken tarih MS 79 yılını göstermektedir. Ondan 50-60 yıl sonra MS 130 yılında Romalı bir komutan "Lazlar, Novoroski'nin güneyinde Tuapse'de ortaya çıktı" diyor. Lazlar, onu şaşırtmış olmalı ki bahsetme gereği duyuyor. Daha sonra Mısır'da yaşayan, enlem ve boylamı kullanan ilk coğrafyacı olan Batlamius, "Son yıllarda Kolha'nın sahil şeridi Lazlar tarafından işgal edilmiş" şeklinde bir ifade kullanıyor ki; Mısırlılar, MÖ ilk yıllarda bugünkü Gürcüstan'a kadar gelmişler. Lazlar, Kolhalılar'ın en uç noktasındaki kabilelerden biri. Heniokhi'lerin komşusu. Burada çok güçlü bir krallık kuruyorlar. Adı Laz krallığı değil, Kolha krallığı. Kavimler o çağlarda daha prestijli ve güçlünün ismini benimsiyorlar. Lazi hanedanı batı dünyasında bir süre sonra öyle ün salıyor ki Kolha krallığı artık Lazi olarak adlandırılıyor. Bunu sağlamak için yeni gelenin elinde öncekinde olmayan bir şey olmalı. Bu dini veya mistik bir güç olabileceği gibi teknoloji, disiplin, silah ya da güçlü bir örgütlenme yeteneği de olabilir. Hatta diğerlerinden daha iri yapılı olmak gibi genetik özellik de rol oynayabilir ve Laz kelimesi, bir kişi, kabile ya da köyün adı olabilir.

Av. Paluri Arzu Ǩal — "Laz yemekleri ve Laz yemek kültürü" (9 Nisan 2006)

"Lazlar'da sofra kültürü topluca ve sıcak yemek şeklindedir."

Bölgede çay öncesi buğday ve pirinç ekimi yapıldığından ambar olarak kullanılan Serendelerin çok önemli işlevi vardı. Dört ayak üzerine kurulduğu için hayvanların ulaşamadığı Serendelerde yiyecekler bozulmadan saklanabiliyordu. Eskiden her evin yanında mutlaka bir tane bulunan serendeler artık dekoratif unsurlara dönüştü.

Lazlar, ineğin etinden çok sütünden yararlanıyor. Bu yüzden Laz mutfağında etli yemek çeşidi çok yok. Karabiber dışında çok fazla baharat ve salça kullanılmıyor.

Laz mutfağında, lahana, mısır, fasulye, hamsi, pekmez ve kabak başta olmak üzere pek çok özgün çeşit bulunmaktadır. Lazlar'da lahana sarması mutlaka sayılır. Kadınların "bugün tam 458 tane sarma sardım" şeklindeki övünmelerinin temelinde düğünlerde imece usulüyle çalışmanın etkisi vardır.

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu — "Türkiye'de kültürel haklar" (23 Nisan 2006)

"Dil konusu bizde büyük bir yaradır."

Biǯ dili kültürel zenginlik değil, bölücü bir imge olarak algılıyoruz. Oysa Avrupa'da insanlığın ortak varlığı ve korunması gereken bir değer olarak ele alınıyor.

Kişi adları kişisel özgürlük ve aidiyet açısından doğal bir hak ama bunun yanında yer, bitki, yöre adları da en az onun kadar önemli. İnsan-doğa ilişkisi bu bağlamda öne çıkıyor. Bugün Anadolu'da yetişen otların kaçta kaçı Orta Asya'da yetişiyor? Orta Asya'nın Anadolu'yu karşılamaması doğaldır. Macahel'deki sosyal ve kültürel unsurları bir yandan zenginlik olarak kabul ederken diğer yandan bu adlar Türkçe değil diye değiştirmeye kalkıyorsanız bölgenin kültürüyle oynamış olursunuz. Burayı insanlığın kültürel mal varlığının dışına atarak da kültürel soykırım uyguluyorsunuz demektir. Macahel'in sekiz yıl süreyle devlet tarafından bilinmediğini öğrendim. Bazı grupların kendilerini asli kurucu ilan etmelerine gelince; asli kurucu olma talebi insan hakları söylemiyle bağdaşmıyor. Siz şimdi Macahel'i asli kurucu olarak saymayacak mısınız?

Tek kültürlülük çağı geride kalmıştır. Bir dönem yaygın olan çok kültürlülük tanımı kulağa hoş geliyor, ama birinin diğerine üstünlük getirmesi söz konusu olabilir. Bu durumda en doğru ifade 'kültürel etkileşim çağı'dır ki bu da fikir özgürlüğü ile siyasal örgütlenmede çeşitlilik, siyasal kararda teklik şeklinde olur. Göç olgusu bir yandan kültürel erozyon yaratırken diğer yandan kültürel etkileşimi beraberinde getiriyor. Bu da bir zenginlik yaratıyor olumlu anlamda. Bizim öncelikli hedefimiz Türkiye'deki fikri blokajı kaldırmak için eşitlik ilkesini yaymaya yönelik çabaları sürdürmektir.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

Helimişi Xasani Anma Toplantısı

"Ölümünün 30. yılında Helimişi Xasani" (3 Mart 2006)

"Mu pat e skiri"

İsmail Bucaklişi: "Tarih milattan sonra 2006'yı gösteriyor ve biǯ ilk defa bir Laz için saygı duruşunda bulunuyoruz. Bunun için 2006 yılını beklemek gerekti!"

Hayatı tam bir acılar manzumesi... Laz şairi Helimişi'nin 1907'de Orta Hopa'da başlayıp 1976'da üniversite öğrenci yurdunda son bulan hayatı tam bir acılar manzumesidir. 1932 yılında ideallerinin peşine düşerek Sovyet ülkesine kaçan ve Leningrad'da Azınlık Halkları Enstitüsü'nde eğitim gören Helimişi, trenden düşerek sağ bacağını kaybeder. Bunun üzerine Batum'a geri döner, fakat burada hiçbir gerekçe gösterilmeden hapse atılır. 1949 yılında karısı ve iki çocuğuyla birlikte Sibirya'ya sürgün edilir. Sibirya'da açlık ve soğukla mücadele halinde geçen yılları Stalin'in ölümüyle son bulur ve Batum'a geri döner. Ancak işsizlik ve parasızlık aileyi dağıtır.

Önce Sohum'a, ardından da Tiflis'e geçen Helimişi, burada Devlet Üniversitesi'nde Türkçe dersleri vermeye başlar ve geçici olarak öğrenci yurduna yerleştirilir. Lazları konu alan sanatsal ve kültürel çalışmaları buradaki daracık odada gerçekleştirir.

Geride "Kore'de Bir Laz Kızı" adlı bir roman, 60 civarında primitiv tarzda tablo - ki bunların 4 tanesi Romanya'da yapılan bir yarışmada dereceye girmiştir-, 30-40 kadar şiir, tiyatro eserleri, onlarca şarkı derlemesi ve beste bırakan Helimişi, bir gün Lazlar tarafından bulunur düşüncesiyle makara bantlara kaydettiği sözlü eserlerini geleceğe bırakmıştır. Bu kayıtlara 1999 yılında ulaşılmıştır.

Paşali Karagöz'ü kaybettik

Paşali Karagöz, Çamlıhemşin - Abiçxo köyünden bir Lazdı. Kaçkar dağlarının eteklerinde şiir dolu bir hayat yaşadı. Avusor yaylasından geçen çoğu kimse O'nunla karşılaşmıştır. Onu özel kılan ise o coğrafyanın şiirlerini hem yazması, bir şair olması idi. Paşali Karagöz'ün Lazca şiirleri de mevcuttur. Ailesine, yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı diliyoruz.

Gormotik nutanas.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
İsmail Güney Yılmaz

İgzali

Yazan: İsmail Güney Yılmaz

xepes giğun oÇu stveli do dorinu dizalaş mjora meşvenuş mabgare larişen. xepes giğun si ogzala, P̌eaťi ezmocepe doloxeşen sabrişi bere, mskva ndğaşe. igzali... leťa do kva'nu gza... igzali... eçouri xeleba... ham daçxurepes doloxeni tomaxinci, ilven ar tito şvacite... mxuci meçi magzales... xvamberi abjapes imboni nosi... işvanci... mogaperi ndğaşi jğala faroni. çiti n3a-muşişen uça mpulapeşi... xepes giğun si ogzalu kçe na-onşa xepes giğun ombonu lebiyari xarayi daçxurişen poğarepes...

İSMAİL GÜNEY YILMAZ, 06.11.2008 Ankara

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
İrfan Âleksi

Lazca bir çeviri örneği

Yazan: İrfan Âleksi

Bilindiği gibi yazı dili ve konuşma dili birbirinden oldukça farklı işleyen bir sisteme sahiptir. Konuşma dili, ikili diyaloga dayanan hatip muhatap ilişkisi, mimikler, imajlar, tonlamalar ve konuşmayı oluşturan ortamla desteklenen, bu sebeple rahat, serbest bir yapıdır. Ayrıca dilin tabii ortamı olması nedeniyle insanın kendisini ifade edebilmesi için yeterli bütün imkâna ve alışkanlıklara da sahiptir. Buna rağmen yazı dili bütün bu dış unsurlardan uzaktır, hatip muhatap ilişkisinde destekleyici imajlara, mimiklere, tonlama ve diğer ortam unsurlarına sahip değildir. Diyalogun muhatabı hâlihazırda mevcut olmayan sanal bir kişiliktir. Bütün bunlar olmadığı için anlaşmanın sağlanabilmesi, düşünerek yazmayı, gramer kurallarına uymayı, belli ifade kalıpları oluşturmayı, bazı işaret sistemlerinin geliştirilmesini öngörür. Bunlar dilde her yönden standartlaşmaya ve tabii dilin olağan değişim sürecindeki ivmenin güç kaybetmesine neden olur.

Edebi dil, standart dil, yazı dili denen bu sistemin oluşum ve gelişiminde çeviri hayati bir önem taşır. Birçok dünya dilinin ilk edebi nesir örneklerinin çeviriler olduğu görülür. Başta İncil çevirileri olmak üzere Yunan ve Latin edebi ve düşünsel eserlerinin çevirileri günümüzün pek çok dilinin ilk edebi hatta yazılı ürünleridir. Türkçede de böyle bir süreç yaşanmış, Tanzimat dönemindeki ilk çeviriler modern Türkçenin bir edebiyat dili olmasını sağlamıştır. Hatta Cumhuriyetin ilk döneminde, Yahya Kemal'in başını çektiği ve ancak eski Yunan ve Latin klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi ile dilin ve edebiyatın gelişebileceğini savunan Nevyunanilik de bu paralelde bir akım olmuştur.

Çeviri bir dile evvela yeni kavramlar, ifade kalıpları ve kelimeler katar. Bunların insanlar arasında yaygınlaşmasını, benimsenip kullanılmasını sağlar. Bütün bunlar, dilin edebi gelişiminde telif eserlerin yazılabilmesi için alt yapı oluşturur. Bu sebeple çeviri, Lazca gibi diller için bir an evvel uygulanmaya konması gereken, önemli bir gereksinimdir.

Buna rağmen, 90'lara kadar diğer dünya dillerinden Lazcaya çevrilmiş edebi bir eser bulunmamaktadır. Bu alanda yapılmış ilk girişim 90'ların başında İncil'in Lazcaya çevrilmesidir. Bunun haricinde özellikle Sovyet döneminin ilk yıllarında bazı politik yazıların Lazcaya ve Megrelceye çevrildiğini de biliyoruz. Bunları bir kenara koyarsak sırf edebi gayelerle çevrilmiş bir eser bulmak son zamanlara kadar mümkün değildi.

Ancak 2006 senesinde belki de Laz edebiyatının ilk edebi çevirisi Sinan Badişi tarafından yapıldı. Bu eser bir Fransız çocuk klasiği olan, Antoine de Saint-Exupéry'nin Türkçeye Küçük Prens olarak çevrilen Le Petit Prince adlı eseridir. Hemen hemen bütün dünya dillerine çevrilmiş olan bu eser, hepimizin çocukluğunda muhakkak tanıdığı, sadece çocuklara değil yetişkinlere de hitabeden, felsefi, sosyolojik bir eserdir de. Lazcaya Çifa Mapaskiri olarak çevrilen bu eser şimdi yayımlanmayı bekliyor.

Lazca ile ilgilenen arkadaşlara ilham olması ve onlara yol göstermesi açısından Sinan Badişi'nin çevirisini yaptığı bu yapıttan bir bölüm sunuyoruz:

Çifa Mapaskiri (I)

Aş Şaneri vortişi, ar noğare biri. Mcveşi germapeşeni Çareli ar svaras ğareli tu. Mcve do ca dido renşeni var, doloxe-muşi var mişilen germape-şeni... Coxo "Mtinişi Paşurape" uğulu. E svaras na-bziri noğares, ar boa Şiğilak gyari-muşi Şkomuğtu.

A noğares na-iziren aşo: Svaras aşo Çareli tu: "Boa Şiğilapek, gyari-muteşi, ren eşo; çkar ulağunu gilişkvinapan do çkva-ti var oxvanKanenan, aş tutas; e gyari korba-mutes açodetanşa inciran do var yadginenan."

Germape-şeni Çareli a svara vikitxişi, ma-ti diordeneri noğare-çkimi dobğari. Tude na-ren iya çkimi diordeneri noğare ren: A sanafrela noğare-çkimi, mtel didilepes kovoğiri. Didilepes "Gaşkurines-i?"-ma do pkitxi. Entepek: "Ar kudişen mot maşkurinan?!" ya miğves.

Didilepek eşo miğvan-tina, noğare-çkimi, ar kudi var fu! Ar munğoayvi gilaşkvineri ugonulu boa Şiğilas, ma iya bğari! Didilepe amuşen var nagnes. Uǩule, didilepe nagnan-ma do majurani noğare-çkimi dobğari. Didilepes ar mutu var gamvandvanşi var nagnenan-şeni, didilepe nagnan-ma do majurani noğare-çkimi aşo igu:

A noğare-çkimi didilepes voğirişi, didilepek: "Gva3ki boa Şiğila do çkva mutupe oğarus! Geografia, matamatiki, istoria do grameri iguri"-ya miğves. Ma-ti mamğarace ogopumus govağki didilepeşi gurine.

Maartani do majurani noğarepe-çkimişen mutu var nagnes-şeni, ma-ti ananǩeni mindamixtu. Didilepe-çkini, muteşevli mutuşen var nagnenan, ar mitik Zori gamvandvas-unonan. Berepek-ti ar dulya naǩo fara gamvandvan, mo3gendunan.

Didilepeşi gurine, çkva dulya oguru kokuğomadu. Man-ti jvalaten oputxinu kodoviguri do maputxoce dovigvi. Didilepek geografia iguri na-miğves iya dido margebun aği. Ar midağkomilis mevagner, tude-çkimi Çini ren-i varna Arizona. Ar-ti, seris gomdunaşi geografia margebun.

Aği ma, dulya oputxinu miğun-şeni, dido fara didi, timçxu Koçepe Kala isa vigver. Didi koçepe Kala ora mikovolapap. Entepe Kala isa vorta-tina, xolo entepe-şeni na-vimsifon msifonepe var maktiru. Mundesti dido noseri ren-ya mağonas ar Koçi iğomagaşi, diordeneri noğare-çkimi voğirap (A noğare Ǩaťa oras çkimkala gomiğun) do pkitxup: "Muşi noğare ren nagnan-i?"-ma do. Mtelik-ti "Aya ar kudi ren"-ya miğumelan. Ma-ti entepe Kala varti mcveşi germapeşen, varti muru3xepeşen, varti Şiğilapeşen bğarğal. Entepe Kala Kiravati, politika do karťali osterupe bğarğal. Aşope bğarğal-şeni, ma, mtelis dido noseri Koçi vuçkir. Çkimi steri noseri Koçi içines-şeni axelenan-ti!

Aşi Şana Şoxle, jvala-çkimi okomaxvetuşa, oğarğaluşi ar miti var migonutu. Xvala xvala pskiduti. Jvala okomaxuşi, çkimkala xolo-ti miti vartu. Xvala xvala oǩoxveri jvala Şorua mintu. Varti obağinuşi Şǩari miğutu, varti gyari. Guraşi nunkus voğketi.

Diordeneri limcis, udobatis, xişirepeş jin dovinciri. Ma na-vorli svaşa iri-xolo dido mendra tu. Varti ar Koçi tu, varti ar oxori. İri-xoloşen mendra vorti. Didi zuğaşi jin gondineri ar koçi-tina çkimi-kos xvala var fu. Emuşeni, mjora yulutuşi, ar Koçi xomaşen gopku3xi-şeni dido guşamabğu, ťora nosi mamletu. Aşo miğu: "Gela, gela si giçkin, ar mçxuri domiğari!" "Mu tkvi?" "A mçxuri domiğari!"

Ťora mteli ʒa tis kogemabğu. Tolepe-çkimis domağvetuşa xe vusvi. Fara fara midap'3kedi do ar mutus var nugaps, Çifa ar Koçi tu. Ofridepe okotumaleri, geniğiberi, ma moğketu. A, tude na-bğari eşo, a noğare, e Çifa Koçi ren do amuşen Kai var mağaru ma. Ç̌iťa Koçi, mutus var nugaptu, mskva-nati muko-ti vomsvkvana; eǩo mskva tu. Didilepek var momoşalapales do mamğarace dovigvali-na aşo var igvetu. Didilepeşi gurine, gyari-muşiten Žğeri boa Şiğilaşen çkva mutu var mağaren.

Çifa Mapaskiri (devamı)

Ekonaşi tolepe gamatkomaleri, guşabğeri kodopsǩidi. İri-xoloşa, Koçepeşa, oxorepeşa muǩo mendra vorti, guyşinit aği. Ar-ti ma jvalaten putxineri mopti. Ç̌iťa Koçi, gondineri mitxanis-ti var nugaptu, varti çkar moğaluri tu. Mutuşen şkurineri-ti var tu. Ma xolo-ti dido guşabğeri, aşo mağarğalu: "Çe! Si akonaşi mu ikip?" Muk, xolo, ma mutu va pkitxi steri: "Gela, gela si giçkin, ar mçxuri domiğari..."

Nosi tişen mťineri vorti. Xe kuçxe domakiru. Uğkare, ugyare doskaderi, ğuraşi p̌icis vo3Ketişi, a muntepe mağodu. Do dovuceri Çifa Ǩoçis Şoxle, ar cipi do ar karťali kaişaviği. Uǩule, ma geografia, grameri, matamatiki viguri, iya kogomaşinu. Garua var miçkitu ki! Ar Ç̌iťa ti ilakteri: "Ma oğaru var miçkin-ma vuğvi." "E var giçkifas mutu varen. Ma ar mçxuri domiğari."

A oraşen Şoxle, çkar mçxuri var bğari. Muç̌o igven var miçkin ki! Emus boa Şiğilaşi, diordeneri noğare çkimi dovuğari. Noğare voğiri-şi, Ç̌iťa Ǩoçik miğu dulya-şeni nosi tişen mamtu: "Var! Var Çe! Aya ar munğagvi na-uğkomun boa Şiğila ren. Ma munğayvi na-uğKomun boa Şiğila var minon. Siğilaşen maşkurinen, munğavi-ti cip didi ren. Çkimi planeti cip Ç̌iťa ren, munğavi var maniren. Ma ar mçxuri minon, gela si giçkin!"

A nenaşi Ǩule ma-ti ar mçxuri dobğari: A noğares midağkedu do: "Vaaa! A mçxuri asta-xolo xarmeli steri ren, ma çkva mçxuri domiğari." Ar çkva dobğari: Aği-ti guliğiğu do: "Amus tis kra gedgin, aya mçxuri var mtxa ren, ma ar mçxuri minon." Uǩule ar çkva mçxuri dobğari, e-ti var moŞondu. Aği-ti ma guri komomixtu. Dido dulya miğutu. Jvala oǩoxveri miğutu, gyari Şǩari obağinu var miğulu. Aşo guri moçkvineri, memğvineri, a noğare dobğari: "Aya ar Kuti ren. Si na-ginon mçxuri akos doloxen."

Aya vuğvişi Çifa Ǩoçis tolepe atanu, uçxatuptu. "Ma-ti aşo mutxa mintu, a mçxuris dido miKa unon-i Pia?"-ya miğu. "Mot mkitxi?" "Çkimi planeti cip Ç̌iťa ren, planeti-çkimis iri-xolo-ti Ç̌ila ren." Uǩule ma na-bğari Kutis mida$Kedu do: "A ğiri, amukos-ti Çifa va ren çkimi planeti. Midağkedi, mçxuri doncirelen." E do, ma Ç̌iťa Mapaskiri aşoniten viçini.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Efkan Denizli

Lazca ve Megrelcede gün adları

Yazan: Efkan Denizli

Dünya üzerinde günlerin adlandırılmasında iki eğilim dikkati çeker. Bu iki eğilimin birincisi rakamsal adlandırma ve diğeri de gökcisimlerine göre adlandırmadır.

Rakamsal adlandırmada Pazar günü birinci gün kabul edilerek bütün günler bir ile yedi arasındaki sayılara göre sıralanırlar. Farsça, Türkçe, Arapça, Ermenice, Yunanca, Rusça, Çince gibi birçok dünya dilinde bu tür bir adlandırma söz konusudur.

Gök cisimlerine göre adlandırmalar ise günler Güneş, Ay, Mars, Merkür, Jüpiter, Venüs ve Satürn sırasına göre adlandırılır. Pek çok kültürde bu beş gezegenin adlandırılmalarında tanrı panteonunun en seçkin beş isminin baz alındığı görülmektedir. Bu, gün adları ile tanrı adları arasında göz ardı edilemeyecek bir ilişkiye neden olmaktadır. Bu paralelde yukarıda saydığımız gezegen adları aynı zamanda Latin tanrılarının da adlarıdır, ve onların daha yakından tanıdığımız Yunan muadillerinin isimleri sırasıyla şöyledir: Ares, Hermes, Zeus, Afrodit, Kronos. Latin dillerinin birçoğu (Latince, Fransızca, İtalyanca...), Germen dilleri (Almanca, İngilizce, İskoçça, Kelt dilleri), Hindistan'da konuşulan diller, Moğolca gibi pek çok dil, günlerin adlandırılmasında bu yöntemi kullanmaktadır.

Eski Gürcücede de günler gök cisimleri ile adlandırılmıştır. Daha sonraki dönemlerde Farsçanın etkisiyle rakamlara dayalı adlandırma kabul gördü (Modern Gürcücede gün adları Pazar gününden başlamak üzere şöyledir: ǩvira, orşabati, samşabati, otxşabati, xutşabati, paraskevi, şabati).

Lazca, Megrelce ve Svancanın günleri adlandırmalarında da gök cisimleri dikkati çeker, ancak bazı gün adlarının tam olarak kelime anlamları ve etimolojileri karışık olduğundan bu adlandırmanın kesin olarak nereye dayandırılacağı da tartışmalıdır. Bununla birlikte, tartışmalı etimolojilerde yukarıda bahsettiğimiz evrensel eğilim nedeniyle iki seçenek sözkonusu olmaktadır: sayı adları ya da gezegen adları ve gezegen adlarına bağlı olarak da tanrı adları.

Aşağıda gün adlarını incelerken görüleceği üzere, Lazca gün adları yapılırken bütün Güneybatı Kafkas dillerinde ortak bir kelime kalıbı kullanılmıştır. Laz-Megrelcede "dğa" (gün) kelimesi ile birleşerek gün adları oluşturulmuştur.

Gün adlarındaki bu gezegenlerle ilişkilendirme, örneğin Mercury (Merkür), Germenlerde Woden ya da Odin denen yeraltı dünyasının tanrısı, bu günün adlandırılmasında kaynak oluşturmaktadır. Rakamsal adlandırmalarda dördüncü güne karşılık gelir.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
A. Mican Zehiroğlu

M.Ö. 8. yüzyıl Urartu belgelerinde, "Kolha"

Yazan: A. Mican Zehiroğlu

Bronz çağının sonlarına doğru, silah ve savaş tekniklerindeki birkaç önemli gelişme, Anadolu ve çevresindeki siyasi güç dengelerinde önemli bazı değişimleri de beraberinde getirmiştir. Bu dönemde, silahlarında bronz yerine demir kullanımına ağırlık veren Urartu uygarlığı da, özellikle bu teknik üstünlüğünü kullanarak Van gölü çevresindeki yaşam alanını her yöne doğru genişletmeye başlamıştı. Önceleri, güneyde Asur devletini hedef alan bu yayılmacı siyasetleri, M.Ö.8. yüzyılın başlarında, kral Minua'nın iktidarının son yıllarından itibaren kuzeye de yönelmiş ve Diauhi ülkesini hedef almaya başlamıştı. Diauhi, Aras nehrinin kuzeyinde, yaklaşık olarak bugünkü Erzurum ve Kars bölgelerini kapsıyordu ve zengin maden kaynakları nedeniyle, Urartuların öncelikli hedefi haline gelmişti. Coğrafi konumu itibarı ile; daha kuzeyde, Doğu Karadeniz sahillerinde yer alan Kolha uygarlığı ile Urartu uygarlığı arasında konumlanmış olan Diauhi ülkesine yönelik bu istila seferleri, muhtemelen M.Ö.790'lı yıllardan itibaren başlamıştır. Urartuluların, kuzeylerindeki doğal sınırı oluşturan Aras nehri boyunca diktikleri propaganda yazıtları, bu seferler hakkında bazı bilgiler içerir. Bunlardan biri, Erzurum, Horasan yakınlarındaki "Yazılıtaş" yazıtıdır:

"...Minua der ki; Diauehi ülkesini ve krali şehri Şaşilu'yu ele geçirdim (istila ettim). Ülkeyi yıktım, kaleleri yerle bir ettim. Şeşetin memleketine ve Zua şehrine kadar ulaştım. Utuha şehrini (...?). Minua der ki, Diaeuhi'nin kralı Utupurşi ayaklarıma kapandı. Merhamet gösterdim, haraç vermesi koşulu ile hayatını bağışladım. Altın ve gümüş verdi. Haraç verdi. Esirleri tümüyle serbest bıraktı. Minua der ki; oradan Baltulhi ve Haldiriu(lhi) memleketlerinin iki kralını esir aldım. O ülkeye özgü tahkimatlı kaleleri ele geçirdim..."

Minua döneminde başlayan bu akınlar, gerçekte Diauhi ülkesinin kalıcı işgali ile sonuçlanmamış olsa da, Urartu'nun kuzey yönünde genişleme siyasetinin başlangıcını oluşturmuştur.

MÖ.780 yılına doğru tahta geçen I.Argişti'nin döneminde bu akınlar düzenli hale gelmiş ve son aşamada Diauhi ülkesinin tamamen ilhak edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu dönemde Urartu kralı I.Argişti, artık savunma gücü iyice zayıflamış olan Diauhi ülkesini her fırsatta istila ederek, Kolha ülkesinin sınırlarına kadar dayanmıştır. Diauhi ülkesinin kesin olarak Urartu topraklarına katıldığını ve Urartu devletinin artık Kolha ülkesinin doğrudan güney komşusu olduğunu belirten, -aynı zamanda birer sınır taşı işlevi de gören- geleneksel Urartu propaganda yazıtları, bu dönemde Aras nehri hattından, daha kuzeydeki Kolha ülkesi sınırlarına taşınmıştır. Bu yazıtlardan günümüze ulaşabilen bir tanesi, bugünkü Ardahan'ın kuzeyinde, Ortakent kasabası civarındadır ve Kolha ülkesi ile ilgili olarak, şu ana dek bulunabilen en eski yazılı belgelerden biridir:

"...Argişti der ki; Tariu ülkesini ele geçirdim, .... Huşa ülkesine kadar, Bia(ne) ülkesine kadar ilerledim ve Aşkalaşi ülkesine gittim. Tanrı Haldinin buyruğuyla Argişti der ki, Diauehi ülkesinin kralı önümde göründü ve haraç verdi...."

Bu yazıtta bahsedilen Huşa ve Bia(ne), muhtemelen sınırlarına dayanılmış olan yeni komşu ülke Kolha'ya bağlı bölgelerdir. Diauhi ülkesinin işgal edilmesi ve Kolha sınırlarına ulaşılması, Urartu başkenti Tuşpa'da bulunan sefer yıllıklarında da anlatılır:

"...Argişti der ki; ... Aynı yıl yine savaşçılar topladım ve Diaeuhi ülkesine karşı ve Diaeuhi'nin kralı Mannubi'ye karşı sefere çıktım. Şeriazi ülkesini ele geçirdim, şehirleri yaktım ve kaleleri yerle bir ettim. Pute şehrinin güneyindeki Biani ülkesine ve Huşa ülkesine kadar ilerledim..."

Biani bölgesinin kuzeyinde olduğu belirtilen Pute şehrinin bugünkü Rioni nehri civarında olduğu ve Kolha ülkesinin yönetim merkezi konumunda bulunduğu varsayılabilir. M.Ö.8. yüzyıldan kalma Kolhi kültürüne ait çok sayıda eser, özellikle Rioni nehrinin kuzeyindeki korunaklı vadilerde bulunmuştur. Sonraki çağlarda, Kolhi kültürünün devamı olarak bölgede kurulan devletler ya da krallıklar da, yönetim merkezi olarak genellikle aynı bölgeyi tercih etmişlerdir. Kuşkusuz bu yer seçimi geleneğinde, savunma imkanları ve askeri nedenler ağırlık taşımaktadır. Urartu kralı I.Argişti'nin döneminde, muhtemelen konfederatif bir yapıya sahip olan Kolha ülkesinin, bu yeni komşusu ile başlangıçta ne tür ticari ve kültürel ilişkiler içine girdiğine dair çok fazla bilgi, bulgu ve belge yoktur. Ancak güneyde Asur ülkesiyle sürekli savaş halinde olan Urartu devleti ve ordusu için yeni kaynaklar ve özellikle de yeni maden yataklarının çok büyük önem taşıdığı kesindir ve o sıralarda, tam da bu nedenlerle Diauhi ülkesinin işgali ve yağmalanması ile meşguldürler. Diauhi ülkesindeki son direniş hareketlerinin bastırılması, elde edilen ganimetlerin ve ülke kaynaklarının Urartu'ya aktarılması bir başka propaganda yazıtında daha detaylı bir şekilde aktarılır:

"...Argişti der ki; .. Diaeuhi ülkesi yine ayaklandı. Savaşçılar topladım ve Diauhi ülkesine karşı sefere çıktım. Bia(ni?) ülkesine ve Huşa ülkesine kadar ilerledim. Didi ülkesine ve Zua şehrine karşı sefere çıktım ve Diauhi ülkesinin krali şehri Zua'yı yaktım. Zua şehrinde bir yazıt diktim. Aşkalaşi ülkesine doğru ülke kapısından(?) geçtim. 105 kale yerle bir ettim ve 453 yerleşim birimini yaktım. Oradaki üç memleketi ele geçirdim ve halklarını benim ülkeme kattım: Kada memleketini, Aşkalaşi memleketini ve Şaşilu şehrinin memleketini. (...) Dört kral hadım ettirdim: Şaşki, Ardaraki, Baltulhi ve Kabilu (kabilelerinin krallarını). Yerlerine valiler atadım. Diauhi ülkesinin kralını esir ettim. Haraç karşılığı yaşamını bağışladım. Diauhi'li, Argişti'ye şu haracı verdi: 41 mina saf altın, 37 mina gümüş, 10.000 mina bakır, 1.000 binek hayvanı, 300 büyükbaş hayvan ve 10.000 küçükbaş hayvan. (Ayrıca) şu haracı Diauhi ülkesi her yıl versin diye buyurdum: ... mina saf altın, 10.000 mina bakır, ... boğa, 100 inek, 500 koyun, 300 binek hayvanı..."

Bu yazıtın sonraki bölümlerinde de, Diauhi kralına yardıma gelen kabileleri nasıl imha ettiğini anlatan I.Argişti, iktidarının sonlarına doğru, gerçekten de Diauhi ülkesini tamamen Urartu topraklarına katmış ve tarih sahnesinden silmiştir. M.Ö 768 yılında II.Sarduri, babasının ardından tahta geçtiğinde, artık Urartu ve Kolha ülkeleri, sınır komşusu olmuşlar ve muhtemelen bu iki kültür arasında, doğrudan ticari ve kültürel alışverişlerin önü açılmıştı. Ağrı dağı eteklerinde, bugünkü Iğdır yakınlarında keşfedilen ve yaklaşık olarak bu döneme tarihlenen bir Urartu mezarlığından elde edilen bulguları değerlendiren B.A. Kuftin, bu dönemlerde, Kuban, Kolha ve Urartu arasındaki kültürel etkileşimleri sağlam delillerle ortaya koymuştur. Gücünün zirvesinde bir devlet devralmış olan II.Sarduri, yayılmacı siyasete ve fetihlere olanca hızıyla devam etmiş ve iktidar döneminin ortalarına doğru, Kolha ülkesini de, Urartu devletinin yeni hedeflerinden biri haline getirmiştir. Yeni ve taze kaynaklara ihtiyaç duyan II.Sarduri, ilki M.Ö 749 tarihinde olmak üzere iki kez Kolha ülkesine sefer düzenlemiştir. Bu seferler, genellikle Kolha ülkesinin sınır bölgelerini hedef almış ve muhtemelen başarısız olmuştur. Ancak, o güne dek, Asurlular karşısında aldıkları ağır hezimetler de dahil olmak üzere, hiçbir yenilgilerinden yazıtlarında söz etmeyen ve başarılı ya da başarısız tüm seferlerini, her şekilde birer zafer öyküsüne dönüştüren Urartular, sonuçları itibarı ile başarısız olduğu belli olan Kolha seferlerini de aynı yaklaşımla, birer zafer hikayesi tarzında kayıtlara geçirmişlerdir. Başkentleri Tuşpa'da bulunan bu dönemin propaganda yazıtlarında, ilk Kolha seferinden ikincisine oranla daha kısa bir şekilde bahsedilir:

"...Kulha ülkesine karşı sefere çıktım. Tanrı Haldi'nin büyüklüğüyle Huşa ülkesinin (-bölgesinin) kralı Haha'yı ve halkını orada esir aldım, onları sürgün ettim ve kendi ülkeme yerleştirdim..."

Kolha ülkesini gerçekten kalıcı olarak fethetmiş olması durumunda, II.Sarduri'nin; ne kendisinden önce yaşamış olan eski dedelerinin, ne de torunları olan sonraki Urartu kralların göremediği ve göremeyeceği bir şeyi görmüş olması ve o deneyimini de aynı gururlu ifadelerle kayıtlarına geçirmiş olması gerekiyordu. Ancak, II.Sarduri'nin, ne bu 1.Kolha seferinde, ne de üç yıl sonra gerçekleştireceği 2.Kolha seferine ait kayıtlarında; büyük bir denizin kıyısına ulaştığına ya da böyle büyük bir denizi uzaktan da olsa gördüğüne dair hiçbir ifade yoktur. Oysa, tarihleri boyunca Van ve Urmiye gölleri dışında hiçbir denize ulaşamamış olan Urartular için, "Karadeniz boyutunda bir denizle ilk kez karşılaşmak", bu seferleri konu alan yazıtlarında, kendileri açısından, bahsetmeye değer en olağanüstü detaylardan birisi olmalıydı. Ancak, böyle bir ayrıntı, her iki Kolha seferinin kayıtlarında da yoktur. Zira, gerçekte Urartular, sadece Kolha'nın sınır kabileleriyle savaşmışlar, sınır bölgelerini yağmalamışlar, ancak asıl hedefleri olan Kolha ülkesinin merkezi zenginliklerine hiçbir zaman ulaşamamışlardı. M.Ö 746 yılına tarihlendirilen 2.Kolha seferi kayıtlarından, bu kez Kolha ülkesi sınırında farklı bir yerleşimin hedef alındığı anlaşılmaktadır:

"...Sarduri der ki: Kulha ülkesine karşı sefere çıktım ve ülkeyi (..?) Kulha ülkesinin tahkimatlı krali şehri İldamuşa'yı zorla ele geçirdim ve halkını yaktım. Kulha ülkesinin sadece orada bulunan (...?) adamlarını öldürdüm. Demir bir mühür hazırlattım. İldamuşa şehrinde bir yazıt diktirdim. Şehirleri (-köyleri) yakıp yıktım ve ülkeyi tahrip ettim. Erkek ve kadınlar sürgün ettim..."

Bu kayıtlarda bahsi geçen "İldamuşa" kenti için Kapançyan bugünkü Ardanuç kasabasını önerir. Kolhi dilinin morfolojik yapısı açısından değerlendirildiğinde, gerçekten de her iki ismin yakınlığı dikkat çekicidir. Ancak bu iki isim bir şekilde ortak bir köke ya da bağlantıya işaret etse de, II.Sarduri'nin bu seferindeki hedefinin, bugünkü Ardanuç kasabasından biraz daha kuzeyde, günümüze kadar ulaşan adıyla "Meşe" olarak bilinen bölge olması daha güçlü bir ihtimaldir. Çünkü, kuşkusuz Urartular, Meşe bölgesi dağlarını aştıklarında, merkezi Kolha ovasının sınırsız zenginliklerine ulaşabileceklerini çok iyi biliyorlardı. Ancak muhtemelen o dağları hiçbir zaman aşamadılar. Belki de, Urartuların kendilerini bekleyen bu zengin kaynaklara hiçbir zaman ulaşamamış olmaları, Kolha ülkesinin adını "ulaşılamaz, uzak bir ülke" olarak dilden dile yayacak ve belki de Drews'in de belirttiği gibi, Urartu'dan, Doğu Akdeniz'e oradan da Ege Denizi'ne kadar taşıyacaktı. Bu dilden dile aktarımın doğal bir sonucu olarak da, gerçeklikten yarı efsane haline dönüşen bu altın zengini, gizemli ülkenin ismi, bir sonraki yüzyılda, büyük tekneler inşa ederek deniz aşırı seyahatlere girişecek olan Yunan denizciler için, en cazip macera hedeflerinden biri olacaktı.

Kolha seferlerinin, Urartu devleti açısından sonuçları da ayrı bir inceleme konusudur. Zira, Urartu ordusunun, gücünün doruk noktasındayken giriştiği bu seferlere kaç kişilik bir kuvvetle çıkıldığını, ne kadar kayıp verildiğini ve geriye ne kadar kişinin dönebildiğini, Urartu resmi propaganda metinlerinden öğrenebilmek mümkün görünmüyor. Ancak bilinen bir tarihi gerçek şu ki, Urartu devleti, bu seferleri izleyen tarihlerde asla eski gücüne ulaşamamış ve hızlı bir zayıflama sürecine girmiştir. Kolha seferlerinin ardından, II. Sarduri döneminin sonlarına doğru, ağır yenilgiler ve hezimetler üst üste gelmeye başlamış ve M.Ö 730 yılına doğru Urartu tahtına geçen Rusa döneminden itibaren de, artık Urartu devleti için çöküş süreci başlamıştır.

Kaynakça: Barnett, R.D. 1963: "The Urartian Cemetery at Igdyr"; Diakonoff, L.M. & Kashkai S.M. 1981: "Geographical names according to Urartian Texts"; Drews, R. 1976: "The earliest Greek settlement on the Black Sea, JHS 96, 18-31"; Melikişvili, G.A. 1971: "Die Urartaische Sprache"; Payne, M.R. 2006: "Urartu Çivi Yazılı Belgeler Kataloğu"; Sagona, A.&C. 2004: "Archaeology at the North-East Anatolian Frontier, 1"; Salvini, M. 1995: "Urartu Tarihi ve Kültürü"

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Çev. Kamil Aksoylu

Sevilyaşi Gzalepez Dan3i

Yazan: Çev. Kamil Aksoylu

Karmenik dang3i ikomthu Sevilyaşi gzalepez Kçe koyolu-dortun ntomapez Apşu-dortun tolepe Bozope bozope Elazdit perdepe Xe do kuçxe Mozderi ren gzalepez Tude koZiromt haği Mcveşi daZepe na-gorums Endulus'oyi gurepe Mcveşi Bozope bozope Elazdit perdepe

Şiir: Garcia Lorca Türkçesi: Adnan Özer Lazcaya çeviren: Kamil Aksoylu

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Yaşar Bayraktar

Antik Kolkhis'te bir aşk hikâyesi: Medea (Medeia)

Yazan: Yaşar Bayraktar

Lazcada Mediye dediğimiz, dünya literatürlerine Medisin, Media gibi kelimeleri kazandıran, Kolhida (Colchis) kralı Ayet (Aites)'in kızıdır. Dedesi Helios, güneşin oğludur. Titan olduğu söylenir. Halası ve annesinden simyacılığı öğrenmiştir. Yunan mitolojisinde en uzun aşk hikâyesinin kahramanıdır.

İskenderiye, Yunan ve Roma kaynaklarına göre büyük bir aşk yaşayan Medea ve Jason evlenirler. İki çocukları Medeios ve Mermeros dünyaya gelir. Medea kocası Jason'un kral olabilmesi için Kral Peidos'u, kızlarına büyü yaparak öldürtür ve kocası Jason kral olur.

Yıllar sonra Jason Medea'yı bırakıp yeniden evlenmeye karar verir. Kocasının bu davranışı Medea'yı çıldırtır. Medea kocası Jason'a, "Ben babama karşı geldim. Altın Post'u sana verdim. Seni ülkenin kralı yaptım. Sana iki oğlan çocuğu doğurdum. Sen nasıl beni bırakıp başkasıyla evlenirsin" der.

Medea sinirlerine hâkim olunca durumu kabul eder gibi görünür. Yeni geline bir giysi hediye eder. Elbiseyi giyen yeni gelin oracıkta çığlıklar atarak can verir. Jason da delirmiştir artık. Medea, kocası Jason'un gazabından korkarak Korinthos'tan kaçar, Atina'ya gider. Çocukları yoktur artık. Heredot "kaçarken kendi çocuklarını kendi öldürdü" der. Evripides ise 'çocukları Korinthoslular'ın öldürdüğünü' söyler. Bazı kaynaklar Mermeros'un babasıyla gittiği bir av sırasında dişi bir aslan tarafından öldürüldüğünü söyler.

Atina'ya giden Medea yeniden evlenir. Burada bir çocuğu olur. Bu çocuk Medos, sonradan Medler'in atası kabul edilecektir. Bir süre sonra annesi Medea ile Kolhis'e geri döner. Kolhis'te kral artık babası Aites değildir. Medea'nın amcası Persis krallığı kardeşinin elinden almıştır. Persis Medos'u ve Medea'yı tutuklar. Medea kendisini ve oğlunu hapisten kurtararak, amcasına karşı gelir. Onu tahttan indirir, babasını yeniden Kolxida'ya kral yapar.

Hikâyenin başlangıcı

Hikâye Yunan şehri Korinthos'da başlar. Bir kralın gemisi olan Argo ile Jason ve arkadaşları, Kolhis kralı Aites'in koruduğu Altın Post'u almak üzere yola çıkarlar. Aites, Altın Post'u vermek istemez. Ancak Jason Altın Post'u koruyan, hiç uyumayan ve ağzından alevler saçan ejderhayı ve dişlerini tarlaya ekip onlardan çıkacak diğer ejderhaları öldürebilirse Altın Post'u alabilecektir. Korfu Adası'na geldiklerinde Kolhisliler'le karşılaşırlar.

Yer adları

Yason Burnu: Bugünkü Çam Burnu. Jason buraya kendi adını vermiş, sonradan buraya bir sunak yapılmıştır. Sunak sonraları kilise olarak kullanılmış, günümüze kadar gelmiştir. Kaya rölyefleri ve tapınak canlı tanıktır.

Atina: Bugünkü Pazar ilçesinin eski adı. Argonotlar burada karaya çıkmış, Athena'ya adak adamış ve kente onun adını vermiştir.

Galis: Lazca'da ırmak (ğali) demektir. Bugünkü Kızılırmak'ın antik çağdaki adıdır.

Kolhis: Kızılırmak'tan Poti'ye kadar olan coğrafyadır. Bazen küçülmüş, Çoruh-Poti arasındaki yarım ay düzlüğüne adını vermiştir.

Phasis: Bugünkü Çoruh Nehri ve nehrin ağzındaki şehirdir. Karadeniz'in yüz elli metre yükselmesiyle birlikte su altında kalmıştır. Petrol aramaları esnasında bu kalıntılara ulaşılmıştır.

Yunan ve Roma mitolojisine göre

Titanlar: Başka dünyalardan gelen insan üstü varlıklardır. Çocuklarını dünyaya bırakıp gitmişlerdir.

Zeus: Titanların oğlu, Tanrıların Tanrısı, ölümsüz veya uzun ömürlü diye anlatılır. Yıldırımlar saçan bir silahı vardır, yenilmezdir.

Poseidon: Denizler Tanrısı, Zeus'un kardeşi, deniz altında gezebilen, Tanrılarla haberleşebilecek bir gemisi olan Tanrı'dır.

Helios: Titanların oğlu, Güneş Tanrısı, evreni çok iyi tanıyan, Aites'in babası, Medea'nın dedesi. Kolhisliler'in atasıdır.

Hera: Zeus'un kız kardeşi ve karısı. Dünyalı kadınları sevmez, çünkü Zeus hep onlara aşık olmaktadır.

Apollon: Zeus'un oğlu, Tanrı. Kendisinden başka kimsenin kullanamadığı, ölümcül silahlarla donatılmış, uçan bir arabası vardır.

Eros: Aşk Tanrısı. İlk yumurtadan doğduğu söylenir.

Athena: Zeus'un kızı, bir bâkire Tanrıça'dır.

Herakles (Herkül): Zeus'un dünyalı aşkından doğan çok güçlü bir savaşçıdır.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Cihangir Bilgin

Kültür emekçisi Lazlar üzerine

Yazan: Cihangir Bilgin

Son 15 yıllık süreç, Laz kültürüne yönelik araştırma, derleme ve yayınlar açısından önemli bir dönemdi. Bu araştırmalar gösterdi ki Laz kültürü kendi içinde yaşayan bir sırdı. Bu yüzdendi ki Lazlar şarkılarını, ağıtlarını, ninnilerini hep kendi aileleri içinde saklamış, lüzumsuz görüldükleri için dışarısıyla paylaşmamışlardı. Bu tutum özellikle müzik alanında kendini göstermiştir.

Ne yazık ki Laz kültürünü yaşayanları kaybetmekteyiz. Bu sebeple Laz kültürüne dair var olan materyallerin dokümanlaştırılması ve arşivlenmesi zamanımızın en önemli gereksinimidir. Bunu yaparken kültürel öğe ve varlıkların ticari ya da kişisel değil, toplumsal menfaatler göz önünde bulundurularak kullanılmasına dikkat edilmelidir.

Bu yazıda Laz kültürüne ve bu kültürün bir parçası olan Laz müziğine emek veren önemli birkaç kişiden bahsedeceğim.

Arhaveli kemençe üstadı Yaşar Turna ile lise yıllarında halk oyunları topluluğunda bir arada bulunma fırsatımız olmuştu. Lazcayı çok iyi kullanan Yaşar Turna, Lazca albüm çıkaran ilk mahalli sanatçıdır. TRT repertuarında da türküleri vardır. Yaşar Turna "Okudun mu güzelum kitabında heceyi, / Eller aldi yarumi ben aldum kemençeyi" diyerek kemençe ile olan seyahatine başlar. Hem güldüren hem düşündüren mizahi tarzı ile Arhavi'nin Nasrettin hocası olarak bilinen Nuri Dudişi'nin yazdığı Arhave Destanı Yaşar Turna tarafından okunur ve onunla da özdeşleşir.

Ağustosi mulun atmacaş ora Kale bozo var mporomi gyoz gyora Var mporom-na miğvi başka gobgora Si domğvi do domaali gyuli çkimi

Laz şairi ve ressam Helimişi Xasani yaptığı çalışmalarla Laz kültürüne çok değerli bir birikim bırakmayı başarmıştır. Bir sanatçının öldükten sonra topluma kazandırdıkları o sanatçının ölümsüzlüğünün simgesidir. Kültürüne karşı son derece duyarlı olan Helimişi, Sarp'tan Pazar'a kadar kıyı boyu kültürel objeleri derleyebilmiş nadir insanlardandır. Helimişi'ye ait eserlerin hiç alakası olmayan yapımlarda ticari menfaat sağlamak için kullanılması Helimişi'ye en büyük hıyanettir. Helimişi bir değirmen misali kendi için değil kendi değerleri ve kimliği için fedakâr ve acılarla dolu bir hayatı tercih eden bir sanatçıdır.

Ç̌uťa Karmaťe (Helimişi Xasani - Xopa, 1932)

Skurepe oşenams sersi muşite Meveş emektari Ç̌uťa karmaťe Txomuş ğurni do txomuşi spinate İkten udodginu ğuta karmaťe Çkva şeni haşo mundeşa ikter Miş noxene mişi coxote ikter Çkva şeni eipşer, çkvaşa moiçoder Si mutu var ganğen, Ç̌uťa karmaťe Sin-ti var giçkin mu geoxons mi re Sin-ti çkimi steri gondineri re Ma gomku3xur sin-ti bunduri mu re Çkuni şeni viktat Şufa karmaťe

Arhavi Yolgeçen (Lome) köyünden usta bir kemençeci Âşık Osman Namlı ile tanışma fırsatı buldum. Annemin düğününde kemençe çaldığını ve yaşamındaki her şeyi, bütün dertlerini kemençesi ile paylaştığını anlattı bana. Lazca ve Türkçe destan söyleyen bu üstadımız aşk, ayrılık ve yaşama dair birçok destan bırakmıştır geriye. Âşık Osman aynı zamanda iyi bir horoncudur da! Katıldığı düğün ve eğlencelerde horonu bizzat kendisi yönetirdi. Aynı zamanda iyi bir kemençe üstadıdır Âşık Osman; kendi kemençesini kendi yapar, hatta bugünkü kemençe boyutlarının dışında, daha büyük bir kemençe yapmış ve bu kemençeyi kendi sesine uygun formda akortlamıştır. Hayat öyküsü de oldukça fırtınalıdır Âşık Osman'ın; gençlik yıllarında dillere destan bir aşk yaşar. Sevdiğine kavuşamaz, hapislere düşer ve memleketi terk etmek zorunda kalır.

Biç̌i / Bozo (Âşık Osman Namlı)

Panda bibgar nosis kogamabulu Micoxuman nosişe var mobulu Gaxveğepur bozo moda var mulu Omçkomi do gemişkvi ğeciş bozo

Lazca alfabenin mimarı Fahrettin Kahraman Laz diline yönelik çalışmalar yapan bir entellektuel olmasının yanı sıra toplumsal şiirler yazan çağdaş bir şairimizdir de. Geride bıraktığı çalışmaları Laz kültürüne ışık tutacak niteliktedir. Fahri Kahraman'ın küçükkardeşi Sabri Kahraman da Laz kültürü ile bağını sürdürmektedir. Elinde kalemi ve kemençesi ile müzikal çalışmalarını sürdürmektedir.

Yakın zamanda kaybettiğimiz araştırmacı, şair, müzisyen kişiliği ile tanınan Fındıklılı Nurdoğan Demir'in Laz kültürüne kazandırdıkları herkes tarafından bilinmektedir. Zamanının tümünü Laz dili, kültürü ve müziği için ayıran Abaşi, hikâyeler, masallar, şiirler, deneme yazıları ve ciddi edebi ürünler bırakmıştır ardında. Nurdoğan ağabeyimiz kendini "Şinapapuli" olarak tanımlardı. Yaşlılardan öğrendiklerini ustaca kurgulayarak kâğıda dökmeyi başaran ender insanlardandır.

Karşı Sarp köyünde (Meleni Sarpi) mütevazı hayat şartlarına rağmen Laz kültürü ile ilgilenen birçok insan vardır. Bunlardan biri de İbrahim Papu'dur. Sarpi'deki ilkokulun karşısındaki küçük atölyesinde tulum (gudasviri) ve düdük (p̌ilili) imalatı yaparak zaman geçirir İbrahim P̌ap̌u. Köyün çocuklarına p̌ilili yapmayı öğreten ve Laz enstrümanlarını geleceğe aktarmaya çalışan bir kültür emektarıdır.

Sarpi köyünün zirvesinde Helimişi Xasani'nin mezarını ziyarete gittiğimde güçlü ve esprili kişiliğiyle sevimli bir ihtiyarla tanışmıştım: Hemdi Kabamemetoğlu (Vasso). Üç oğlu ve torunlarıyla hayatının son demlerinin zevkini çıkarmaya çalışıyordu köyünde. Zamanında birçok mecliste şarkılar söylemiş, müzikal repertuarı çok geniş biri. Orada kaldığımız süre içinde, hatırladığı destanları okumuştu bize.

Demir kapıların açıldığı 1991 yılı, tarih sayfalarına, insanların özgürlüklerine kavuştuğu, ayrılıkların bittiği unutulmaz bir yıl olarak geçti. Bu yıl, Meleni Sarpi'de akrabaları ile bir araya gelen Nazi Memişişi, kalem kâğıdı eline aldı ve kendi kültürü, geçmişi ve insanları için bir serüvene atıldı. İlk yazdığı şiiri "Sinori Goin3ku"da Sarp köyünü, esareti, özgürlüğü anlatıyor Memişişi. Başka bir dilin, farklı bir ideolojinin yıllar süren egemenliği, iki adım yanındaki akrabaları ile görüşememelerine, iki düşman dünya arasında sıkışıp kalmalarına neden olmuş. Kuşkusuz bu çok zor bir deneyim oldu Sarpi köylüleri için. İşte 91 senesi buna bir nihayet oldu. Sarpi'de Ağustos ayının ikinci haftasında "Ǩolxoba" şenlikleri yapılır. Bir araya gelen birçok insan bu festival organizasyonunda görüşme ve tanışma fırsatı bulur. Bu şenliklerde tanıştım Nazi Memişişi'yle. Giderayak okuduğu bir şiirlerle ilgimi çeken orta yaşlı bir bayandı. Sarpi'de doğmuş, gençliği bu köyde geçmiş tam bir Sarplı. Helimişi ile babası çok yakın dost oldukları için Helimişi'den birçok şey öğrenmiş. Lazca şarkılar, Lazca şiirler yazan Nazi Memişi, aynı zamanda "Tutarçela" adlı Lazca ve Megrelce polifonik müzik yapan bir topluluğun da kurucusu ve aynı zamanda sanat yönetmeni.

Bu yaz memlekete gittiğimde 93 Harbi destanını da dinlemiştim yüz yaşındaki Muhammet Şekeroğlu'ndan. Zorunlu göçün tek ve son canlı tanığıydı bu yaşlı adam. Anlattığına göre 93 Harbi'nde, Arhavi'nin Konaklı köyünden kaçarak, Armoni üzerinden Vi̇şe Abu mevkiinde yaşayan bir ağanın yanında barınmışlar bir buçuk yıl.

Elbette ki kültürel aktarıcı rolünü üstlenen insanlarımız sadece bunlardan ibaret değil. Pek çok dedemiz, ninemiz, şairimiz, entelektüelimiz var burada adını anamadığımız. Ama bu aktarımı yazıya geçirmeden geleceğe taşıyamayacağımızı da bilmemiz ve buna göre çalışmalarımızı programlı ve bilinçli bir şekilde sürdürmemiz gerekir. Tarihin biǯ evlatlarına 21. Yüzyılda bu misyonu yüklediği açıktır.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
İsmail Bucaklişi

Lazca şairini yitirdi

Yazan: İsmail Bucaklişi

Papuşi gonoşine şeni...

İki bin yılının kışıydı. Mjora dergisi yayın hayatına henüz başlamıştı. Dergi toplantısı bitmiş, Kadıköy'den Üsküdar'a gelmiştim ki cep telefonuma bir mesaj düştü. Bu mesaj öncekilere hiç benzemiyordu. Lazca bir şiir ve altında bir isim: Abaşişi Nurdoğan. Hemen numarayı çevirdim. Karşıma Lazca konuşan, Lazca'yı şiir gibi konuşan bir adam çıktı. Sesi babacandı, kendine güvenen bir tavrı vardı. Aradan geçen zaman onun gerçekten bir şair, Lazca'nın şairi olduğunu ispatlayacaktı.

Tarih Nisan 2008'i gösterdiğinde hakkımda açılan seri davalardan birine katılmak üzere avukatımla birlikte Fındıklı'ya (Vi̇şe/Bğeti) gittim. Günlerden Cumartesi'ydi. Fındıklı'ya vardığımızda öğlen olmak üzereydi. Otele yerleşip yol yorgunluğunu attıktan sonra Nurdoğan ağabeyi ziyaret etmek vardı aklımda. Fındıklı'ya kadar gidip de onu görmeden döndüğüm hiç olmamıştı. Ben hazırlanırken telefonum çaldı. Arayan Özcan Sapan'dı ve nerede olduğumu soruyordu. Cevap vermeye fırsat kalmadan "Nurdoğan ağabeyi kaybettik, haberin var mı" dedi. Anlamadım. Nasıl yani, Nurdoğan ağabey, Nurdoğan Abaşişi mi?.... Bir an hayalle gerçek arasında gidip geldim. İnanamadım. İnanılmayacak ne var diye düşünebilirsiniz haklı olarak. İnsan ölümlü bir varlıktır. Sorun benim Nurdoğan ağabeye ölümü hiç yakıştıramıyor olmamdı. Niye gitmiştim ki Fındıklı'ya? Böyle bir zamanda...

Bir süre sonra kendime geldim. Demek Nurdoğan ağabey ölmüştü... Kalp, tansiyon ya da buna benzer bir nedenle... Hem de bu sabah, 2 Nisan sabahı, saat 10.00'da... Bütün bunları sorguladım... Ama ne fark eder ki aslolan ölümdü. Gerisi laf-ü güzaf.

Abaşişi Nurdoğan, emekli olduktan sonra memleketi Fındıklı'ya yerleşmişti. Vişe'ye bağlı Sumle köyü-Goncoti mahallesindendi. Abaşişi, dünyaya gözlüğün sol camından bakan ve vaktiyle de başı epeyce belaya girmiş biriydi. İş dolayısıyla Giresun'da bulunduğu sıralar tiyatroyla ilgilenmiş, senaryo yazarlığı, oyunculuk ve yönetmenlik yapmıştı. Bu yirmi yıllık deneyim müthiş bir birikim yaratmıştı kendisinde. Yeteneğini, birikimlerini emeklilik döneminde artık Lazca için kullanacaktı. Abaşişi okumayı sevdiği gibi yazma konusunda da yetkindi. Bu yeteneğini özellikle Lazca için kullanması ise Laz dili ve kültürü açısından bir şanstı. Kendisi bunun farkında olan biri olarak gerçekten Lazca'nın yazılı bir dil haline gelmesine katkıda bulunmak istiyordu. Lazca yazmak, Lazca ürünler vermek için gayret ediyordu.

Abaşişi, Laz masallarını derledi ve kitap haline getirdi

Abaşişi ile yeni bin yılın başlangıcında, milenyumda tanıştık. Bu aynı zamanda Lazca sevgisi ile üretim üzerinden kurulan ve böyle de yürüyen bir dostluğun da miladı oldu. Yaz aylarında memlekete gittiğimizde şair dostumuzla uzun ve keyifli sohbetler etme fırsatı buluyorduk. Abaşişi'nin şairliği kadar ünlü bir yönü daha vardı: Hatipliği. Lazca ve Türkçe hikaye anlatıcılığı konusunda son derece başarılıydı. Dinleyeni kendine bağlayan, onu hikayenin bir parçası gibi hissettiren sihirli bir anlatımı vardı.

2004 yazında kendisini yeniden ziyaret ettim. Ortak arkadaşımız Hasan Uzunhasanoğlu, Nurdoğan ağabeyin Lazca masal çalışmalarından bahsetmişti bana. Bu seferki görüşmemizde masallar üzerine uzun uzun söyleştik. Babaannesinden duyup dinlediği masalların yanında birçok da derleme yapmıştı. Bu birikiminin değerlendirilmesi gerekiyordu. Görüşmemizden kısa süre sonra onları toparladı ve masalların Türkçe özetlerini çıkardı. Bununla da yetinmeyerek isteğimiz üzerine İstanbul'a gelerek onları seslendirdi. Artık Lazca masal kitabı hazırdı. Üstelik kendi sesinden CD'si de. Lazuri Paramitepe, 2005 yılında İstanbul'da yayımlandı. Bu Abaşişi'nin kitaplaşan ilk çalışması oldu.

Lazların piri / Lazepeşi P̌ap̌u

Lazca'da 'Pir' kelimesi yok ya ben 'P̌ap̌u/dede' kelimesini pir olarak çevirdim ki esas kastedilen oydu. Yine bir gün Nurdoğan ağabeyle bir telefon görüşmesi yapıyoruz. Nedense ona onu anlatma ihtiyacı duymuştum. Sahi Nurdoğan Abaşişi kimdi bizim için, ne ifade ediyordu? Dilden edebiyata, gelenekten kültüre bu denli donanımlı biri nasıl tanımlanırdı? Lazepeşi p̌ap̌u — Lazlar'ın Piri tanımlaması kendisinin de hoşuna gitmişti. Gerçekten benim için bir dede, bir Pir'di Abaşişi. En azından ben çok şey öğrenmiştim kendisinden ve gelecek nesillerin de öğreneceği çok şey vardı. O bir Tişineri idi ya da bir Umçane...

"Baharatlı Laz Böreği"

Abaşişi, adına "Baharatlı Laz Böreği" dese de henüz kitaplaştırmadığı çalışması yemek tariflerini kapsamıyordu. Gerçi yarım yüzyılı aşan ömründe gördükleri ve yaşadıkları bir değil, birkaç kitap dolduracak nitelikteydi. Şair dostumuz, yazmak konusunda ne kadar mütevazı da olsa son derece yetenekliydi. O kadar ki önüne hangi konu konsa kitap yapabilirdi. Onun en büyük kitabı belki de kendi yaşamıydı. Bu yüzden kendi hayatını "Baharatlı Laz Böreği" şeklinde tanımlıyordu üstat. Yazılmamış, yarım kalmış bir kitap. Hangi hayat var ki tamamlanmış?

Şair Kadıköy Nemesis'te...

Artık pek çok insan Abaşişi'in şairliğini, hikayelerini, anlatımdaki ustalığını ve kültüre dair birikimini yakından biliyordu. 2006 yılının kışında İstanbul'daki Lazlar'ın kendisini daha yakından tanıması ve birikimlerini paylaşması için bir panele katılmasını istedim. Usta tiyatrocu için sıra kültürünü anlatmaya, ana dilinde şiirler okumaya gelmişti. Bu şairin ana dilinde bir topluluğa karşı ilk hitabı olacaktı. Heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Abaşişi, panel boyunca unutulmaya yüz tutmuş gelenekleri, Lazlar'ın yaşam biçimleri, adetleri ve Lazona'da yaşanmış hikayeleri anlattı. Panel keyifli bir sohbete dönüştü ve nihayet o meşhur şiirini okudu.

Çanda Çkuni

İsa nenaz mu itkven Nazimi çkimi İsa nenaz miz mu utkun Çkun; Xirxineri n3xenepete var moptit Mitiş dobadona var goptit Mitti mitiş getasule var bzonit Hak borlit.

(Kişneyen atlarla gelmedik.)

Nurdoğan Abaşişi hakkında birçok yerde şair diye bahsettim. Üstelik bir tek şiirinden dahi bahsetmeden, şairliğini anlatmadan, şiirlerini tanıtmadan... Hoş, şair Abaşişi'nin şiirlerini topladığı "Purkinora" adlı çalışmasının mizanpajını yaklaşık bir yıl önce bitirmiştim. Hatta ISBN numarasını bile almıştı. Tamamı Lazca şiirlerden oluşan Purkinora baskıya hazırdı ama ne yazık ki sağlığında basılması mümkün olamadı...

Abaşişi Nurdoğan, modern Laz şiirine kimlik kazandırma, Laz edebiyatına katkı sunma bakımından Xasan Helimişi ile birlikte anılması gereken önemli bir değerdir. Helimişi Xasani gibi şiirlerinde toplumcu bakışı temel almıştır. Kendisi Nazım Hikmet hayranıdır ve şiirlerinde Nazım Hikmet'in etkisini görmek mümkündür. Ama hiçbir zaman bundan rahatsızlık duymamıştır. En güzel şiirlerinden biri Nazım Hikmet'e nazire yaptığı "Bizim Davetimiz" adlı şiiridir. Nazım'ın "Davet" şiirine cevap niteliğinde olan "Bizim Davetimiz" adlı şiiri, Abaşişi Nurdoğan'ı unutulmaz kılacak şiirlerinden biridir şüphesiz.

Nazım Hikmet, "Dört nala geldik uzak Asya'dan" diyordu... Bir Laz şairi de hayran olduğu büyük şaire cevap veriyordu: "Biǯ buradaydık"

Davetimiz

Doğru söze ne denir Nazım'ın Doğru söze ne denir Biǯ; Kişneyen atlarla gelmedik Kimsenin vatanında gezmedik Kimsenin bahçesini ezmedik Biǯ buradaydık.

Hayde Kyoişe / Hadi köye

2007 yazının Ağustos ayı. Nurdoğan ağabeyi ziyarete, Fındıklı'ya gittim her zamanki gibi. "Köye çıkalım" dedi. "Köyde oturur, laflarız." Goncoti köyüne çıktık. Şair, yaşlı annesini şefkatle kucakladı, yedirdi, yatırdı, uyuttu. Arta kalan zaman bizimdi. Konu elbette ki Lazca olacaktı. Koyu bir çayın eşliğinde yapabileceğimiz en iyi şey Lazca koyu bir sohbet olabilirdi. Herkesle her şey konuşulurdu da şairle çayı, kiviyi, otu, çimeni konuşmanın bir esprisi yoktu. Karşımdaki Laz şairi Nurdoğan Abaşişi idi. Sohbet, Nazım Hikmet şiirlerinden açıldı. Elbette ki Nazım'ın üstüne adam yoktu. Öyleyse Türkçe'nin şiirlerini Lazca'ya çevirmek gerekiyordu. Ve elbette ki bunu en iyi yapabilecek kişi Nurdoğan Demir Abaşişi idi. Büyük bir şairin şiirlerini ancak onun dilinden çok iyi anlayan ve anadiline hakim biri çevirebilirdi. Nurdoğan Abaşişi'den bunu yapmasını istedim. Zaten denemeler yapıyordu. Nazım'ın bir kaç şiirini Lazca'ya çevirmişti bile. Onları okudu. Lazca'ya olan tutkumdan mıdır bilmem, çevirileri son derece edebi ve başarılı buldum. Öyleyse Nazım'ın geri kalan şiirlerini de çevirmek gerekiyordu. Nurdoğan ağabey ile bu konuda anlaştık. Önümüzdeki dönemde yapacağı işlerden biri de bu olacaktı artık: Nazım'ın şiirlerini Lazca'ya çevirmek.

Lazona'da yaşanmış hikayeler

O gece Nurdoğan ağabey ile uzun uzun sohbet ettik. Bu sohbet yeni üretimlere kapı aralaması bakımından da faydalı oluyordu. Onunla aynı dilden; Lazca konuşuyorduk. Üstelik bununla da kalmıyor, anadilimizin geleceği için de aynı dilden konuşuyorduk. Gecenin sonunda, Şair Abaşişi için yeni bir kitap projesi daha vardı artık. Lazona'da halkın yaşadığı gerçek hikayeleri derleyecek, kitap haline getirecekti. Zaten ciddi bir birikimi ve hazırlığı da vardı. Birkaç ay sonra Nurdoğan ağabey aradı ve bir kitap olacak kadar hikaye topladığını söyledi. Söylemekle kalmadı, elektronik posta ile gönderdi. İşte Nurdoğan Abaşişi'nin derlediği Lazca bir hikaye: "Nç̌olo Ç̌veri" (Sumla köyünde geçen bir fındık toplama anısı).

Ama Ardeşenli Ferhat dayının hikayelerini de eklerse daha iyi olurdu. Bir telefon görüşmemizde Ferhat dayının hikayelerini derlemek üzere Ardeşen'e gitmek üzere olduğunu söyledi.

Son konuşmalar...

Çok kısa bir süre öncesine kadar, kendisiyle yayına hazır halde bekleyen Lazca şiirlerini nasıl yayımlayabileceğimizi konuşurken şimdi onun hakkında, o yokken yazmak bana gerçekten büyük bir üzüntü veriyor. Hele hele son bir söz edemeden, sonsuza dek ayrı düştüğünü bilmek çaresizlik duygusu yaratıyor bende. Yine de Abaşişi Nurdoğan'ı yazmalıyım. Onu herkese anlatmalıyım. Hem şimdiki gençlerin hem de gelecek kuşakların onu tanımasına vesile olmalıyım. Bu hem bir vefa borcu hem de bir görevdir benim için.

Son söz

O anadilinin şiirini yazdı. Laz dili ve kültürünün yaşaması, gelecek kuşaklara aktarılması için çalıştı, mücadele etti. Lazca masallar, hikayeler, destanlar, şiirler ve şarkılar derledi. Lazca'yı var etmeye çalıştı. Lazca'nın edebi dil olabileceğini, anadilimizle var olabileceğimizi gösterdi. Dahası onsuz var olamayacağımızı da...

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

Erkan Ocaklı (1949 - 2008)

Aslen Arhavili bir Laz olan ve bunu her fırsatta dile getiren Erkan Ocaklı, 1949 yılında babasının işi dolayısıyla bulundukları Trabzon'da dünyaya geldi. İlkokulu Maçka'da, liseyi Trabzon Lisesi'nde yatılı olarak okudu. Karadeniz müziğine bağlamayla farklı bir açılım getiren Ocaklı'nın müziğe ilgisi ortaokul sıralarında başladı. 1968 yılında "kurtlar sofrası" olarak tanımladığı İstanbul'a gelerek yüksek öğrenimini sürdürdü. 1970'li yıllarda dönemin ünlü sanatçılarına bağlamasıyla eşlik etti. Derken yolu Unkapanı'na düştü. Burada tanıştığı Oflu hemşehrisi Harika Plak'la yirmi yıl aralıksız çalıştı.

İlk çıkışını "tara saçını tara" ile yapan Ocaklı, 'oy eminem' ile Türkiye'nin sevgilisi oldu. 250 tanesinin sözü müziği kendisine ait olmak üzere 400 esere imza attı. Bunların arasında Lazca şarkılar da vardır. Bu eserleri 40 kaset, 35 plak ve 4 uzunçalarda topladı.

Yüreklere dokunan şarkıların mimarı Erkan Ocaklı, Karadenizliler'in yakasına yapışan kanserle mücadelesini kazanamadı ve ardında "Maçka yolları", "Almanya acı vatan", "hapishane içinde", "hastahane yolunda", "mısır", "ula ula Niyazi", "haram olasun" gibi eserleri sevenlerine bırakarak 16 Kasım 2008 Pazar günü aramızdan ayrıldı.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
İsmail Bucaklişi

Lazca'ya hayat katan doktor: Nizamettin Alkumru (1921 - 2008)

Yazan: İsmail Bucaklişi

Nizamettin Alkumru, 18 Şubat 1921'de Hopa'nın Esenkıyı (Azlağa) köyünde, altı kardeşin en büyüğü olarak dünyaya geldi. "Kostoğli" sülalesinden olan Alkumru'nun aile adı "Alikumbri"dir. Eğitimini babasının işi dolayısıyla çeşitli illerde tamamladı. İlkokul üçe kadar Azlağa'da okudu. Dördüncü ve beşinci sınıfları Vona'da (Perşembe) yatılı olarak tamamladı. Ortaokula ise Rize'de devam etti. Ortaokuldan sonra parasız yatılı sınavını kazandı. Liseye Kars'ta başladı. Burada okurken, daha sonra Kars Milletvekili ve Cumhuriyet Senatosu Başkanı olacak Sırrı Atalay'la birlikte kaldı. Alkumru, o günlere dair anılarını anlatırken "O solcuydu, iyice solcuydu. O bana Laz derdi, ben ona Kürt derdim. Bir arkadaşım daha vardı, Arhavili. O alınıyordu Laz denince. Ben iftihar ediyordum. Arhavili arkadaş da ona Kürt demek istedi, ama kekeme olduğu için Kükürt diyebildi" diyerek ilginç bir hikayeye değiniyor.

Alkumru, İstanbul Kabataş Lisesi'nden 1940 yılında mezun oldu. Okul bittikten sonra bir süre Zonguldak'ta çalışarak biriktirdiği parayla İstanbul Tıp Fakültesi'ne kaydını yaptırdı. İç hastalıkları uzmanı oldu. 1957 yılında Hopa-Kise (Sugören) köyünden kendisi gibi doktor olan Ruhat hanımla evlendi. Altı yıl Almanya'da, üç yıl Hopa'da doktor olarak çalıştı. 1982 yılında Göztepe SSK Hastahanesi'nden emekli oldu. Bir süre daha serbest olarak mesleğine devam etti.

"Laz ismi tarihten silinmemelidir"

Nizamettin Alkumru'nun aklına Lazlığı düşüren olay, ortaokul birinci sınıfta yaşanır. Alkumru bakın nasıl anlatıyor o günü: "Okuma vardı o zaman. Kıraat kitabı derlerdi. Hoca oku dedi, okudum. Oğlum sen Türk müsün, nesin? dedi. Türk'üm dedim. Yok dedi, Türk değilsin sen! Niye? Kırmızı yerine Kirmizi diyordum. Fındık yerine funduk... Daha başka birçok şeyde de durum böyleydi. Hoca kızgınlıkla tekrar sorunca sen nesin diye, Laz'ım dedim. O zaman sen git, okuyamazsın dedi ve beni sınıftan çıkardı. O kişi daha sonra Ordu Tarihi'ni yazacak olan Ordulu Sıtkı Can'dı. Seneler sonra ziyaret ettim kendisini."

Takvimler 1940 yılını gösterirken o artık Doktor Nizamettin Alkumru'dur. Ve Lazlar konusu bir kez düşmüştür aklına. Bir ömür sürecek merakın tohumları çoktan atılmıştır. Alkumru, bundan sonra Lazlığın izini yaşamın her alanında, her yerde sürecektir. Ancak ortada ne bir kaynak vardır başvuracak, ne de bir kimse. İşte tam o sırada Tıp Fakültesi'nden Laz arkadaşı Vi̇şeli (Fındıklı) Rahmi Çağatay bir müjdeyle gelir. Filoloji'de okuyan kız kardeşinin Lazca üzerine ödev hazırlama isteği kabul edilmiştir. Bu, Alkumru için büyük bir umut ve mutluluk kaynağı olur. Derken Müller adında bir İngiliz yazarın "Kafkas Irkları Tarihi" isimli kitabı geçer eline. İlk başta çok sevinir, ancak aradığı bilgiyi bu kitapta bulamaz. Araştırmalarını başka kanallardan sürdüren Alkumru, Lazlar'la ilgili ansiklopedilerden topladığı bilgileri 'Lazlar Hakkında Ansiklopedik Bilgiler' başlığıyla dosya haline getirir. Ardından fotokopiyle çoğaltarak 1982 yılında kendi çevresinde en az yüz kişiye dağıtır.

Alkumru bu süreci şöyle anlatır: "1980 yılına kadar Lazlık konusunda hiçbir yerde bir bilgi yoktu. Yasaktı. 'Vatandaş Türkçe konuş' düsturu vardı bizim talebelik zamanımızda. 1980'lere kadar hiçbir yerde bilgi bulamadım. Fuat Köprülü'nün oğlu Orhan Köprülü bizim apartmanda kalıyordu. Onunla çok iyi arkadaştım. Çok kültürlü bir adamdı. Özellikle tarih konusunda korkunç kültürlüydü. Bir gün dedim ki ona; Lazlar konusunda hiçbir yerde bilgi bulamıyorum, bana yardımcı ol. O da düşündü düşündü, sen dedi eski İslam Ansiklopedisi'ni al, Maarif Bakanlığı'nın bastığı. Bu olay 1980 yılında oluyor. Dediğini yaptım ve Lazlar hakkında ilk bilgiyi orada buldum. Onları daktilo ettim, fotokopiyle çoğalttım 1982 yılında. Yasaktı. Başım belaya girer diye korkmaya başladım. Aslında pek bir şey de yoktu. Ama öyle bir susamışlık vardı ki böyle bir bilgiye... Öyle bir duyarlılık vardı ki, millet ona bile razı geliyordu. En çok Ardeşenli ve Pazarlılar ilgi gösterdi. Bizim Hopalılar pek ilgi duymadı. Ben dahiliye doktoruydum, eşim çocuk doktoru. Hopalılar hep bana gelirlerdi. Hopalı bir arkadaş vardı. Emniyette şube müdürüydü. Lakabı 'Şeytanişi' idi. Bir gün dedim ki ona, korkuyorum. Çünkü devamlı fotokopi yaptırıyordum. Korkma dedi, bir şey olursa ben burdayım. Bu bana güven verdi."

Alkumru, Türkiye'de Lazlar hakkındaki ilk araştırmacı

Aradan zaman geçip yıl 1992'yi gösterdiğinde sempatik Laz delikanlısı Nizamettin Alkumru, İstanbul'da, Laz Kültür Vakfı'nı kurmak isteyen duyarlı Lazlar'ın arasındaydı. Adı saygı ve güvenle anılıyordu. İlerlemiş yaşına rağmen anadili söz konusu olduğunda her türlü çabayı harcayan Alkumru, çalışmalarını aralıksız sürdürüyordu. Bildiği, duyduğu ve derlediği masalları köylüsü Yılmaz Avcı'ya vererek "Laz Masalları" adlı kitabın hayata geçmesine katkıda bulundu.

Alkumru, çalışmalarını nihayet 2006 yılında "Şimşir Kokardı Azlağa — Anılarda Laz Kültürü" adıyla kitaplaştırarak Chiviyazıları etiketiyle yayımladı. Yazar kitabında bir yandan Lazlar'ın tarihi hakkında okuyucuyu bilgilendirmekte, öte yandan Lazlar'ın karakterinden ve Lazca'dan bahsetmektedir. Bu kitapta Alkumru'nun daha özel bulduğu bölüm ise doğduğu köye ilişkin anlatımlarıdır. Alkumru'nun köyü, çocukluğu ve buradaki anıları aynı zamanda bir köy monografisi niteliğindedir.

İstanbul'da, 05 Ekim 2008'de kaybettiğimiz Nizamettin Alkumru, Hopalılar Derneği'nde yapılan ve yakınlarının katıldığı törenin ardından şimşir kokulu köyü, Azlağa'ya götürülerek toprağa verildi.

Alkumru'nun hayatı boyunca en önemli uğraşı Lazlar'ın kimliği ve kültürü ile ilgili araştırmalar yapmak ve yazmak olmuştur. Kendisi, Türkiye'de Lazlar hakkında ilk araştırmaya girişen ve bunu basılı hale getiren kişidir. Ölümünden iki yıl önce kendi isteği üzerine kayıt altına aldığımız söyleşide Lazlar ve Lazca'nın geleceği hakkında şunları söylemektedir:

"Şimdi ben sizi niye aradım? Dedim ki benim artık gücüm bitti. Bu işi sizler yürüteceksiniz. Nasıl yürüteceksiniz? Bir baş olması lazım. Bu baş iki dala ayrılmalı. Bir baş bu davayı canlı tutmak, yaşatmak için çalışmalı. Müzikle, folklorla, radyoyla, televizyonla, şarkılarla... Diğeri de kalıcı kültür eserleri bırakmalı."

Bizim gayemiz ne olmalı? Niye çalışmalıyız?

"Bizim gayemiz Laz isminin yok olmaması için çalışmaktır. Biǯ bunu istiyoruz. Bu bir kültür hizmetidir. Bu ırkçılık falan değil. Laz ismi tarihten silinmemelidir."

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Nurdoğan Demir (Abaşişi)

Çkimi şeni (özgeçmişim)

Yazan: Nurdoğan Demir (Abaşişi)

Nüfus kağıdımda doğum tarihimle ilgili hanede 31.08.1944 yazmış olsa da anam beni, soğuk bir kış gecesinde dünyaya getirdiğini söyler. Ben anamın şaşırmayacağına inanıyorum. İlk hamileliği, ilk doğumunu asla unutmamıştır.

"Pilli gexrağkei, sapai gvakla a munxa ti" (Soluk, ölgün benizli, bir deri bir kemik bir şey idin) diye tarif eder anam ilk görüntümü.

Babam beni kollarına alınca ilk tepkisi "ham bere saai ren oxorca, var ti skidasen" (Bu çocuk çok zayıf ve ölgün kadın, yaşamaz bu çocuk.) olmuş.

Ne ki kılavuzu toprak olan babamı yanılttım, hala yaşıyorum.

Geçenlerde Emekli Sandığının, sağlığımla ilgili bir formunu doldururken, geçirdiğim hastalıklarla ilgili bölümde sadece göz kısmına çarpı koyunca ben de şaştım. "Aman kimse duymasın göze gelirim" deyip o gün bu gündür sağlığımı herkesten saklıyorum.

On yıl evvel yaptırdığım sağlık taramasında kolesterolüm bir hayli yüksek çıkmış, kısa süreli bunalıma girmiştim. "Aldırma, bazen hasatahanede kan tüplerini karıştırıyorlar" denince şüpheye düştüm. Bu defa bir hekim dostumun laboratuarında ikinci bir tahlil yaptırdım. Hekim dostum, "hiç bir bokun yok, taş gibisin" deyince, yarı yarıya rahatladım. Artık başka bir araştırmaya gerek duymadan, yarı yarıya rahat geçinip gidiyorum.

Bir yaşıma gelene kadar çektiğim karın ağrıları, babamın Softa Muhammed'e okutup üflettiği, yedi düğümlü ip parçasını (kya) belime bağladıklarında "şıp" diye geçmiş. Öyle diyor anam.

"Elemiťa gağodu-is sum Şanei ti, ťenťeli Şipriş kyoğis meşegoşkvit do apiçuas dikai." (Kızamık olunca üç yaşındaydın, çırılçıplak gürgen ağacının kökünden geçirdik de hemen iyileştin.) Anam öyle söylüyor.

Dört yaşımdayken, kokiğa (boğmaca) olduğumu, at sütü içerek tedavi olduğumu, ama aynı yaşa kadar anamın memesini emdiğimi hep anam söyler.

Açıkçası bugünkü sağlığımı bu tür tedavilere mi yoksa anamın uzun süre aralıksız içirdiği ana sütüne mi borçluyum bilmiyorum.

1950'de İlkokula gittiğimin üçüncü gününde müthiş ishal olmuş, şibi (uçkur) düğümünü çözene kadar üstüme kaçırmıştım. Irmak kenarında amaçsız uğraşırken, Karalişi Gülen ile Torlağişi Süheyla ablalar gelip üstümü başımı temizlediler. Pipimi göreceklerinden öylesine korkmuş ve utanmıştım ki anımsayınca hala yanaklarım kızarır. Yanıma gelmemeleri için onca çığlıklarımı duymamışlardı bile. Neyse onlara şimdi teşekkür ediyorum.

Ana dilim Lazca'dan Türkçe'ye zorunlu geçiş sürecinin komik anılarına ŞİNA'nın iç sayfalarında rastlayacak olduğunuzdan, geçiyorum.

Sümer (Sumla) İlkokulu Başöğretmeni İlyas Köroğlu'nun sınıfımızda açtığı bir yarışmayı ben kazandım. "Çocuklar madem okuma yazmayı öğrendiniz, şimdi size bir cümle söyleyeceğim. Kim önce yazarsa ödülüm var." der demez defter kalem hışırtıları birbirine karışmıştı sınıfta. "Dikkatle dinleyin bir daha tekrar etmeyeceğim: 'haftanın günleri yedidir yedi, sayın bakın yedidir yedi, nokta!' Hadi öğretmeninizin hatırı için tekrar edeyim" deyip cümleyi tekrarladı ve "başla!" dedi Başöğretmen.

Sessizliği ilk bozan ben oldum. "İşte öğretmenim ben yazdım" dedim korka korka. Başöğretmen, sınıf öğretmenimiz Sabahat Akşahin (Hafızoğlu/Hocaoğlu) ile yaptıkları kısa incelemeden sonra "Aferin çocuğum sen kazandın" deyip Başöğretmen cebinden çıkardığı 25 kuruşu bana uzattı. Almamakta uzun süre direndim. Anamdan öyle tembihlenmiştim çünkü. "Oğlum kimseden bir şey alma" diye ikaz ederdi sık sık. Sonunda Başöğretmenin ısrarı, Sabahat öğretmenimin ikazı üzerine aldığım yirmi beş kuruşu maalesef saklayamadım. Çocuk giderlerime haftalarca yetmişti o günlerde. Atmış yıllık yaşamımda ilk ve son birinciliğim bu oldu.

İlkokul süresince hatırladığım başka bir anı da okulumuzun yan tarafında tavan ve döşemeleri çökmüş yıkıldı yıkılacak duran sağlık ocağının bölmeleri arasında oynadığımız Kukku (körebe) ve köşe kapmaca sırasında oldu. Tam oyunumuzun zırt dediği bir anında köyün imamı gelmiş: "berepe (çocuklar) burdan haman çıkın, burda oynamayın" demiş ve bizi dışarı kovalamıştı. Çocuk direncimizle itiraz edince de, "çocuklar burası yıkılıyor altında ezileceksiniz, bunu Komünistler yaptırdı. İyi ki yıkılıyor. Yıkılmasaydı hepiniz burda doğacaktınız, ana babanızı tanımayacaktınız, kardeşler birbirinizi alacaktınız" diyerek bizi 'ikna' etmişti. Bir daha oraya girmedik, o sağlık ocağı da yıkıldı gitti zaten. (Son zamanlarda üstüne suni gübre ambarı inşa edildi.)

1930'lu yılların aydınlanmacı, içe dönük (ulusalcı) kalkınma politikası sonucu insan sağlığı düşünülerek köye yaptırılan sağlık ocağı, 1950'lerde komünist damgası yemiş, yıkılmıştı.

Sümer köyü ilkokulundan mezun olurken okul kütüphanesinden aşırdığım "Türk ve Dünya Büyükleri" adlı kitap hala kütüphanemde durur. Fuzuli'yi, Dalton'u, Edison'u, Shakespeare'i o kitapta tanıdım. Şimdilerde kitapkolikliğimin altyapısını bu kitabın hazırladığına inanıyorum.

Okuma alışkanlığımı pekiştiren ve 24 saat okusam doyamadığım Amerikan menşeli çizgi roman hastalığımı, Ortaokul ikinci sınıfta iken her nasılsa elime geçirdiğim Yaşar Kemal'in İnce Memed romanı noktaladı.

Bir Türkçe dersinde sıranın altında tam da Anavarza düzlüklerinin çakırdikenlerini bizim CoğordanZi (köpek dikeni) ile bağdaştırmışken Öğretmene yakalandım! Türkçe öğretmenimiz (Kadir Sırdaş) bana yeniden kürsüde okuma cezası verdi. Sınıfta tahtaya kalkmanın benim için işkence olduğu o dönemde, pısırıklığımın, içe dönük yapımın kabuklarını kıran ilk 'ağır cezayı' o öğretmen verdi. Geç de olsa teşekkür ediyorum.

İkinci ağır cezayı da okulun konferans salonunda yedim. Turneye gelen bir tiyatro gurubunun veliler seansında pencereden içeriye sızmış, matematik öğretmenimin zorlamasıyla sahneye çıkarılmıştım. Bir illüzyonist'in uyutma numarası gösterisine malzeme olmuştum. Sahnede gösterdiğim üstün başarıya karşılık verilen 125 krş. para ödülü, 30 yıllık tiyatro yaşamımda aldığım yegane maddi karşılıktır.

Üniversitelerdeki ağabeylerimizin protestolarını, yürüyüşlerini radyolardan, büyüklerimizden duymaya başlayınca yıl 1960'lara dayanmıştı. Ve ilk yürüyüşümü ortaokul son sınıflarda iken yaptım. Saygı ile anımsadığım o Türkçe öğretmenimin karşılaştığı bir olayı protesto ederek, sürgün edilişini durdurup geri getirttiğimiz yürüyüş, yaşamımdaki tek başarılı yürüyüşümdür.

Fındıklı'nın sahil boyunda geçirdiğim o tek odalı evdeki öğrencilik süresince aklımdan silinmeyen, babamın omzundaki odun yükü (oğmalu), anamın sırtındaki yiyecek dolu sepetçiği, elindeki yoğurt bakracı ve çocuklarını okutmak için yanıp tutuşan yüzleridir. Onlara göstergemin artması, memur maaşıma bir miktar katkı sağlaması amacıyla sonradan aldığım lise diplomasının dışında bir diploma sunamadım ne yazık ki.

12 Eylül'ün ışıksız labirentlerinden geçerken belleğimin bir yerinde, işkence, Filistin askısı, tuzlu suda yürümek, demir parmaklıklar, güçlü projektörlerin arkasından gidip gelen korkunç yüzler görür gibiyim ama bütün bunları, gördüğüm son kabus olarak düşünüp geçiyorum. Geçmiyorum. Hala o kabusun etkisinde yeryüzü canavarlarından uzaklaşmaya çalışıp, rüyasında uçan çocuklar gibi havada kanat çırpıyorum.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Nurdoğan Abaşişi

Tu Şkurna Gale..!

Yazan: Nurdoğan Abaşişi

Haği Beregemşkidale Cumadobas-ti xolo Tu şkurna gale..! emkutinei kopxe on3elişen gale Çkvaşen ti, Bunduri dom3opxes koçiş mendrale Çkvaşen nuǩu biguri kale! İr dulya Çepxete dobiguri. Tu..! tu..! tu..! tu..! P̌anda nuǩu biçume tu şkurna gale..! İr şeyi Do cini do peri Ç̌inǩa na miğunko nosite gobiçume. duu ganga! Copi, topi, falaka İrişi şǩurina komiğun p̌anda geğei do meğei Kçinǩoǩari İnzibati polusi Gamağuras ti skani Kudel xirxiťi, ti mangana şkurnate dobikokari Ǩomonisi Ǩal mun ortu min ortu Anapşiti Sortu! sole golaxtu Hi... Çkimden didi ren-i! Gamağuraz ti skani vana Şula Tili Var memailu uşkurinu Tu..! tu..! tu..! tu..! ar xiťip̌i danZon şuǩa Tu şkurna gale..! Skan ustune didamangisa Guriz şkurna kapinei Tu..! tu..! tu..! tu..! emkutineri tu şkurna gale..! mupe muperi kale! Hemuşeni bore-i peya berepe Tu şkurna gale..! kuni purperi!? Mu şkurna berepe, muş şkurna gale..! Tu şkurna gale..! Sap̌u, ǩibori kale tu şkurna gale Seri do ndğaleri kapkaği bgori İr dulyas hekole iris mendrale Elluğun kyori Okenkeles golomosvarat-na-ti eluği do tori Oğvetelas elemosvarat-na-ti Oxor gomtumani oğvetela Nukus p̌ip̌ei golomisvaaaat-na-ti Mtelli galenepeş sufra Şuri çkimi şinaxumt-na a sontxas Si> Gyacinit do Var donçkvalişa vaşa ar şvacis kogamaxtas ğocis nopsi Geğei do meğei Tu şkurna gale..! Tu şkurna gale..! komşuns komşuns Mu şkurna berepe moro mu şkurna gale..! muş şkurna gale..! Do cini do peri, Ç̌inǩa, duu ganga! Do cini do peri ğinka, duu ganga! Goğimtit çkva! İrişi şǩurina gobixvi handğa. Oğvetelas dopsum handğa Madogureş xepe

NURDOĞAN ABAŞİŞİ, Aris svara do cipi, 18 Zemperi 2006

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Osman Şafak Büyüklü

Lazonas skidala / Lazona'da yaşam

Yazan: Osman Şafak Büyüklü

Lazonaşi skidala Şoxlenoraşen ham oraşakis dido ikturu. Haya oşiğanak na-moiğu kturapape ağanobapeşi meonas, hamtepeşi didope skidalas perpupa na-meçams şeni ukorstuti. Ham kturapeşi didope ağanmordalepes var uçkinan. Na-var uçkinanşi muşeni hem orapes na-var skides şeni ren. Lazepek Şoxle muğo skidutes ma oxogoğonapaten. Na-ikturupe na-iskedinen ham dğalepe okozumanşi hemtepekti oxoğonanocren. İsati Ham na-oxogo3ğonapamtpe jurneçidovit Şana oğuneşen ivasen.

Gaceran, hemorapeşi Kkoçepeşi goşortas na-ren megabroba, ťuʒanoba, meşvelapa mu paťi ki hamorapes çkar va ren. Mteli hamtepe hem oras irik skidala şeni doğaşe ǩele dido daha moşkva na-içalişinen ar ortamişen mulun.

Beroba çkimişi Arkabi gomaşinen. Beroba çkimişi oraşen handğaneri oraşe Lazonas, Turkiyes do Svamogvales dido muntxanepe ikturu. Hem oras na-vartu do haği na-ren dido çkva muntxanepeti ren.

Arkabişi noğas jur ǩele, xvala piʒarişi xeneri dukkanepe rtu do enni dido jurkatoni kvaşi do piʒarişi xeneri oxorepe rtu. Oxorepeti oǩobğeri vardo goşabğeri irixolos muşi letapeşi ar kelas ǩoderi rtu. Elektriği na-vartu şeni Elektriğite dulya na-ikoms çkar mutu telefoni, televizyoni, xoloti elektriğite na-içalişams makinapeti vartu.

Lazonada yaşam geçmişten bu zamana kadar çok değişti. Bu, yüzyılın getirmiş olduğu değişiklikler ve yeniliklerin yanı sıra, bunların çoğu yaşama kolaylık sağladığı için gerekliydi de. Bu değişimlerin çoğunu gençler bilemez. Bilememeleri nedeni o zamanları yaşamamalarındandır. Lazlar geçmişte nasıl yaşıyorlardı ben anlatacağım. Değişimleri, yaşanan bu günlerle karşılaştırdıklarında onlar da anlayacaklardır. Tabii ki bu anlattıklarım elli yıl öncesi bir zaman için olacak.

İnanın o zamanki insanlar arasındaki dostluk, sıcaklık, yardımlaşma ne yazık ki şimdilerde hiç yok. Bütün bunlar o zaman herkesin yaşamak için doğaya karşı çok daha fazla çalıştığı bir ortamdan kaynaklanıyor.

Çocukluğumdaki Arhavi'yi hatırlıyorum. Çocukluğumun zamanından bugünkü zamana Lazonada, Türkiyede ve Dünyada çok şeyler değişti. O zamanlar olmayan, isminin bile anılmadığı ve şimdi olan çok farklı şeyler var, şimdi olan çok şeyler de o zamanlarda yoktu.

Arhavinin çarşısında iki sıra, yalnız tahtadan yapılı dükkânlar vardı ve en çok iki katlı taş ve ahşaptan yapılma evler vardı. Evlerde bir arada değil de dağınık olarak herkesin kendi arazisinin bir kenarında yapılırdı.

Elektrik olmadığı için elektrikle çalışan hiçbir şey, telefon, televizyon, yine de elektrikle çalışan makineler yoktu. O zaman yeni çıkan radyolar vardı ve Dedem onu büyük batarya ile çalıştırıyordu, yalnız haberleri dinliyordu batarya bitmesin diye, bize de el sürdürtmezdi. Ve her evde bulunmazdı. Bir gün bize büyüklerimiz ileride radyoda konuşma yapan adamın da görüneceği bir radyo yapılacağını söylediklerinde duyduğum şaşkınlığı bugün bile hatırlarım. Ama o bahsedilen görüntülü radyo bugün her evde en az bir tane vardır.

Evlerde geceleyin mumdan yapılmış aydınlatıcılar, gaz lambası, asma gaz lambaları kullanır onların ışıklarında çalışır, yemek yerdik. Sonraları lüks denilen gerçekten lüks olan, herkeste bulunmayan aydınlatma aracını kullandık ve aydınlandık. Akşamları evlerde başka yapılacak iş olmayınca, akşam yemeğinden sonra çok oturulmazdı. Herkes yarınki işlere şafakta kalktığı için erkenden yatılırdı. Gece dışarıda bir yere gitmek için el yapımı şişenin içine gaz ve ona değen bir bez parçasını tutuşturup aydınlatıcı olarak kullanırdık. Yalnız imeceler ve düğün zamanlarında geç vakitlere, bazen sabahlara kadar oturulurdu.

Evlerde yiyecekler ve yiyecek kapları dolaplarda, yiyecek için gerekli olan un, yağ gibi şeyler de kilerlerde saklanırdı. Sıcakta erken bozulan yağlar, turşular ve etler iyice tuzlandıktan sonra topraktan yapılma küplerle evlerin alt katındaki taş duvarların diplerinde güneş ışığının görmediği serin yerlerde saklanırdı. Kışın yenecek yiyecekleri de mısır, fındık, demir elması, meyve sucuğu gibi şeyleri de serenderlerde saklar ve zamanı gelince oradan indirip yerdik.

Şimdiki yollar yoktu, Rusların yapmış olduğu yollar vardı, hepsi dağlardan vadilere kıvrılarak, uzanarak giderdi. Çarşıdan cumhuriyet mahallesine, kavağa, oradan armoniye, oradan da Fındıklı ilçesine yarım günde gidilirdi. Arhavide taşıt aracı iki üç tane vardı. Bir yere gitmek için ona doluşurduk. Araba yolu geçtiği için Kavak köyünde çarşı kurulurdu ve birçok şey satılırdı. Yüksek köylerden gelenler evlerinde yaşayanlar için gerekli şeyleri satın alırlardı. Oradaki fırınlarda buğday ekmeği ve simit yapılıp satılırdı. Anne tarafından Dereüstü köyünün torunu olduğum için çocukluğumda oraya çok giderdim. Yaşamımdaki ilk simiti oradaki fırından alıp yemiştim. Bizim evimiz Dedemin toprağı olan Hacılar mahallesinde idi, bütün Lazona evleri gibi taş ve ahşaptan yapılma idi, orada oynadım, orada büyüdüm.

Evimize yakın olan araba yoluna gitmek için büyüklerimize hissettirmeden kaçardık. Oradan günde iki üç araç yavaş yavaş Rusların yapmış olduğu üst yoldan Hopaya giderdi ve biǯ onları seyreder ve gördüğümüze sevinirdik. Eve geldiğimizde evden çaldığımız testere, çivi ve keserle tahtadan araba çakardık sonra yokuş yerlerden kayardık. Bazı zamanlar düşerdik ve berelenir, toprakta pislenirdik.

Her evde tavuk beslemek için kümesler, sığır için ahırlar yapılırdı. Evlerde ocak askısında asılan küçük kazanlarda kaynayan yemekler, dövülmüş lahana, fasulye, tavalanmış peynir, tavalanmış yumurta ve tavalanmış balığı salatalıkla yerdik. İnek sütünden yapılan tatlı ve tuzlu yiyecekleri de onların üstüne yerdik. Onların üstüne de zamanında olan üzüm, incir, armut ve dutu yerdik. Üzüm şırasından sirke ve meyve sucuğu yapardık. Evlerde sarmaşık ve fındık ağacından yapılmış iskemlelerle ahşap tepsilerin etrafına dizilip tahta kaşıkla, küçük kazanlarda pişmiş yemekleri yerdik. Hamsili ekmek her zaman yenilen bir yemekti. Taş pilakide yapılan hamsiye sirke döküp elle bir güzel yerdik. Kışları yediğimiz, meyve sucuğu ve fındık, kuru hurma, demir elmasının tadını hiç unutamıyorum. Hava kararınca erkenden yatağa girerdik, ninelerimizin masalları ile uykuya dalardık. Ertesi gün horozlar ötünceye kadar uyurduk.

Mevsiminde gündüzleri tarlalarda imeceler yapılır, herkes birbirine yardım eder, biǯ çocuklar imece zamanlarında mısır saplarından oyuncaklar yapardık. Tarlalarda büyük mısır sapı yığınlarını yakar, onların alevlerinin üzerinden atlar, bir taraftan da kelebekleri kovalardık. Geceleri de fındık ve mısır ayıklama imeceleri yapılırdı. Bir taraftan türküler söylenir, bir taraftan da birbirleri ile söz yarışı yapılırdı. Evlenecek erkeklerle, kocaya varacak kızlar birbirlerini orada görürler ve orada beğenirlerdi. İyi kemençe ve tulum çalabilenler çalar, erkekler de Lazların oyunlarını oynarlardı. Eskiden zamanlar böyle geçirilirdi.

Anlatmış olduğum Lazların geçmişteki yaşamı bukadarla bitmez, benim anlatmamış olduklarımı bu tarihi yaşamış olan yakın büyüklerinize sorun, kültürümüzün diğer dilimlerini size anlatacaklardır.

"Geçmişini bilmeyen, geleceğini göremez." İyi günlerde iyilikle yaşayalım.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Filiz Hocaoğlu

Mjoras na-nodiğams p̌iʒari oxorepeşi usta: Cemil Dayi

Yazan: Filiz Hocaoğlu

"Serende muti on Çubri on"

Koçepe oran. P̌oťe badi va iyeran, ancaği itişineran. Naku ǯana golaxtasere golaxlas muğe mevaşkvit hişo bZiremt. Cemil dayis na-noğeraserek haşo iduşunams, haşo itus. Ma-ti vidisis "Cemil dayi, miti toli moto gaknas, opşa vorsi gğiri" ma vuğvi. A komoydizinu do "Ma berenobaşe beri haşo vore kizum" ya miğu.

Bu röportaj Filiz Hocaoğlu'nun, Mjora'nın ahşap ev ustası Cemil Dayı ile yaptığı söyleşidir. Cemil Dayı, seksen bir yaşında, 1927 doğumlu, gençliğinden beri usta yanında çalışarak öğrendiği ahşap ev ve serende (ambar) yapımını anlatır.

Cemil dayi, mişkunçi si galepes opşa gogilvapun. Hini ar-ti şkimi şeni meyogasvarasetu-yi?

Ma 81 Şaneri vore. 1927 iyen. Baynazepeşi Ayşe Bulak emkozdu. P̌ap̌u Ayşe uğometes. Mektebişe va milvapun. Şǩuni vakitis mektebi va olu. Uǩaye-ti hişo kodoskudu. Ece-şkimik itutu-çi "Xepey sǩep̌ali dvaKaçusis ustaşi yanine komepçi." Berenobaşe beri xepe dulya maxenetu, malimbetu. Enimti daha Cabatis viçalişi (1944) Yegeni İbrahimişa-şkala. Himuşukale Tordovatis. Eme Osma dayi, ma, Çerimi İbrahimi viçalişit. Uǩaye mutahiti (Selahattin Ozden) yanine dulyas kamafti. Usta gorumtu. Ma-ti usta voli. Noğa (Pazar-1953) do Mapavres (Çayeli) iskelepe dopit. Hikele Radarişe kogolaftit. Fransuzi, Alamani do İngilisi opşa firmapetes. Ma Fransuzepe-şKala viçalişi jur Şana. Hindora şuǩule Rizeşe kogolaftit. Oxorepe pit. Uǩaye Çutaxya Tavşanli Tunçbileğis masumani termik santralis viçalişi a Şana. Hikele Bandurmas Etibankişe vidit, vifoxut Şana-ti hik fabrikape pit. Boraks, asit, poborant, hidrojen, gaz fabrikape do buhar santrali. Him gzaşe Bursa Uludağis Volfrangişi fabrika. 1980'işi yazis emekli deviyi. Çoyişe govikti. Maxenenşi vikum aşkva.

Si muğe usta iyi? Mişe diguri?

Berenobaşe beri a mutxape okoğadu xazi mayetu. Ustapek içalişamteyşa mevifiçiramli. Ma va viçinem, morderi emice-şkimi (Mustafa) ustatu. Seferbirluğis, Erzurumişe va mvalu. Baba-şkimik-ti (Muruti Hakki) ğuni moğopxamtu. P̌uťuci opşa alimbetu. Uǩaye nana-şkimik çoyis, Yegeni İbrahimiğas kelemixunu. A Şana himu-şkala gofti do muya muğe na-iyen kodeviguri.

Si serende usta ore. Naminepes giçalişapun?

Heee. Serende xvala-i? İri tevuli mixinapun. Oxori, karmaťe, yaşiği bile miğadapun. Ali dayidinik xiZari şkorumles, şku-ti pğadumlit. 1944'işi Şanas ar tane vifoxut Kruşis olu. Him do made Xunaris otxo xu tane piğari karmale mixinapun. Memetina karmaťe, Xasa karmale, ar jur daha. Başka çoyepes-ti miçalişapun. Ťaa Xemşinepeşa milvapun.

Karmaťe (Değirmen) ve piğari oxori (ahşap ev) ustalığı üzerine

Cemil Dayı, serendenin (ahşap direkler üzerine kurulu ambarın) nasıl yapıldığını, karmaťenin (değirmenin) taşının nereden getirildiğini, feluǩa (yekpare kütükten kayık) yapımını ve piğari oxori (ahşap ev) inşasının inceliklerini uzun uzun anlatır: Direkler, parpa (fare/nem koruyucu daire), oşkendaşi kuşaği, çatı kaplaması, oymalı kemerler... Serende yapımı için önce dört tane meşe direk (temel) dikilir, üzerine dört tane direk (Boğazi) konur, direklere "yan çalma" ve fare geçirmeyen "parpa" düzeneği yerleştirilir; böylece fareler ve nem ürünlere zarar veremez.

Cemil Dayı, ustaların günlük çalışma usulünü, malzeme fiyatlarını (o zamanlar günlük 2,5-3 lira), ustanın günlük çalışma saatini ("mjora exlaşe cexlaşa" — güneş doğduğundan battığına kadar) ve piğari oxori (ahşap ev) ile serendenin aynı ustalar tarafından yapıldığını, genelde iki ustanın birlikte çalıştığını anlatır. Karataş bölgesindeki tuğla evlerin yapımına da değinir; tuğlanın Trabzon, Samsun ve Tokat-Erbaa'dan getirildiğini söyler.

Hemşinlilerin konaklarının da Lazlar tarafından yapıldığını, Lazların eskiden beri usta olduklarını, Hemşinlilerin ise daha çok fırıncı ve pastacı olduklarını belirtir: "Msumexepe çoği furunci do pastaci oran. Ustape, itur steri iri Laz oran. Lazepe min evelden usta oran."

Son olarak, serende ve piğari oxori (ahşap ev) yapımının neden terk edildiğini sorar Filiz Hocaoğlu; Cemil Dayı, artık her şeyin fabrikadan geldiğini, taş ve betonun rutubet tutmadığını ama eski nesillerde kimsede romatizma olmadığını, yeni evlerin çıkmasıyla birlikte elli bin hastalığın ortaya çıktığını söyleyerek söyleşiyi tamamlar.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Timur Cumhur

Lazona'dan Kandıra'ya uzanan göç

Yazan: Timur Cumhur

Kandıra'da bir Laz köyü "Beylerbeyi"

Göç kelimesini oluşturan olguların en başında "kökünden kopmak" gibi bir deyim gelir diyebilirim. Asırlardır kök salınan coğrafyaya elveda deyip, çaresizlik ve gözyaşı ile karışık endişeyi hissederek uzaklaşmak; göçü bize az da olsa tanımlayabilir sanırım. Ve bilinmeyen farklılıklara doğru yüzen bir vapur düşünelim. İçinde de göç eden insanlar olsun. Bu insanların iç dünyasındaki çalkantıya, vapurun seyrindeki çalkantı bata çıka eşlik ediyor olsun. Terk edilen bir limandan, bir başka limana adım atmak ne demekti o insanlar için. Çok şey demekti! Geri dönememekti! Yaşayıp bildiği toprakları bir daha görememekti! Yolculuğun yorgunluğu ve perişanlığı unutulacaktı. Fakat yüreklerinde hissettikleri acımsı duygu unutulmayacaktı. Çünkü bu duygunun adı özlemdi, özlemekti!

İşte bir kez daha 93 harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşı döneminde yaşanan bir Laz göçünü konu etmek istiyorum. Daha önce kendi bölgem olan Akçakoca ve köylerini anlatmaya çalışmıştım. Fakat Marmara ve Batı Karadeniz'e yaşanan Laz göçünü araştırma düşüncesini aklımdan atamıyordum. Şimdi belki bütünüyle bir araştırma yapmış sayılmam ama bu düşüncemi gerçekleştirebilmek için Kandıra'dan başlamaya karar verdim.

Neyse ki bir fırsatını bulup köy muhtarı ile irtibata geçerek, köy hakkındaki araştırma düşüncemi açıkladım. Köy muhtarı Sayın Halil Dönmez, elinden gelen her türlü yardımı göstereceğini belirtti. Ve ikimiz için uygun bir tarih belirleyerek bir hafta sonu köyü ziyarette bulundum.

Öncelikle Kandıra merkeze gelip Beylerbeyi köyüne ulaşmayı araştırıyordum. Rastladığım amcalardan birisi "hayirdur ne yapacaksin Beylerbeyini" dedi. Ve ardından da "yanliş anlama benda o köydenimda ondan sordum" deyince, bende hemen, araya Lazca birkaç kelime kattım. Amca şaşkınlık içindeyken de ne sebeple Beylerbeyi köyünü ziyaret etmek istediğimi açıkladım. Biraz sohbetten sonra beni bir kahvehane önüne getirdi. Ve bu kahvehanedeki karşılaştığım herkesin yarısı kadarı hemen hemen bu köydendi. Beni bütün sıcakkanlılıklarıyla karşılayan amcalar gelme sebebimi öğrenince çok mutlu oldular ve bilgileri oradan toplamaya başladım diyebilirim. 1 saat kadar süren sohbetin ardından alıp beni köye götürdüler. Köyde karşılaştığım atmosfer yaşanmaya değerdi. Bir ceviz ağacı (ǩaǩali - nežişi nca) gölgesinde sohbetimiz koyulaşmıştı. Zaman geçmeden etrafımı yaşlısı genci büyük bir kalabalık sarmıştı.

90 yaşının üstündeki Papuli Cemali (Cemal dede)'nin köyün kuruluş serüveni hakkındaki anlattıkları, onun baba ve dedelerinin yaşamıydı. Fakat öyle efsunlu bir anlatımı vardı ki, anlatırken adeta o dönemin içerisindeki kargaşada kaybolmuştu. Sonrasında evinde ziyaretinde bulunduğum Papuli Axmeti (Ahmet dede) yine 90 yaşını aşanlardandı.

Biraz çekimser davrandım ama bana, Reime (Rahime) nandidiyi çok mutlu edeceğini söylediklerinde, ziyarette bulunmaya karar verdim. Ve Abdulrahim amca önderliğinde eve vardık. Hane sahibi Seyfettin Öztürk'ün sıcak misafirperverliğiyle karşılandıktan sonra beni Reime nandidiye götürdüler. Reime nandidi uykudaydı ve uyandığında bir müddet toparlanamadı. Elini öpüp sarıldığımda, "miren aya bere" (kim bu çocuk) demişti. Bende "mota-skani vore, skani-şeni mopti" (ben torununum, senin için geldim) dedim. Sonra biraz rahatsız olduğunu söyledi. Ama sohbetimiz devam ederken yavaş yavaş iyileşmişti. Ve kendi ifadesiyle bu iyileşmesini benim onu ziyaretime bağlıyordu. 100 yaşını aşmış bir nineyle sohbet edebilmenin mutluluğunu inanın ki tarif edemem. Tanışma faslından sonra konu yavaş yavaş eski zamanlara ve destanlara geliyordu.

O dönemde yaşanan göçün ardından, Laz göçünü konu alan bir destandan bir kıtalık bölüm paylaşmak istiyorum. Bu destanı Reime nandidinin babaannesi o dönemde yazmış ve ara sıra Reime nandidiye söylermiş: "ben kuçuk çocuğidum da babaannam kulağume hep destanlar soyleyurdi" diyerek destanı benimle paylaştı.

Batumden geldiler bittum yarali, Anasuz babasuz yatar zavalli, Gidin da eldurun moskov kirali, Buna dayanilmaz aldi dert beni.

Beylerbeyi Köyünün Kuruluş Aşaması

Dönemin Beylerbeyi köyü göçmenleri; kurulum aşamasından önceki yaşanan göçün ardından bir müddet İstanbul'a bağlı Sarıyer ve Beylerbeyi'nde ayrıca İzmit'te barınmaya çalışmışlardır. Göçmen komisyonları ancak 3 ay gibi bir zamanda şu anki Beylerbeyi köyü arazisini uygun bulup yerleşim çalışmalarını başlatabilmiş. O dönemdeki Beylerbeyi coğrafyasının bir yakasında "Kipni kargin" adında az sayıdaki hanesiyle Roman (çingene) yerleşimi bulunmaktaymış. Fakat köy arazisi, Laz göçmenlerinin köyü sahiplenmesinden bir müddet sonra Roman haneleri terk edilip tamamen Laz köyü konumuna gelmiştir. Köyün kuruluşunu; ilk gelen Hacımemişoğullarından Kadem Ağa önderliğinde Hacı Mehmet ve Ömer Ağa aileleri gerçekleştirmiştir. İzmit ve civarlarında yerleşmeyi bekleyen diğer Laz göçmenlerini; Kadem Ağa zamanla toparlayıp şu anki Beylerbeyi köyünde bir araya getirmiştir. Bu yerleşimin ardından köye muhtarlık verilinceye kadar köyün adı "Kıranlar" lakabıyla anılmıştır. Sonrasında muhtarlık verilişinin ardından Beylerbeyi köyü olarak resmi adını almıştır.

Köy sakinleri, göçü yaşayan atalarının nereden göç ettikleri konusunda derin bir bilgiye sahip değildiler. Bir çok kişinin de belirttiği "Neǯia" köyü adını sık sık duyuyordum. Sonra Hopa ve Borçka'ya bağlı birkaç köy muhtarı ile telefon görüşmesi yaptım. Yaklaşık 10 telefon görüşmesinin ardından "Neǯia" olarak bilinen yerin bir köy değil de, Borçka'da eski adıyla Behluvan köyünün içerisindeki bir mahalle olduğunu öğrendim. Böylece Beylerbeyi köyüne ilk gelen Hacımemişoğulları'ndan Kadem Ağa ve yandaşlarının "Neǯia" denilen yerden göç ettikleri ispatlanmış oldu.

Köyde yaşayan aileler

Soyadı kanunuyla birlikte sülale lakapları birkaç parçaya bölünmüştür: Hacımemişoğulları (Hacımemişişi): Cici, Şahin, Yaşa, Yılmaz, Yener, Şentürk. Karakurukçuoğulları (Karakurukçişi): Zengin, Yaşar, Tekol, Kızmaz, Alkan, Kurcan, Küçükşahin, Ersöz, Şen. Bayraktaroğulları (Bayraktarişi): Öztürk, Bayrak, Büyükbayrak, Dilek. Tunustoğulları (Tunustişi): Ayyıldız, Yoldaş, Aydın, Çakmak. Çeteoğlu (Çeteşi): Dönmez, Çetin, Tekin, Yıldız. Köseoğulları (Köseşi): Köse, Kardaş, Erol, Öz. Eyüpoğulları (Eyubişi): Başol, Tetik, Altın. Bursalıoğulları (Bursalişi): Özcan, Özkan. Hacıoğulları (Hacişi): Kayacık. Şişmanoğulları (Şişmanişi): Can. Yavuzoğulları (Yavuzişi): Güzel. Odabaşoğulları (Odabaşişi): köy içerisinde bu sülaleye ait bir soyadı şimdi yoktur, "Aslan" soyadı ile bilinirlermiş.

Ekonomi ve coğrafi konum

1877-1930 yılları arasında ekonomi olarak anlatacak pek bir şeyin olmadığını görürüz. İlk zamanlardaki tarımsal faaliyet, aile içi gıda ihtiyacını giderirken şimdilerde ise 1960-1970 yıllarından itibaren fındıkçılığa bir yönelme olmuştur. Bunun yanı sıra köyde gıda ihtiyacını karşılamak maksadıyla; başta fasülye, mısır, buğday olmak üzere ve ayrıca mevsimlik çeşitli sebze, meyve yetiştirilmektedir. Tarımsal ve hayvancılık gibi uğraşların köyde yetersiz kaldığı görüldüğünden, köye 1950'lerden sonra ekonomik sıkıntıdan olsa gerek bir göç hakim olmuştur. Köyün büyük bölümü belli aralıklarla Kandıra merkezi ve civarlarına yerleşmiştir. Şimdilerde köy nüfusunun 3 katı fazlası dışarıda ikamet ediyor. Köy muhtarından aldığım bilgiye dayanarak, Beylerbeyi köyüne mensup, Almanya'da 53 hane ve Fransa'da 48 hane yaşadığını belirtebilirim. Köy içinde 130 hanesi bulunan Beylerbeyi köyü'nün, dışarıda da bir hayli hanesi olduğunu anlayabiliriz.

1997 yılında köy nüfusu 602, 2000 yılında köy nüfusu 644.

Köy iki hakim tepe üzerinde birbirine paraleldir. Köy sakinleri tarafından bulundukları yere göre karşıki (meleni) mahalle, beriki (moleni) mahalle şeklinde bir isimlendirme yapılmaya devam ediliyor. Civar komşu köylerini sayacak olursak; kuzeyde Bağırganlı köyü, kuzey batıda Pınarlı köyü, batıda Çelebi köyü, güneyde Akıncı ve Çarçilli köyü, doğuda Antaplı köyü vardır. Kandıra'ya olan uzaklığı 18 km, İzmit'e olan uzaklığı 55 km. Köyde sağlık evi ve civar köylerden de taşıma sistemi ile öğrenci alan bir ilköğretim okulu mevcuttur. Su şebekesi ve kanalizasyon sistemi vardır. Yolu asfalttır. Köy içerisinde "Beylerbeyi Köyü Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği" ile "Fevziye Mahallesi Cami Derneği" adında iki dernek faaliyeti vardır.

Kandıra'da Beylerbeyi köyü dışında bir Laz köyü yoktur diyebiliriz. Fakat "Merkez Erikli" köyüne bağlı "Beycaz" mahallesinde çok az sayıda da olsa Laz haneleri vardır.

[email protected]

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Anke Musa Cedeşi

Gokun3xi... Gokun3xi... Gokun3xi..!

Yazan: Anke Musa Cedeşi

Ğomandoni Çumenora Mcveşoni ağani mjora Seris dotana mentxozi Çelazi, Ekam3xvi... Ekam3xvi..!

Çandas çonguri birapa Çandas Kolxuri berepe Aieti, ğate, Gubazi... Çelazi, Murunʒxi... Murunʒxi... Murunʒxi..!

Çerxvis pesoni dinʒxiri Xepes mordeli daçxuri Xuvas guroni marazi Çelazi, Nozu3xi... Nozu3xi... Nozu3xi..!

Getaxi nenas pranguli Xvati zenciri ǩremuli Kibi kibi şara gazi Çelazi, Gopu3xi... Gopu3xi... Gopu3xi..!

Kçe meşvenapeşi xincis Dixağicis do nʒapicis Oxuşkva tolepes xazi Çelazi, Gokunaxi... Gokun3xi Gokunaxi..!

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Yılmaz Münir Avcı

Dologalaşa

Yazan: Yılmaz Münir Avcı

Dologalas torociş avi

Zoğapicişen mindiğkedaşi, muğo dixaşen eşa3xonlineri na-iZiren Sultan Selimiş miǩaşi en mağali yeriş coxo Dologala ren. Stveli moxtaşi, Batumişen çkinde ǩele na-mukulun mikuri torociş suri-ti, 'en mağali na-ren şeni Dologalaşen mikilun. Helbet, mekaxtimu meǩaxtasunon mara meǩoçkvan-na. Azlağurepek ek na-gunkidan didi otorocepeten (mosapeten) gzas kogulunkilupan do konobundgolupan. Dologalas torociş oğopuş goropa mutus var mengaps. Stveli moxtaşi çkva noğapes na-renanpe-ti Azlağaşa mulunan do ťoroci Çopupan. Ar orapes eşo Şaneri Papulepe bile biga bigeri-bigeri Dologalaşa na-işites man komiçkin.

Dologalaşa ťoroci getanapicis na-mulun şeni torocişa na-idasunon Koçi seriş gverdis onceres muisels do gvali do mekidi kezda şkule m3Kupis gzas kogedgitun. Okule-ti a-jur Koçi çkva kukulvan do emtumanis kodvakidenan. Rakanişa keşaxtanşi, daha Şoxleşen goşanğvareli na-uğunan didi mtxomupes otorocepe kogolokidapan da arǩele xveneri na-uğunan çergepes kelanikobunan. Daha ťoroci var moxta-şakis. Aşjur mzesku, mikaşkotume do iya aya mosas konaten do koniǩiden. Getanulaşi-ti torocişi suri egere moxtimu unon-na komulun do ağepes konabğaşkule-ti skidala mutepeşi-ti koniçoden.

DOLOGALAS NOSİ MUÇOŞİ İXMAREN

Dologalas ťoroci mosas konabğaşi iri şeri diçeden mara ya ťoroci mosaşen mağali kodoskidu-na mu igvasunon. Ťoroci raǩani mujilas do mikilasi! Ar Lazik toli meğkomileis ar torociş suri eşo mekolapapsi. Helbet ťoroci tude gegonuşi gza-ti koZirops. Emuşeni, oxleşen KVAŞURDULİ na-uğumelan 60-80 cm ǩona jur tokiş kun3ulepes ar ğita file konokirapan. Okule-ti 10 cm. ǩonai mçxvanas do 15-20 cm ǩonai ginZanobas jur kun3ulepe mǯǩili ar dişka, em files kogedumelan. Em dişkas, "YONGA" uğumelan do tokiş ar Ǩunǯuli komolakiran şkule oşkenani ǩiti emus komişumelan. Edo ťoroci mulutaşi mʒika jin mujilapsna "Donikobit!" yado kodigura şkule kvaşurduli nʒas oktus kogyoçKaps.

DOLOGOALA

İsmailiş baba Kadiik Tamtras içalişep̌ťu. İsmailik-ti ek na-ikitxuplu şeni ancax bazi moşvacinoniş tutapeskyoyişa mulutes do a-jur tuta kododgitatesşikule xolo Tamfraşa kakuniktetes. İsmailis emu şeni kyoyi do kyoyiş skidala Kai var uçkilu. Mara Sultan Selimiş miǩa do raǩani muşi Dologalas didi otorocepeten ťoroci na-içopetu kuçkitu do dido meraği ikiptu. İsmaili mʒika kamuirduşi, Dologalaşi kodolvagzu.

Torociş tuta staroşina moxtuşi manžagereş didi bere Velis oxreğuşi, Velik: "Çkimikala Dologalaşa eşaxtimu ginon-na ordo xolo kodinciri. Ayali do meǩidi-ti limcişen doxaziri. Man dogicoxaşi-ti gama3xonli do gzas kogedgiti" yado konandu.

İsmailis xelebaten tis nciri var mişuxtu. Onceres yiktu, giktu. Lap̌arde do magagiş sersi Kala ğaliş oşiraluti tis komişuxtu. Munde şKule ar sersi kognu: "Hulululuuu!..." "Aha! Velik micoxops." Ya tku do kiselu. Dolokunu kodilikunu, Şurğa komuidu, gvali do mğkidis-ti nankağu do oxorişen kagama3xontu. Kazonis tutaş te gedgitu. Manžagereş oxoris çkar te var tu. "Helbet Veli gzas kogedgitu do ekole man mçumers." Yado isimadeptuşi, melendo ǩele na-mulun sersi xolo kognu: "Hululululuuuu!..." "Epçi, domigondi. Mevuluuu!.."

İsmailik Kuçxepes numğvinu. Kazonis kelvağku do noǩuçxeni na-iZiren dologalaş gzas emtumani kodvarçu. Tutaşte na-vargedgin svape noşkeri steri mǯǩupi rtu. "Veliii!..Veliii!" "Hulululuuun" "Epçi, domigondi! Mevuluuu.." İsmaili muǩo unkağu-ti-na Velişa var nağşinu. Munde şkule raǩanişa keşaxtuşi, gonğvareli neferepe koğiru. "Aha, Dologalaşa keşapti mara am Koçi soren! Velis xolo ucoxu-ti-na mitik sersi vameçuşi, majurani neferepes goğkedu." M3Kupişen meťi mutu var en. İdu do ar mtxomuş tude kelaxedu. Munde şkule em sersi xolo kognuşi guişaşu. Sersi alendo ǩelen mulutu. "Man emus golapğişi herhalde" yado nisimadu. Ar-jur saati mikiluşkule, Şalendo ǩelen na-mulun biğepeşi sersepe ognuşi yiselu do entepes konargu. Veli, Osmani, Nuri, Xasani. Tam ovro Koçi.

Velik İsmaili Ziruşi: "Epçi, sin mundes eşaxti?" Yado ǩitxu. İsmailik daha mutu var tku-şakis sersi xolo kognu: "Hululululuuuu!..." İsmailis tis nosi minduxtu: "Epçi sin nosi oğkomiyi! Man eşo macoxineni. Hem sin eşo mot dogicoxa! Sin ololiş sersi var içinopi?" Em oras biçepek makarapes kuxuşkves. İsmailik, getanağicis torociş suri mulutu-şakis ti ifkapu, burgili incaxı.

Yılmaz Münir Avcı: Dologala, Sultan Selim köprüsü civarındaki en yüksek tepenin adıdır. Sonbahar geldiğinde, Batum tarafından gelen turna kuşlarının sesi de, en yüksek nokta olan Dologala'dan duyulur. Azlağalı köylüler, oradan geçen büyük turna sürülerini avlamak için pusuya yatar, ağlar kurar. Bu hikâye, İsmail adlı bir gencin, babasının çobanı olan İsmail'in turna avına giderken karanlıkta arkadaşı Veli'yi sandığı bir sesi kovalarken yaşadığı korkuyu ve şaşkınlığı anlatır; meğer duyduğu ses, gerçek arkadaşları değil, kendi hayal gücünün oyunuymuş.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Adnan Genç

Çevre düşmanı proje

Yazan: Adnan Genç

Dereler boşa akmasın denerek, tamamen yok edilecek...

"Karadeniz dereleri, aksa, cebimize aksa"

Karadeniz'de elektriğin olmadığı günlerde her evde "idare lambası" ışık verirdi. 20 yılı aşkın bir süredir; her tepeye 3-5 ev kondurup yerleşke yapmaya çalışan Karadenizliler, elektriği bulunca yapa-ede sadece iki beyaz eşyayı evlerine aldı: Buzdolabı ve çamaşır makinesi. Transistorlü radyosundan 'ajans' dinlemeye meraklı köylüler, yavaş yavaş bilişim ve iletişimin olanakları ve araçlarıyla tanışmaya başladı. Dağların iletiyi kesmesi nedeniyle her akşam yüz metreyi aşkın kablolarıyla gezdirdikleri televizyon antenleri yerine çanak antenlere geçip, hayırlısıyla uydulara bağlandı. Bütün bunlar elektrik enerjisini gereksindiriyordu... Bir bedeli vardı. Yamaçlara kurulu bahçelerine elektrik direkleri dikilmeye başladı. Epeyce patırtıyla buna da razı geldiler. İdare lambaları birer hatıra olarak serenderlere (dört direk üzerine kurulu erzak binalarına) kalktı. Teknolojiyle tanışmak demek, yaşama alışkanlıklarının değişimi ve bu dönüşüm sırasında beklentilerin de 'revize' edilmesiydi... Hele hele yüz yıl öncesinin Batum üzerinden Rusya'ya yapılan gurbetleri yerine Avrupa'ya yapılan ve Türkiye'nin büyük illerindeki gurbet macerası üzerinden edinilen bilgiler ve beklentiler böylece evrilmeye başlandı. Artık elektrik ihtiyacı net bir biçimde ortadaydı... Öyle arada bir kesilmesiyle; gün içinde zaman zaman verilmesiyle ya da voltaj düşüklükleriyle kabul edilecek bir şey değildi...

Endemik yapı üzerine

Doğu Karadeniz üç büyük flora bölgesinden biri olan Avrupa-Sibirya (Euro-Siberian) flora bölgesinin Kolşik (Colchis) kesiminde yer almakla beraber; Akdeniz florası (Mediterranean) ve İran-Turan kökenli bitkiler de bulunmaktadır (KTÜ Rapor 1997)... Bölge faunası çok önemli hayvan türlerini içermektedir. Bozayı, Çengel Boynuzlu Dağ Keçisi, Karaca, Geyik, Dağ Horozu, Kafkas Ur Kekliği, Hopa Engereği, çeşitli alabalık türlerinin yanı sıra Deniz Alası, Kafkas Arısı gibi ekonomik önemi çok büyük olan türler, çok sayıda kelebek taksonu yaşamını bu bölgede sürdürmektedir. Bu bölge, endemik kuşlar açısından dünyada korumada öncelikli 217 alandan biri olarak ilan edilmiştir (Bird Life International)... Doğu Karadeniz Bölgesi bütün bu özellikleriyle dünyada biyolojik çeşitlilik açısından korumada öncelikli 200 ekolojik alandan biri olarak gösterilmiştir (WWF-Dünya Doğayı Koruma Vakfı)... Bölgeye bu özelliği kazandıran ise; binlerce bitki türüne ve yaban hayatına ev sahipliği yapan Fırtına, Senoz, Hemşin, İkizdere, Çağlayan (Abu), Arılı gibi derin vadilerdir. Bölgenin en önemli özelliği irili ufaklı dereler olup, bu dereler bölgedeki yüksek yağışla beslenmektedir. Bölgede yapılacak bu projeler ile suyun borular ile taşınacak olması, suyun döngüsünde olumsuz etkiler yaratarak ekolojik dengenin bozulmasına neden olabilecektir.

Enerji ihtiyacı ne kadar gerçek?

Fırtına Vadisi üzerinde yıllar önce, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından 'yap-işlet-devret' modeli ile Fırtına ve Hala (Palovit) deresinin sularından yararlanılarak Fırtına Vadisi üzerinde kurulması planlanan Dilek-Güroluk Hidroelektrik Santrali ile başlanan oyunlar bu kez Artvin ve Rize'nin dereleri üzerinde 175 kadar santrale dönüştü... 175 adet... Yüz yetmiş beş santral. Derelerin üzerinde neredeyse köylerin sayısından fazla HES olacak... 10 yıl kadar önce Fırtına Vadisi'ne yapılacak HES'e engel olundu. Endemik (nadir) bitki ve hayvan yapısı değişmedikçe, böylesi girişimlerde bulunamaz, dendi üst mahkemelerce... Şimdi bu 'böylesi' girişimlerin çerçevesi değiştiriliyor; santrallerin çapı küçültülüyor ve ÇED raporu bile istenmesine gerekli olmayacak boyutlara dönüştürülerek, derelere hücum ediliyor... Başbakan'ın deyişiyle 'çevrecilerin daniskası' olan müteahhitler buraya üşüşüyor. Çünkü aylık onbinlerce dolarlık alım garantisi veriliyordu...

Rize, Fındıklı'da Çağlayan Vadisi'ne yapılmak istenen santraller üzerinden sürdürelim yazımızı... Yapımı düşünülen bu 3 adet santralin yöre insanlarına fayda ve zararları ile insan ve çevre üzerindeki etkilerini konuşalım: "Türkiye genelinde üretilen toplam enerjinin ancak binde 3'ünü karşılaması düşünülen santrallerin kurulmasında dere suyunun yüzde 96'sının kullanılması durumunda kalan yüzde 4'ü derelerin alüvyon yapısı nedeniyle yatakta kaybolacak, dereye akan kanalizasyonlarla birlikte çay üretimi için kullanılan gübrelerdeki atıkların yağmur suları ile yataklara akması sonucu oluşacak yosunlaşma, bataklık, sivrisinek başta olmak üzere her türlü pislik ve koku bulaşıcı hastalıklara neden olurken bölge insanının sağlığı ciddi anlamda tehdit altında kalacaktır.

Bölgede toprak tabakasının yaklaşık 20-25 cm, dolayısıyla iklimin ıslak ve yumuşak olması nedeni ile tünel açılması için patlatılacak dinamitler ve bacalara ulaşacak yolların yapımı için kesilecek 10 bine yakın ağaç büyük ihtimalle heyelanlara neden olacak, bölgede yaşayan insanlar ve yaşadıkları tarihi konaklar büyük bir risk altına girecek, erozyon kaçınılmaz hale gelecektir -Bu ağaç miktarı, yıllar önce durdurulan ilk HES inşaatı sırasında (Fırtına'da) 60 bin civarındaydı-. Tüneller ve denge bacalarına ulaşmak için açılacak yollar nedeniyle meydana gelecek yaklaşık 500 bin metreküp pasa bugüne kadar inandırıcı bir açıklama yapılmadığından yörede büyük bir alana yayılacak, pasa örtüsü çevreyi ve canlıları tehdit edecektir. Derede yaşayan kırmızı benekli Alabalık türleri de zarar verecek, dünyada eşine az rastlanan çiçek ve kuş türleri de yok olacaktır. Yeşilin her tonunun doğaya nakış gibi işlendiği binlerce tür botanik bitkisi ve kuş türünün bulunduğu gür ormanları, yaylaları, krater gölleri, tarihi kemer köprüleri, yüz yıllardır akan dereleri ile adeta bir dünya cenneti olan Çağlayan Vadisi'nde küresel ısınma tartışmalarının yaşandığı bu günlerde yapılacak baraj ve regülatör çalışmaları gibi olumsuzluklar yöreye telafisi imkansız yeni bir gelir darbesi vuracak.

Çağlayan Vadisi suyunun %4'e inmesi ile kırmızı benekli alabalığın neslinin ve binlerce bitki türünün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalması devletin ve başta 'Bern Sözleşmesi' olmak üzere altına imza koyduğumuz, 'biyolojik çeşitliliğin korunması'na ilişkin sözleşmelere uymama mahcubiyetinin yaşanmasına neden olacaktır. Bütün bunlarla birlikte kültürü ile iç içe mutlu bir yaşam süren vadi çevresindeki köylerin insanları yöreye en ufak bir faydası olmadığı gibi sağlığa, çevreye, canlılara, zararlı ve üstelik yörenin turizmini baltalayarak insanların gelirlerini elinden alacak bu tür baraj ve regülatör projelerinde ısrarlı olmanın mantığını anlamak mümkün değildir."

Mesele artık aklıselim sahibi herkesin meselesi olmuş durumda. Milliyet yazarlarından Derya Sazak, konuya ilişkin yazısında önemli bir vurgu yapıyor: "Kendisini 'çevrecinin daniskası' ilan eden Tayyip Bey, küresel ısınma çağında binlerce bilim insanının dünyayı felaketten korumak amacıyla sürdürdükleri çalışmaları unutup, çevrecilerin 'açlık ve susuzluk' gibi iki büyük tehdide karşı doğaya sahiplenme uğraşlarını 'boş vakitlerini değerlendirme' olarak görebiliyor."

Türkiye'de yanlış enerji politikaları yüzünden, bir yerde üretilen enerjinin başka yere taşınması, dünya ortalaması olan %10-12 oranındaki enerji kaybı ortalaması bizim ülkemizde %25'lere ulaşmaktadır. Sadece bu enerji kaybının önlenmesi ile bile ülkenin enerji ihtiyacının çok büyük bir kısmı karşılanacaktır.

Ne ilginç bir paradoks... Karadeniz'e zararı dokunan iki başbakan da Rizeli. Ama paranın dini imanı yoktur, diye boşuna denmemiş. İlk gözlerine kestirdikleri yer, en iyi bildikleri yerler... Yazık!

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
İrfan Âleksi

Laz mitolojisinde bir figür: Ç̌inǩa

Yazan: İrfan Âleksi

Laz halk söylencelerinde geçen mitolojik kahramanlar genellikle birbirlerinin içine girmiş, köyden köye farklı ve hatta birbirine zıt tanım ve roller kazanmışlardır. Buna İslami ve İsevi öğeler de eklenince söz konusu mitolojik figürleri tanımlamak ve birbirleriyle ilişkilendirmek büsbütün karmaşık bir hal alır. Bu durumu Laz söylencelerinde sıkça geçen Germaǩoç̌i, Ç̌inǩa (ya da Ç̌ika) ve İslam'la birlikte kültürümüze girmiş olan Peri ve Cin (Ecinni) figürlerinde belirgin ve şaşırtıcı bir biçimde görmekteyiz: Ardeşen'de ve Arkabi'de Ç̌inǩa ile Cin, Vica'da Ç̌inǩa ile Germaǩoçi birbirine girmiştir. Bunların birbirlerine atfedilen özellikleri diğer sahalarda yer değiştirmekte, iyi iken kötü, güzelken çirkin olmaktadır.

Makalemizin konusu olan Çinka'yı anlamak, onu çözümleyebilmek için kelimenin kökenini araştırmamız gerekir. Ç̌inǩa (Gürcüce Ç̌inǩa; Ardeşen'de Ç̌ika) bütün Laz-Megrel-Gürcü toplumlarında tanınan bir ruhtur. Ç̌inǩa kelimesi muhtemelen Latince genius "ruh, cin"den Arapçaya girmiş olan cin "cin, kötü ruh" kelimesine Kolxca ve Gürcücede küçüklük, yavruluk ifade eden -ka ekinin getirilmesiyle yapılmış türemiş bir isimdir ve sözcük anlamı, tıpkı Kacaia'nın Megrelce sözlüğünde olduğu gibi, "Küçük kötü ruh, küçük kötü cin"dir. Bu sözcük anlamı ile Dumözil'in tanımı ve Kamparna (Dikyamaç Köyü, Arhavi)'deki Ç̌inǩa tahayyülü birbirleriyle tam olarak örtüşmektedir.

Çinka'ya mitolojik bir figür olarak Guria, Megrelya ve İmereti'de rastlanmaktadır. Gürcü literatürüne de giren bu figürü Doğu teolojisi uzmanı Georges Dumözil şöyle tanımlar: "Batı Gürcistan'da yaşayan İmeretyalılar, Ç̌inǩa adında ufak, oldukça orantılı vücutlara sahip cüceler tanımaktadırlar. Bunlar genellikle yerin altında yaşar ve yalnızca 27 Ekim ile 5 Kasım tarihleri arasında ortaya çıkarlar. Bu cücelere rastlayıp, onların canını sıkan bir kimsenin birkaç gün dili tutulur." (Dumözil 2000, 52-53)

İmereti'de bu şekilde tanımlanan Ç̌inǩa Xopa Kamparna'da İmereti'dekine oldukça yakın bir görünüşle karşımıza çıkar: Ç̌inǩa insana benzer çok küçük bir varlıktır. Tıpkı insanlardaki gibi bir sosyal düzenleri, hastaneleri, arabaları, işleri güçleri vardır. Çoğu zaman insanlara görünmezler, ama onları görenler de vardır. İnsanlara musallat olabilecekleri düşüncesiyle bu varlıklara ilişilmez ve onlardan çekinilir.

Hopa, Arkabi, Vişe ve Atina'da ise Ç̌inǩa; Ardeşen-Fırtına Deresi Vadisi'ndeki Peri figürüyle ortaklık gösterir: "Ç̌inǩa, koçepeşen gale muş oKobğalas na-skidun, dido ar bozo enoçkinde ren. Ǩoçis nugams. Xvala, ǩuçxepe Kapulaşe kel gokter uğun..." (Ç̌inǩa, insanların dışında, kendi toplumunda yaşayan, çoğu zaman bir dişi yaratıktır. İnsanlara benzer. Yalnız ayakları arkaya doğru dönüktür. Çinka'nın, görünüş olarak insanlara benzemeyen özelliği, ayaklarının ters olmasıdır. Ç̌inǩa olduğu bu özelliğiyle anlaşılır.) (MTANEBİVA, F. "Ç̌inǩa", Lazuri Ambarepe. No:1, Maisi 1992: s.4-7)

Arkabi'de Çinka'nın bir tel saçını koparan bir kişinin çok zengin olacağı inancı da vardır. Bu inanç Fırtına Vadisi'nde ve Atina'da da farklı bir şekilde karşımıza çıkar. Atina'da, uzun suratlı, ayakları ters (yani topuk önde parmaklar arkada), ince yapılı ve uzun boylu bir yaratık olarak tahayyül edilir Ç̌inǩa. Bunlar, ırmaklarda, büyük taşların arasındaki mağaralarda yaşarlar. Akşam ezanıyla değirmenlerde ve civarlarında ortaya çıkarlar ve sabah, horozların ilk ötüşleriyle birlikte kaybolurlar. Bundan dolayı insanlar hava karardıktan sonra değirmene gitmekten, en azından yalnız gitmekten imtina ederler. Şayet yanlışlıkla onlarla konuşulursa insanı kandırırlar ve kendi yaşadıkları o taşların arasına, mağaralara götürürler ve orada insanı boğarlar. En iyi ihtimalle bir insan konuştuğu varlığın Ç̌inǩa olduğunu anlarsa o kişi çarpılır (elipardalen), korkudan ölebilir ki Ç̌inǩa, insanın kendini tanıdığını anlarsa onu hemen öldürür. Çinka'ların defineleri ve altın madenlerini beklediğine ve bunları bulanlara büyük kötülükler yapacaklarına inanılır. (Cemil Ženuri, Karmalepe - Değirmenler)

Fırtına Vadisi Laz köylerinde Ç̌inǩa tahayyülü ise oldukça farklıdır ve daha çok sahil kesimindeki Germaǩoç̌i ya da Galenişikoçi ile ilişkilidir. Çika'ların bütün vücudu kıllarla kaplıdır. Ormanlarda yaşarlar. Ateşten çok korkarlar. Ellerinde beş yerine dört parmak bulunur. Bu yüzden Ç̌ika ile karşılaşanlar başparmaklarını gizlemelidirler. Aksi takdirde Ç̌ika bu parmağı ısırarak koparır. Çünkü insanların bu özelliğini kıskanmaktadır. Çika'nın çoğu zaman su kenarlarında altın bir tarakla saçlarını taradığı söylenir. Çika'nın doğum yaparken, ona yardım eden kişiye altın bağışladığı da söylenmektedir.

Ardeşen Žğemi'de ise Ç̌ika iyi bir ruh olarak çıkar karşımıza: Ç̌ika derelerde yaşar. Uzun saçlı güzel bir kadındır. İnsanlara kötülüğü dokunmaz. Güneşli günlerde ortaya çıkar ve bir taşın üzerine oturarak, içinde bebeğinin bulunduğu altın beşiğini gölün üzerinde sallar. Çika'nın yüzünü kim görürse, çok zengin olur.

Çinka'yı anlamak için onun yöresel varyasyonlarının yanı sıra mitolojik bir figür olan Peri'yi de tanımamız gerekir: Peri'ler, değirmenlerde, su kenarlarında, metruk ve ıssız yerlerde yaşadığına inanılan, her iki cinsten imgesel varlıklardır. Bunlar tıpkı insanlar gibidir; doğar, büyür ve ölürler; düğünleri, dernekleri olur; tulum çalıp horon oynarlar. İnsanlara bazen faydaları dokunur, fakat çoğu zaman onlara kötülük yaparlar. Peri'ler akşam ezanıyla birlikte ortaya çıkar ve sabah, horoz ötüşüyle kaybolurlar. Belli bir suretleri yoktur; her şekilde ortaya çıkabilirler: insan, kedi, kuş, örümcek vb. Peri'nin ayakları terstir ve başı külah şeklinde sivridir. Eğer bir insan, bir Peri ile karşılaşırsa onunla konuşmamalı, onun dediklerini harfiyen yerine getirmelidir. Peri insanları çarpar, dillerinin tutulmasına sebep olur ya da parçalayarak onları ağaçlara daldan dala asar. Peri'nin şerrinden kurtulmak için ya da onu silah vb. ile öldürmek için elbisede, ağızda ekmek bulunmalıdır. Zira Peri üzerinde nimet olan kişiye zarar veremez.

Peri'ler insanlara musallat olabildikleri gibi bazı hayvanlar da perili olabilirler. Kaçkar Dağı'ndaki bir gölde bulunan alabalıkların sahipli/perili olduğu söylencesi, hâlâ Fırtınalı balıkçılar tarafından heyecanla anlatılan bir hikâyedir.

Xopa'daki bazı anlatımlarda, Peri'lerin, mağaralarında, bugünün sonunda ertesi günü çağırdıkları söylenir. Laz masallarında da Peri'ler önemli bir motiftir. Burada iyi ve kötü Peri'ler ya da masal kahramanını ödüllendiren, onlara yardımcı olan; fakat kötü karakteri cezalandıran, onları yanlışa sevk eden Peri karakterler de vardır.

Görüldüğü gibi yukarıdaki anlatımlardan üç Ç̌inǩa tiplemesi ortaya çıkmaktadır: küçük ruhlar, kötü bir Cin, güzel bir Peri. Anadolu'da da Cin inancı (dişisine Peri, erkeğine Cin denir. Çoğul: ecinni) yaygın bir söylencedir ve Cin, kısa boylu, ayakları ters, uzun yüzlü, erkek-kadın olarak yaşayan, kendi dünyaları ve toplumsal sistemleri olan, ateşten yaratılmış varlık olarak tanımlanır. Bu Cin tanımı ile Ç̌inǩa ve Peri'nin bazı yörelerdeki tahayyülü birbirlerine benzemekte olup, belli ki bu tahayyül Laz kültürüne İslam'la birlikte girmiştir. Ancak Ç̌inǩa kavramı yerel motiflerle öylesine yüklüdür ki, onu ilk bakışta Anadolu toplumlarındaki Cin kavramı ile tam olarak örtüştürememekteyiz.

Fırtına Vadisi Laz köylerindeki Ç̌inǩa tanımı ise Laz mitolojisindeki başka bir kahramanla ilişkilidir: Germaǩoçi ile. Germaǩoçi ya da Galenişikoçi motifi değişik bölgelerde ayrı kılık ve işlevlerde ortaya çıkabilmektedir ve bu orman adamı Megrellerin Oçoǩoçi, Doğu Karadeniz toplumlarındaki Koncoloz/Kara koncoloz ve hatta Kelt halk söylencelerinde geçen Woodwose (Almanca: Wilder Mann) tahayyülüyle ilişkili olmalıdır. Germaǩoçi Atina yöresinde kıllı, denizin içinde oturan, kötü bir yaratıktır. Sadece yeni yılda (İanağani) ve yedi gün boyunca denizi terk eder; çevre köylerde karışıklıklar çıkarır. Yoldan gelip geçenlere adlarını sorar ve ancak beklediği yanıtı aldıktan sonra insanlara yol verir. Her gördüğünü taklit eder. Yalnızca ateşten korkup kaçar ve bağırarak denize atlar.

Görüldüğü gibi buradaki Ç̌ika ile Germaǩoçi arasında, görünüş ve davranış açısından önemli benzerlikler vardır: Her ikisinin vücudu kıllarla kaplıdır, ateşten korkarlar ve insana benzerler. Fırtına'da Germaǩoç̌i ya da buna yakın bir tahayyülün olmaması da burada Germakoçi'nin Ç̌ika adını aldığı kanaatini güçlendirmektedir. Ardeşen Žğemi'deki Ç̌inǩa tanımı ise klasik dünya edebiyatında bahsedilen Güzel ve iyi Peri tahayyülüne yakındır.

Her ne olursa olsun, Ç̌inǩa günümüzde bile Lazların varlığına inandıkları, çekindikleri ve masallardan şiirlere, sözlü edebiyatın her sahasında işledikleri bir kahramandır. İslam'la birlikte Karadeniz'e gelen Arap Cin, bu topraklarda, Lazlar arasında Lazlaşmış ve neticede tulum çalıp horon oynayan, Lazca konuşan, biraz şakacı biraz tehlikeli, ırmaklarda taş atan, mısır değirmenlerinde yaşayan Çinka'ya dönüştürmüştür. Onun bu evrim sürecini sorgularken, kuşkusuz farklı coğrafyalardaki ve özellikle Kafkasya ve Doğu Avrupa kırsalındaki Cin tahayyülleri ile kıyaslamak bizi şaşırtıcı bilgilere ulaştıracak bir deneyim olacaktır.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Sinan Bapışı

Oǩomadu

Yazan: Sinan Bapışı

Skanden mendra, iri xoloşen mendra vore nana! Dido ora igven, ğaşa nom3xun tomalepe muşi, ar oputleşen mendra vore. Ǩaťa gini ixis na bgorup e opuleşa. Aği xolo gini gemadven, ğalis çxomis na govotxozulit ndğalepe gomaşinaşi. Gali, mevaşǩvi Kala doskidu-yi var miçkin?

E ğali, berobaşi ndğalepe steri xomun iya, izmocepes mağiren. Ç̌iťa Ç̌iťa, berobaşi ndğalepe ti mixomun. Mcve ndğalepe çkimi oğKaru şeni, ǯǩari var ren akonaşi. İri xolo xomun, mcveşen doskaderi. İri xolo do, ar mutxa var xomun: Oǩomadu.

Galişi ǯǩari gyukordas eşo irden, irden do irden, oğpute çkimişi rakanepes, ğaşa nonğun tomalepeşen çkar ginže, Kapulaten rakanis işamiğutu ntxirişen çkar monǩa, irden do irden, soti var inǯiren!

Kiana irki Zira sva var ren lefa skani, korba oZğa sva ren zoponan. Dido uçkinan! Leťa çkimi, nana çkimişi lefa ren. Nana çkimişi şuri, şura na gulun leťa ren çkimi. Korba ožğu mutu var ren.

Skidalaşa ilaviğorert aşo do gomoğkondunan iri xolo. Nanaşen mendra çkarti soti var vorert!

Ar dergis dololaps ar mşkeri do ekonaşi irden, irden, dergis var intren. İrki orapes eşo mağonenan. Dergik mizdipan şkalepes, dergi oKoğtaxat, çkva lefapes, çkva ǯǩarepeten virdat minonan. Vimendranat eşo virdert ya mağonenan. Yalis eǩo çkva didi mağonenan ti çkini.

Guri okomaduten yipşetaşa, virdet mağonenan. Uǩule uǩule, tomapes mtviri memaxolan eşo mevagnert, lefa do dergiten pskidurt iya. Sotxaşa vidit e leťa do e dergis na yepzdit entepe mopalunan, çkva ti mutu var. Virdert maşonan eşo, gurepe çkinis uzdips ar mutxanik, okomaduk!

Virdat eşo çkar yemapşenan miçkinan Podiyape. Okovobğapt do okovobğapt. İri xolo çkar dido magvenan, irkineri ndğaşen. Dulyape vikipt na genç̌areli, mutxa dulya miğunan ekolan mutxanepeten yemapşenan mağonenan Podiya. Virdat eşo çkar dido mutxanepe vigurapt, çkar dido miçkinan irkineri ndğaşen. İri xolo komiçkinan virdat eşo. Vigurapt, govulurt, bziropt, vikitxupt, pgoropt.

Ar mutxa gomoğKondunan. Ar var jur mutxa. Vibadert do bğururt. Çkin Kala çkinişen gale mutxanepe ti ğurun; nena, xoma, irisna vumpulupt do xvala çkin na miçkinan mutxanepe. Virdart eşo gomdunurt, xvala dopskidurt. Berobaşen vimendranat ekos xvala Koçepe dopskidurt. Toli oǩvaşxe domoskidunan, Podiyape yepşeri vortat tina. Nanaşi podiyas gilapxedit dğalepeşa toli domiskidunan. Xvala na çkin virderlit, xvala xvala mağonetesşi ti çkini, xvala var pgoperet aği mevagnert. Dergik var mizdipterenan şkapes, çkin doloxeşen gepçapteret do nana çkinişi gurişi vinis ti unusiminu, vimterteret berobaşen.

Oǩomadu yepşeri podiyapeten, iri xoloşen mendra vortatşi, guri çkinis iri OKomadupeşen oǩogzeri daçxiri nadvasi gomaşinenan, mevagnert, gonep yano ren ti do; nana ren gurişi siçxvapeşi mğvima, ixi.

Çkva-ti mutu var!

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Vildan Manelişi

"Te!... Ar mğika-çkva te!"

Yazan: Vildan Manelişi

Ar ndğas baba-çkimi kala Lazuri birabapes vusiminlit. "Nani Nana" ya do ar birapa na-kogyoğku baba-çkimis tolepe yapşu çelamuriten do em oras tku ki; "Bere-çkimi, xoma (sersi) gon3ki ar mʒika, aya man nana-çkimik mibirtu kodovincira ya do heey gidi ndğalepe.." Baba-çkimik em oras eǩo mskva iğkertu ki eǩo mskva nusimintu ki nandidi-çkimi bziri tolepe-muşis. Aği ma mundes na-iya birapas vusimina Şanape ǩap̌ula ǩele ulun; beroba-çkimişa.

Mjora na-tanun pukirobaş ndğalepes nandidi-çkimi bZirop Ç̌ağana tolepe-muşite na iğken. Em oras ar genci oxorca visimadep; bifi-muşi podiyas gecans do Ç̌ağana toli-muşi bereş nunkus çxalun. Ar ǩele bere onkanaps ar kele-ti nubirs;

"Oy nani, nani, nani, Gogixtas nana-skani"

Em oras man xolo visimadep; nana do biği-muşi, muperi Lazona-steri; arik toli Ç̌ağana majvara-ti yeşili. Ç̌ağana tolişen Kayiğepe ulunan dagi do dagi, çxomişa. Mosa dodgipan, mosa Şinğupan. Yeşili tolişen atmacape putxun, çayiş Kalati yipşen, yipşen do kamoçodinen. Meyvepe dilibğen do diliçxen.

Kafta koçi şeni nandidi do papuli-muşi, nana do baba-muşi ren muperi Lazona-steri, Hemi-ti Lazuri steri. Em oras entepe na-ğuran Lazona do Lazuri-ti ğurasen-i? Jurik-ti lefaş tude golaxedasen-i? Çkin gencepek-ti vibada-minonan do vixçina-minonan, nana do baba, nandidi do p̌ap̌uli vigva-minonan, mara berepe do motalepe-çkini şeni Lazona do Lazuri vigva-minonan-i? Bere do motalepe-çkini çkinda na-isimadan Lazona do Lazuris memangapinasinonan-i?

Aği mtelli ar mendra svas voret aya kiyanas. Lazona ya tkva, stvelis, ğureli Koçişen tefeli; muşeni ki Katta koçi koren Kurbetis. Pukiroba mulun, yazişa ulun do ancaği em oras ixelen nana-dixa-çkini.

Kurbetis na-pxet, viçalişept do viZğet, berepe-çkini mukonari Zirasinonan Lazona? Aği berepe apartumanepeşi doloxe irdenan. Ey gidi ora! Çkin-ti apartumani-steri ncaepeş Kukuzis virdit, meluşiş şkurinaşen mendra vortit.

Ora na-moxtas, mota-çkimik na-çkimda isimadas, mzoğa, germa do abca iduşuna-sinon-i? Toki-steri mğimaş xoma ognasinon-i?

Ma vukitxa-na, Ma vubira-na, Ma pğara-na, Ma vigona-na... Vukitxaminon, Vubiraminon, Pğaraminon, Vigonaminon!

Sin? Çkmi-Kala re-i? Mektebis vore. Berepek imtiani ikipan, Turkuri Şarupan Şoxle-çkimis, man Lazuri. Man entepes İngilizuri vogurap ar kele-ti. Nena do nena. So na-ida am kiyanas, soti svaşa, nena-skani moxtasinon skani Kala.

Kaniti-skani igvasinon dobadona-skanişa. Ar nisimadi, icers-i ǩoçik "Lazi vore" ya na tkvaş-kule Lazuri va ğarğala-na?

Ey oxorca do Koçi! Sin xvala tani do gvili va re am kiyanas! Muşeni-ki nosi giğun — puci vare — emuşeni sin m3Kupis na-çxatun paǩla re, emuşeni nudvinaginon te-skani, nudvinaginon ki iZirasinon mu na-ren dobadona-çkinis. Katta ǩoçik Zirasinon muperi mskva na-voret. Katta ǩoçik Zirasinon aya mskva Turkiyaşi tes na-dudga çxatun elmasi na-voret.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Filiz Hocaoğlu

Doğduğu topraklara benzeyen adam: Laz Muhammed

Yazan: Filiz Hocaoğlu

"Ben öldükten sonra, beni bu memlekette defnedin ama siz, bu memlekette durmayın. Kızımı, bu memleketten biriyle evlendirmeyin..."

Bir kişiye ölmeden önce bu sözleri sarf ettiren ne olabilir? Hele bu insan bütün ömrünü vatana hizmet uğruna tüketmişken... Kendisi ne yapsa kopamıyor doğduğu ve benzediği topraklardan, ama yine de çocuklarını korumaya çalışıyor. Kahramanımız Arhavi'nin Baxta köyünden, güzelliği ve ünü, yöre deyimiyle "Çaçxa lumciş taseyi" (Mübarek Perşembe gecesi ekilmiş) şeklinde tanımlanan Muhammed Arsaşi-Değirmencişi Muhammed'dir. İlerleyen yıllarda, çevredekilerin adlandırmasıyla "Laz Muhammed".

Muhammed, çocukluk yıllarından beri şüpheci ve biraz kendi iç çelişkileri olan bir kişilik çizse de özünde yürekli bir vatanseverdir ve son derece gururludur. "İnsan doğduğu topraklara benzer" deyimine uygun olarak Muhammed de Lazona'ya benzemektedir. O toprağa, suya, iklime, coğrafyaya... Toprağa bağlı, çalışkan, hırslı, mücadeleci, güçlü, lider bir kişiliktir. Onun hikayesini ayrıcalıklı kılan ve anlatılmasını zorunlu hale getiren dillere destan eşkiyalığıdır. Laz Muhammed'in hayatı Karadeniz'de yaşanmış eşkiyalığın gayri resmi tarihidir. Dönemin karışık ortamında önce çetelerle mücadele, Rusya'da tütün işi, vatana dönüş, ulusal kurtuluş savaşında bölgenin savunmasına katkı. Daha sonra Topal Osman Ağa'dan gelen Ankara'ya gitme teklifini kibarlıkla geri çevirme ve içinde bulunmak zorunda kaldığı güç koşulların kendisine armağanı olan "tıknefes" (astım) krizleri ve bu yüzden hayata veda ediş. Gerçek olayların üzerine inşa edilmiş, zaman zaman kurgular eklenmiş bu tarihi romanın en belirleyici özelliği yazarının Lazca ve Laz kültürü konusunda yetkin bir isim olmasıdır. Bu anlamda; Laz Muhammed özgün bir eser olarak kitap dünyasındaki yerini almıştır.

Yazarı tanıyalım

Aslen Arhavili olan M. Recai Özgün, 1924 yılında Ünye'de doğdu. Arhavi İlkokulu, Hopa Ortaokulu ve Trabzon Lisesi'nde okudu. Maliye Teşkilatı'nda çalışırken Maliye Okulu'nu ve Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1973 yılında Defterdar iken emekli oldu. Evli ve üç çocuk babası olan Özgün'ü, Temmuz 2004'te kaybettik.

İlk şiirleri 1946-47 yıllarında çeşitli dergilerde yayınlandı. 1967 yılından itibaren Adana'da kurduğu memur sendikasının dergisi "Anahtar"da yazıları çıktı. İlk şiir kitabı 'Kaza'nın Kahvesi' 1978'de yayınladı. Ardından ikinci şiir kitabı 'Başladığımız Yer' adıyla çıktı. Anılarını topladığı ve bir belgesel özelliği taşıyan kitabı "Atmaca" 1994'te, 'Kurtuluşumuzun Öyküsü' 1998'de, 'Lazlar' 1998'de yayınlandı. "Laz Muhammed", Özgün'ün son kitabıdır.

İzmit'te kurulmuş olan SİMA Doğu Karadenizliler Hizmet Vakfı'nın da mimarlarından olan M. Recai Özgün, Laz dili ve kültürünün yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında çok büyük öneme sahiptir. Hayattayken vakfın yayın organı olan "Sima"nın da kültür danışmanlığını yapan Özgün, 'Kafkasya Yazıları' ve 'Mjora' adlı dergilerin de danışma kurullarında görev almıştı.

(Laz Muhammed: M. Recai Özgün / Chiviyazıları - Mjora Dizisi / 258 Sayfa.)

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Filiz Hocaoğlu

Sonbahar, Bir filmin hissettirdikleri...

Yazan: Filiz Hocaoğlu

Stveli — zate stveli / A filimik na moğodupe...

Bu ne menem duygudur Yusuf? / Ham muyaperi gur-on, Yusuf?

Otobüse binip yılan gibi kıvrılan yolları sen değil de sanki ben gittim / Him, iğila steri na izgimoğen gzalepeşe otobusite, Sançi si var do ma golafti.

Sahil kasabalarının tabelalarını ben okudum tek tek / Tabelape ma mevozili teği teği: Atina, Vişe, Xoğpe... Pazar, Fındıklı, Hopa...

Köye vardığında 'ah oğul' diye boynuna atılan kadın sanki benim annemdi / Çoyişe eşkaxlisis "tisyaskani" deyi Alis na dologabu xorZa sançi şǩimi nanafu.

O ne yürek parçalayan hasretti Yusuf? Evladını sağaltabilmek için durmadan süt içiren kadın yoksa benim annem miydi? On yıl boyunca sabrı hatmeden... Değilse bile, benimkine ne çok benziyordu Yusuf.

Yusuf, o köy yollarını sanki ben yürüdüm. O rampaları sen değil de ben indim. O yağmurlarda sanki ben ıslandım. Karlarda ben yuvarlandım. Kış günü yaylaya ben çıktım. İskelede durup deli dalgaları ben yedim yüzüme. O gün 'sonsuzluk ve bir gün'den mi ödünç alınmıştı Yusuf? Evin önündeki kerevitte uyuyan da bendim sanki. Bir annenin şefkatli eli örterken üstünü... Tavan arasındaki tozlu sandıktan eski tulumu ben çıkardım. Ben çaldım, dertli dertli... Meğer son çalışılmış. Durmadan gözleri dalan, sanki sen değildin, bendim Yusuf. Her nöbette ciğerleri sökülürcesine öksüren... Eski, kırmızı köy minibüsüne binen de sen değildin, bendim Yusuf. Konuşanlar da benim köylülerim.

O rüzgarları da ben yedim yüzüme. Esişleri tanıdık, ıslıkları tanıdık. Sisli dağları, yeşili, baharı... İlki ya da sonu fark etmez. İlle baharı... Bu nasıl duygudur Yusuf?

Kapıdaki köpek aradan geçen on yıla rağmen seni nasıl tanıdı Yusuf? Ya o küçük çocuk? Elinde kendi yaptığı cevizli oyuncağıyla gelen... Bu filmde her şey ama her şey ne kadar 'ben'di Yusuf. Ne kadar benimdi...

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

Elif Ergezen: Helimişi Xasani'ye "Şairin Ölümü" ile yeniden hayat verdi

"Şairin var olma savaşı beni büyüledi"

Elif Ergezen kimdir? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1979 yılında Diyarbakır'da doğdum. Nüfusa kayıtlı olduğum yer Sakarya-Hendek olmasına rağmen, Anadolu'nun farklı şehirlerinde büyüdüm. Zaman zaman Edirneli'yim desem de İstanbul'da yaşamaya başladıktan sonra artık İstanbullu'yum. Yazlarım dağ başlarında ve fındıklıklarda geçti. Aslen Arhavili bir ailenin çocuğuyum ve Laz'ım.

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Paris 1 Panthéon-Sorbonne Üniversitesi'nde Sinema Masteri yaptım. Lisede gazeteciliğe ilgi duymama karşın üniversitenin ilk yıllarında yapmak istediğimin haber vermekten ve bilgilendirmekten çok hatırlatmak ve kalıcı olmak olduğunu fark etmeye başlayınca 'Belgesel Sinema'ya yöneldim ve 1999 yılından beri aktif olarak önce Belgesel Sinemacılar Platformu sonra Belgesel Sinemacılar Birliği üyesiyim.

Hasan Helimişi'nin belgeselini yapma fikri nasıl ortaya çıktı? Neden Hasan Helimişi?

"Yıllar böyle geçiyordu" diye başlıyor Hasan Helimişi kendi sesinden kaydettiği yaşam öyküsüne. Yıllar geçiyordu, evet ve bir nesil büyüdükçe dedelerinin geldiği yolun tersine gidiyordu mecburen. Bir geçmişin izini sürmeye koyuldum ben de galiba. Babaanneme çok benzediğimden belki de, ona ayrı bir yakınlık ve sevgi duyardım. Zaman zaman bir şeyler anlatırdı kendi dilinde, Lazca. Kulağa tanıdık gelen ama konuşamadığım bu dil bende, yaşadığım şehirlere, konuştuğum diğer dillere, sevdiğim insanlara rağmen asla kaçamadığım bir eksiklik hissi uyandırırdı. Hiç senin olmamış ve olamayacak bir parçana duyulan özlemdi bu. 2006 yılında Paris'ten dönmeye karar verdiğimde onu kaybedince, geç kalmanın çaresizliğini, dilinin ucundaki için en uygun biçimi ararken yaşadığın sıkıntının ne demek olduğunu bir kez daha, bu defa derin bir acıyla anladım. Bu ölümün ardından dilsiz kalmıştım. Ve işte farkettim ki aslında bunu anlatmalıydım. Sanatın benim dünyama kattığı zenginlikti bu: Anlatmak ve anlamak için en uygun biçimi ararken, tüm bu sancılı süreçte, her şeyin güzelleşmesi, acıların, özlemin, umutsuzluğun bile. Bu öyküyü salt benim öykümden çıkarıp kelimelerin, dolayısıyla edebiyatın alanına taşımalıydım, tüm insani yanıyla evrenselleştirip yaşadıklarımı kelimelere dökemediğimi filme çevirmeliydim. Babaannelerin ardından yitip gitmesin diye bir dil, onu sonraki kuşağa aktaracak birşeyler yapmalıydım.

"Şairle kızı arasındaki kopukluk beni çok sarstı"

Tam da o zaman birkaç yıl önce hakkında birşeyler duyduğum, şair Hasan Helimişi'yi hatırladım. Aklımın bir köşesinde hep onunla ilgili bir belgesel yapma fikri vardı. Fakat bir şairin öyküsünü anlatmak estetik kaygılar açısından çok daha zor geliyordu bana. Bu nedenle hep ertelemiştim. Belki de artık hazır olduğumu düşünerek İsmail Avcı Bucaklişi'ye ulaştım. Arşivini ve araştırmalarını benimle koşulsuz paylaşan İsmail Bey, şairin bizzat kendi sesiyle okuduğu şiirleri, romanı ve otobiyografisinin ses kayıtlarını dinlettikten sonra heyecanım kadar korkum da arttı. En az onun eserleri kadar güzel, yalın, derin olmalıydı anlatım. Yaşadığı onca sıkıntıya rağmen vatanından uzakta ölen şairin sesindeki kayıtsızlık, sakinlik ve hatta zaman zaman hissettirdiği mutluluk beni çok etkiledi. Yine de itiraf etmeliyim ki merakımı kamçılayan daha ziyade, yıllar önce "birgün yazdığı başka şeyler var mı diye soracaklar" öngörüsüyle tüm eserlerini zamana ve duyarsızlıklara inat belgelemek isteyişiydi. Var olmak için verilen bu savaştan bir belgeselci olarak büyülenmemek elde değildi.

Yine de çıkış noktam kişiseldi ve aslında benim de şiddetle söylemek istediğim bir şeyler vardı. Anadilim bana öğretilmemişti ve bunun tek sorumlusu da ben değildim. Böylece araştırmalarımı derinleştirmeye başladıkça ne şiirlerinde ne romanında ne de yazılarında karşıma çıkmayan birini, hiç bahsetmediği birini farkettim. Kızı Narima. Helimişi, eşinden ayrıldıktan sonra - Narima 10 yaşındaydı o zaman - ailesini bırakıp Tiflis'e gitmişti. Ondan sonra kızını fazla görmedi. Narima üzerine yoğunlaştığımı görünce İsmail Bey, bir mektuptan bahsetti bana. Narima'nın babasına yazdığı bu mektup, ne Türkçe, ne Lazca, ne Rusça ne de Gürcüce'ydi, mektup İngilizce'ydi. Bir anda baba-kız arasındaki ilişkideki kopukluğu fark ederek sarsıldım. Narima Lazca bilmiyordu! Kendini özellikle Laz dili ve kültürüne, gelecek nesillere ulaşma, halkı uyandırma ve aydınlatma arzusuna bu kadar adamış bir devrimci şairin kızının, babasını anlayabilecek ve ona seslenebilecek bir dilinin olmayışı inanılmaz bir çelişkiydi.

Narima'nın bugünkü yalnızlığı, 'dilsizliği' ve hüznü, Helimişi'nin şiirlerinde öne çıkan Lazca ve Laz kültür öğelerine yapılan vurguyla birleştiğinde ortaya çok ilginç bir öykü çıkıyordu. Babasından bahsederken ya da eserlerini okurken heyecanlanan, onun dışında yüzünde hep bir donukluk ve yalnızlığın kayıtsızlığını taşıyan bir kadındı Narima. Hâlâ birşeylere inanan ve savaşmayı asla bırakmayan bir kuşağın insanı, 'çağının insanı' Hasan Helimişi ile liberal küreselleşme ile birlikte daha da yaygınlaşan inançsız, kavgasız, umutsuz bir neslin öncülü Narima Helimişi arasındaki 'ayrılık' da filmde vurgulamak istediğim noktalardan biriydi. Filmde, Sovyet sonrası Gürcistan'da yaşayan ve iki döneme de tanıklık etmiş Narima'yı bugün, Rusya-Gürcistan çatışması sonrası görmek bu açıdan oldukça anlamlı oldu.

"Filmi oluştururken şairin üslubunu benimsedim"

Belgesel için hangi kaynaklardan yararlandınız, ön araştırmaları nerelerde yaptınız?

Helimişi hakkında İsmail Bey'in çalışmaları dışında fazla bir kaynak yok maalesef. Özellikle şiirlerinin tümünün Türkçe'ye ya da başka bir dile çevrilmiş hali de mevcut değil. Yaşamıyla ilgili temel kaynak yine şairin kendi ses kayıtları. Fakat bunlarda da elbette şairin atladığı pekçok nokta var: Örneğin hangi hapishanelerde kaldığı, Türkiye'den neden çıktığı, özetleyerek geçtiği dönemlere ilişkin pek bir bilgi edinmek mümkün değil bu kaynaklardan.

Öncelikle ulaşabildiğim bütün kaynakları inceledim. Yaşadığı döneme ilişkin kaynaklarla ses kayıtlarını karşılaştırarak tarama yöntemine gittim. Böylece eksik kalan yerleri doldurabilmeye çalıştım. Ve sonunda öykü de belirmeye başladıktan sonra Helimişi'nin kendisinin bana yol göstermesine izin verdim. Tüm kayıtları dinledim. Yaşam öyküsünü iskelet yaparak filme bir akış belirledim. Şimdi artık Narima ile tanışmak, babasından ve kendisinden konuşmak gerekiyordu. Bu amaçla Batum'a gittim. Bu ön hazırlık gezisi çok verimli geçti ve özellikle biçimsel olarak filmin ortaya çıkışına çok faydası oldu. Narima'nın evi, Helimişi'nin mezarı, Batum'a ve Hopa'ya özgü doğa... Helimişi'nin tabloları... En çok da bu tablolar... Onların karşısında neler hissettiğimi tam olarak size anlatamam sanırım. Fakat sanki film ondan sonra zihnimde tam olarak belirmeye başladı. Canlı ve rengarenk tablolar ile Narima'nın siyah beyaz fotoğraf albümü gözümün önünden geçiyordu. Batum'dan döndükten sonra ne yapmak istediğime karar vermiştim. Şairin üslûbunu benimsedim. Filmde iki farklı ritim olacaktı. Coşku ve hüzün, yaşam ve ölüm iç içe geçecekti. Ve filmin adı Şairin Ölümü olacaktı.

Belgeseli nerelerde, hangi mekanlarda çektiniz?

Çekimleri Batum'da, Narima'nın evinde, Batum Müzesi'nde ve Sarp'taki mezarlıkta gerçekleştirdik. Çekimlerde bize Cemal Vanilişi yardımcı oldu. Sarp'a yakın bir küçük yazlık evde kaldık ekipçe. Deniz kenarında, filmde gördüğünüz o güzel dalgalar orada çekildi. Aslında çekim tarihini yağmurların yoğun olduğu ağustos ayı olarak belirlemiştik ama maalesef çekimlerden bir hafta önce başlayan Gürcistan-Rusya savaşı nedeniyle bir ay ertelemek zorunda kaldık. Eylül ayında gittiğimizdeyse çekimlerin ikinci günü ciddi bir sel felaketi oldu. Sarp'taki mezarlığa çıkmak yolun toprak oluşu ve toprak kaymaları nedeniyle imkansızdı, Batum'a gidişler ise kapalıydı. Yine de göründüğü kadar şanssız değildik ve çekimlerde bunun dışında bir aksama olmadı.

Belgesel çekiminin masraflarını nasıl karşıladınız? Finans desteği aldınız mı?

Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü'nden destek aldık. Görüntü yönetmeni arkadaşım daha önceki iki filmimde de birlikte çalıştığım Jordane Chouzenoux idi. Ve Fransız vatandaşı olduğundan ötürü Fransa'nın İstanbul ve Tiflis Konsoloslukları da onun yol masraflarına destek oldular. Oldukça profesyonel malzemelerle gerçekleştirdiğimiz çekimlerde mini 35 adaptörü ile Canon HDV kamerayı kullandık. Çekim malzemeleri konusunda Lokomotif Kamera şirketi ile çalıştık. Gürkan Özkan adlı çok başarılı bir asistan verdiler bize. Böylece ekip dört kişiye çıktı. Işık malzemelerini Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi'nden temin ettik. Ses malzemelerini ise Stage firmasından Mehmet Kılıçel sağladı, zaten filmin sesçisi de kendisidir. Dolly ekibi Tiflis'ten geldi. Onların katılımıyla altı kişilik bir ekip olarak çekimleri tamamladık. Kurguyu Karıncalar adlı bir şirkette yaptık. Ses kurgusunu ise Mehmet Kılıçel'in yardımlarıyla Fono Film'de yapabildik. Nurkut Özdemir çok başarılı bir ses tasarımcısı ve filmin seslerini yeniden yaratırken, atmosferini kurarken tamamen gönüllü olarak çalıştı. Yönetmen Yardımcıları Hicran Yavuz araştırma aşamasında, Aslı Ertürk yapım aşamasında çok yardımcı oldular.

"Bir dilin güzelliğini şairinden daha iyi kim anlatabilir?"

Belgeselde nasıl bir Helimişi var? Çok yönlü olan sanatçının siz daha çok hangi yönleri üzerinde durdunuz?

Her şeyden önce şairin dilini yakalamaya çalıştım. Şiirlerindeki, şarkılarındaki ve tablolarındaki isyanı, coşkuyu, yaşam arzusunu vurgulayacak bir anlatım kullanmak istedim. En başta bir duyguyu, hissi aktarmak istiyordum izleyiciye. Bu nedenle filmde farklı duygu geçişleri üzerine yoğunlaştım. Bunu da şair ve kızı üzerinden yaptım. Onlarla ilgili her şeyi söylemek değildi amacım, başından beri. Tabloları üzerinde akan şairin yaşam öyküsü sanki bir masalsılık katıyordu filme, sonrasında albümlerine bakarken Narima da kendi yaşamını resmediyordu sanki... Birisi capcanlı renklerle diğeri siyah-beyaz ama her ikisi de karmakarışık... Benim istediğim daha çok şairin ardından yarattığı boşluk hissini bırakabilmekti filmin sonunda, bir ölümü anlatmaktı. Bir dilin ölümüne gönderme yaparak belki de... Ama hiçbir şekilde bunları öne çıkarmadan, yalın bir şekilde, zaman zaman coşan, zaman zaman uzayan bir kurgu ritmiyle. Şairin güzel Lazca'sını dinletmekti belki de sadece arzum.

Belgeselin adı neden 'Şairin Ölümü'?

Tüm eserlerini ve yaşamını bir süzgeçten geçirip üzerimde bıraktığı duyguyu düşündüğümde, bunun bir ölümün ardından hissedilen hüzünden öte, telafi edilemez bir eksiklik duygusu olduğunu anladım. Şairin ölümünü anlattığımı farkedince de filmin adı "Şairin Ölümü" oldu.

Belgesel film ne zaman gösterime girecek? Nerelerde izleyebileceğiz?

Belgesel ilk olarak Ankara Uluslararası Film Festivali'nde gösteriliyor. Ses kurgusu henüz bittiğinden yurtdışı ve yurtiçi festivallere yeni yeni yollamaya başlıyorum filmi. Yok olma tehlikesindeki bir dil kullanılıyor filmde. Ben sadece şaire aracı olduğumu düşünüyorum. Hikayesinin çok insana ulaşması için filmin çok yerde gösterilmesine çalışacağım. Bu ülkede yaşayıp da hiç Lazca duymamış insanlar var. Hâlâ Lazlar'ın ve Lazca'nın kökenini şu ya da bu milliyete ya da dile yaslamaya çalışan, bir halkı yok sayan görüşler dolaşıyor. Ve tam da bu nedenle filmin mümkün olan her yerde gösterilmesi gerekiyor şüphesiz. Bir dilin, kültürün varlığı eserlerle ancak ortaya konabilir. O dilde yazmakla, resmetmekle, filme çekmekle, şarkılar söylemekle... Bu nedenledir ki o dilin güzelliğini ve yok olunca yaratacağı boşluğu şairinden daha iyi kim anlatabilir?

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Vildan Manelişi

Mǩule mǩule

Yazan: Vildan Manelişi

Sukkar Banat / Karamel

Holywoodişen çkva svapeşi filimepe na-moxtas sinemaşa ar maxelen ki var Kitxat! Emu-şeni 27. Mp̌oli Filimiş Festivali ar xezine-steri ren. Aya Şanas 200-şen dido filimi isterasinon festivalis. Man hak aği festivalişi moç̌ǩa filimi-şeni mutxanepe otkvalu minon. Filimiş Coxo; Sukkar Banat, direktori-muşi Lubnanuri aktrisi Nedine Labaki.

Beyrutis "Si Belle" na-coxons ar dimskvanurişi saloni, xut ubeduri oxorca-şeni oxori-steri ren. Xutik-ti ubedurona-mutepeşi oktiru-şeni turli gzalepe ğadupan. Entepek ğada-sinonan, tkvan-ti kimi idiğa-ginonan kimi-ti omgaruş Kunulişa moxtaginonan. Kimi ixela-ginonan, kimi-ti guri-tkani içvasinon. Jur Kele-ti Koçiş mesele do meseli isimina-ginonan. Em oras koxoğonaginonan-ki "ham kiyanas bazi mutxanepe-şeni sinori var igven; xeloba do gemzulona Katta Koçi-şeni şkaǩida ren.

"Aya filimi diçodu çkva aği, so bZirat do so vusiminat" ya var tkvat, muşeni-ki fillimi sinemapeşi vizyonis igva-sinon.

Hayde Kai osiminupe! Hayde!

Kazımişi HAYDE / Kazımişi mtelli albumepeş doloxe

Mp̌olis na-universite vikitxupti ndğalepes ar maanaten doviçini Faruk Altuni. Em ndğalepes Kazimişi HAYDE-şeni içalişeptes. Halep Pasajişi Şoxle "Beyoğlu Metropoli" tu ar orapes, giçkinan. Faruk Abi ekseri limcis ek igvetu, man-ti mundes na-İstiklalişa vigzala ek-ti vuluti do bğağalaptit. Ar ndğas "Tsira ya do ar birapa ren, ukunağura-ginon" ya miğu. Xes 6 CD ukaçutu; mtelli-ti "tsira", "Muǩo çeşidi pit ar birapaşi mara daha var miçkin en Kai namu ren" ya miğu. Vusiminit, İstiklalis na-gyulun Koçiş ğvari Kala. Ar saatiş doloxe beki 20 koçi komoxtu "aya nam Ǩaseťi ren? Yeğopu minon" ya do.

Hayde, Kazimişi mtelli albumepeş doloxe (Zuğaşi Berepeşi-ti işinen) muzikalite-muşi en Kai na-ren albumi ren. Doloxe na-ren birabape Turkiyeşi ar mikrokozmozi işinen; Lazuri, Turkuli, Margaluri, Sumexuri do Korturi. İya ar kele-ti "Kazimik ham kiyanaşa muğo o*kedu'şi resmi ren. Ham kiyana Çaka Ç̌uǩa ren; eşo ren do mskva ren mara Katta Ǩoçis var aǯiren. Kazimik Ziru. Ziru do çkinda birabapeş doloxe gencğonoptu, ixi Kala. Mara ixi-muşi kanikvatu. Hayde! Mtelli ixi vigvat!

Kazimi Şeni Ar Filimi / Birabapete Mindapti

"Oxoşkva isimadup-na eşo skidu, ogzalu-skani-ti çkvapeşen çkva igven. Bakkalişa, manavişa mtelli Koçişen çkva ğarğalap. Emu şeni mitik oduli do mutu var mekçaps mara koxoğonapan; hek ar koçi Kattari steri var gulun."

Kazimi-şeni Ar Filimi-şi oxaziru ocaxi-muşi do muzisyeni manebrape-muşişi oşvelu Kala jur Şanaş doloxe içodinu. Kuti na-gon3kat sum DVD Ziraginonan. Sumiş doloxe-ti Kazimik sum dogveri saati gelaçaps, ibirs, hemi-ti skidala-muşi, oçalgu do obiruş oropa-muşi, ham kiyanas Ç̌ap̌ra mu na-ren entepeşi, entepe oduzanu-şeni mupe na-oxvenu unon entepeşi ğarğalaps.

Ümit Kıvançi, KALAN Müzik'i do aya filmiş oxaziru-şeni mik na-içalişu entepeşa ar otkvalu minon; Nʒaşa extit! Aya var ptkva na-varigven; Kazimi-şeni Ar Filimişi mtelli gkindapa UMUT ÇOCUKLARI VAKFIs niça-sinon. Emuşeni, hayde yeğopuşa!

Lazuri Grameri

Ar interneli sites ar tanun ar m3Kupulu "kogamaxtu" ya do. Langenscheidişi İngilizuri nenapunas nungaptu mara emuşen ovro fara diditu.

Lazi vorlit, Lazuri bğağalaptit. Lazuri, çkini-şeni mzoğauçaşi jin, ngolapes, abcapes na-putxulu nena-çkini tu Çkin iya ar kitabiş doloxe soti var visimaderetit, mara ar mç̌ipe Koçi komoxtu ťaa Japonyaşen. Koçi linguisti, mamçarapale, etnoloği do Turkoloği tu. Komoxtu do Lazonaşa igzalu. Goxtu, doxedu, Lazepe Kala ğarğalu, Lazuri kodiguru. Ar ndğas gza-muşi İsmail Bucaklişi Kala ukuikatu. Em oras aya Lazuri Grameri kagamaxtu.

Dido Şanapeşi mğipaşa içalişupete na-ixaziru ar didi Kaynaği ren aya svara. Katta Ǩoçik ikitxas do iğkedas 'ya do sum nenate içaru (Lazuri, Turkuli, İngilizuri). Mik na-Lazuri-şeni mutu iguru do oguru unon, var na-Kafkasişi nenape-şeni meraği kuğun, aya svaraşen Kai Kaynaği soti çkva mutu varen.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
İsmail Bucaklişi

Lazuri Doviguram / Lazca Öğreniyorum

Hazırlayan: İsmail Bucaklişi

Bu bölüm Lazca öğretmeyi amaçlayan dersleri kapsamaktadır. Konuların anlatımı herkesin anlayabileceği en kolay biçimiyle ele alınmıştır. Daha evvel bir kitaptan Lazca öğrenme konusunda yeterli alt yapının, birikimin ya da tecrübenin olmadığı düşünüldüğünde buradaki çalışmanın aynı zamanda bir deneyim olacağı açıktır.

"Ren" fiili

ÜREN fiili Lazca'da "dır/dir..." anlamını verir.

Ham didi ren. Bu büyüktür. / Ham Kalati ren. Bu sepettir. / Ham Lazi ren. Bu Laz'dır. / Ham uça ren. Bu siyahtır. / Ham mskva ren. Bu güzeldir.

Giçkitan!... Lazca'da fiilin sonuna -i/-yi eki konarak soru cümlesi yapılır.

Ham didi ren-i? Bu büyük müdür? Ho, ham didi ren. Evet, bu büyüktür. / Ham Kalati ren-i? Bu sepet midir? Ho, ham Kalati ren. Evet bu sepettir. / Ham Lazi ren-i? Bu Laz mıdır? Ho, ham Lazi ren. Evet, bu Lazdır. / Ham uça ren-i? Bu siyah mıdır? Ho, ham uça ren. Evet, bu siyahtır. / Ham mskva ren-i? Bu güzel midir? Ho, ham mskva ren. Evet bu güzeldir.

Giçkitan: Lazca'da hayır/değil anlamındaki "va/var" kelimesi fiilin önüne konarak olumsuz cümle yapılır.

Ham didi va ren. Bu büyük değildir. / Ham kalati va ren. Bu sepet değildir. / Ham Lazi va ren. Bu Laz değildir. / Ham uça va ren. Bu siyah değildir. / Ham mskva va ren. Bu güzel değildir.

Var, Ham Çami va ren. Hayır, bu ilaç değildir. / Ho, Ham Çami ren. Evet, bu ilaçtır.

"Mu" Türkçe'de "ne" soru kelimesinin karşılığıdır.

Ham mu ren? Bu nedir? (makvali) Ham makvali ren. Bu yumurtadır. / Ham mu ren? Bu nedir? (Kalati) Ham Kalati ren. Bu sepettir. / Ham mu ren? Bu nedir? (Tefteri) Ham tefteri ren. Bu defterdir. / Ham mu ren? Bu nedir? (Kelemi) Ham Kelemi ren. Bu kalemdir.

Ham dersepes na-dovigurit kelimepe (Bu derslerde öğrendiğimiz kelimeler)

Ham: bu / Va-var: hayır, değil / Ren: dır, dir / Kalati: sepet / Lazi: Laz / Uça: siyah / Mskva: güzel / Ťaxeri: kırık / Ç̌areri: yazılı, yazılmış / Ç̌uťa: küçük / Toli: göz / Kuçxe: ayak / Kinçi: kuş / Pukuri: çiçek / Çxomi: balık / Mtuti: ayı / Mjora: güneş / Tuta: ay / Biğila: yılan / Mijvabu: kurbağa / Porça: giysi / Modvala: ayakkabı / İkari: su / Çoğoxi: çamur / Zuğa: deniz / Nʒa: gök / Makvali: yumurta / Avali/vali: peynir / Toma: saç / Çxindi: burun / Guci/uci: kulak / Xe: el / Kelemi: kalem / Tefteri: defter

Lazuri Bere Yoxope (Laz Çocuk İsimleri)

Bozomotina - Şana: Lazlar'ın ana tanrıçası. Bereket, mutluluk, gönençlik. / Teona: Işık bahçesi, ışıklı yer. / Timya: Nadir olan, ender bulunan. / Loya: Tatlı. / Mjoranda: Güneşin kız kardeşi. / Dosǩuda: Sonsuza kadar, baki. / İklima: Tutunulan, tutunulabilir olan. / Okro: Altın. / Tenda: Işığın kız kardeşi. / Zuğa: Deniz, Karadeniz. / Nana: Anne, esas olan. / Tena: Işıkcık. / Biğina. / Çona: Işık, nur, göz nuru kadar değerli. / Şina: Hatır, saygı. / Berva: Rüzgar. / Viya: Lazlar'a özgü aletsiz sörf. / Mjora: Güneş. / Meşona: Umut. / Peruma: Fırtına deresi. / Opodrace: En kıymetli olan, sevgili, tek, biricik. / Empula: Bulut. / Artena: Bir ışık(çık). / Tanura: Şafak vakti.

Sum Usta / Üç Usta (Derleyen: Guram Kartozia, Türkçeye çeviren: İsmail Bucaklişi, Resimleyen: Zelkif Çavuş Kandemir)

1 Ar oputles sum usta kortu doren. 2 Hantepek ukuitkves-ki "Vidat çkva ar svaşa do hek viğadat, çkuni opules oğadoni mutu var miğunan." 3 Hamoras arik tku-ki "Ar Koçi çkva minonan, çkun sumi-ti usta voret, maotxani-ti gyari-şkari mxenu ortas." 4 Maotxani Koçi kozires, mutepe Kala keçopes do gzas kogedgites doren.

5 İdes, ides, ides dulumces doren. 6 Arik "Mteli aroğorda onciru var iven, tito-tito pçvat!" ya tku doren. 7 Çopi istoles doren. 8 İpti, ncaş ustas komoxvadu doren. 9 Majurani terzis komoxvadu doren. 10 Masumani Kuumcis do maotxani zanaati na-var uçkin Ǩoçis.

11 Hantepe kodincires do ncaş ustak oçumu kogyoğu doren. 12 Çumftuşa "Çkimi nobeti oçodinapaşa ncaşi ar bozoş marita dopa" ya tku do dovu doren. 13 Muşi nobeti na-mikilu, terzi kogoku3xinu do muk kodinciru doren.

14 Terzik bozoş marita na-Ziru "Haya ncaş ustaş noxone ren do hamuten ti im3kvasen, 15 Ma-ti ar Kai dolokunu dovuğa hamus" ya tku doren. 16 İri mutxani duğu do kodolokunu doren. 17 Muşi nobeti na-içodu, Kuumci moselu do muk kodinciru doren.

18 Haya Kuumcik na-Ziruu, hemuk-ti haşo zopu doren "Ma mutu var pi-na ncaş usta do terzik Ç̌umani hamute im3kvanen." 19 E-do, muk-ti okroşi dolokidape duxenu doren. 20 Hemuş nobeti na-mikilu, mutu na-var uçkin Koçi keoselu doren.

21 Haya Kkoçik hantepe na-Ziru gemzuli kodoskidu doren. 22 Hemu şeni-ki, mus mutu na-var uçkitu kuçkitu do "Ç̌umani ustape gemam3kvasen" ya do ğormotis oxveğu doren: "Ç̌umani hentepeş Kala öncğores mot gemitalam, hamus şuri komeçi!" ya. 23 Mtiniti bozok şuri komoğu doren.

24 Ç̌umani mteli goku3xes doren. 25 Eiseles do şurite bozo na-Zires, okokidinus kogyoçkes doren. 26 Ncaş ustak "Tkvan mutu var giçkites do ma gevoçki haya, bozo çkimi ren" ya tku doren. 27 Terzik, "Sori ren, si gyoğki, mara si ťeťeli naşǩvi, oncğore muçÇo var gavu!" ya uğu doren. 28 "Dolokunu ma dolovokuni, e-do çkimi ren" ya. 29 Kuumcik "Çkimi ren, hemu şeni-ki, okro ma vuxveni do nişani ma mepçi. 30 Hemuşeni çkimi ren" ya tku doren. 31 Zanaati na-var uçkin Ǩoçik "Tkvan xvala marita vit, şuri ma gevudgini do çkimi ren" ya.

32 Haşo okobunanşa, nʒxenis gexuneri ar mapaş bere komoxtu doren. 33 "Muş dava giğunan, mot okobut?" ya do Kitxu doren. 34 Hantepek-ti mteli mutxani duparamites doren. 35 Mapaş beres-ti na-Ziru mskva bozos toli konoskidu do muk-ti okokidus kamaxtu doren. 36 Oǩule "Çkuni dulya xvala sudis nağKviden do sudişa vidat" ya tkves-doren. 37 Okibğes do sudişa mendaxtes doren. 38 Sudiş reizis-ti toli konoskidu do he-ti okokidus kamaxtu doren.

39 Hantepe haşo okobunanşa, bozo tamo tamo idu do ncas konodgitu doren. 40 Nca okuişku, bozo kamaxtu doren do nca kokitu doren. 41 Hantepek mendağkedes-şi bozo var ren! 42 Lazepeşi mcveşi notkvame ren: nca ekvatumtaşa, ncaşen na-gamulun ǯǩari hem bozoşi çelamure ren.

Türkçesi: Bir köyde üç usta varmış. Bunlar birbirlerine demişler-ki "Gidelim başka bir yere de orada çalışalım, bizim köyde çalışacak bir şeyimiz yok." O zaman biri dedi-ki "Bir adama daha ihtiyacımız var, biǯ üçümüz ustayız, dördüncü de yemek-su işini yapan olsun." Dördüncü adamı bulmuşlar, yanlarına alıp yola koyulmuşlar.

Gitmişler, gitmişler, gitmişler akşam olmuş. Biri "Hep birlikte uyumak olmaz, birer birer nöbet tutalım!" demişler. Çöp atmışlar. İlk ağaç ustasına çıkmış. İkinci terziye çıkmış. Üçüncü kuyumcu ve dördüncü zanaat bilmeyen adama.

Bunlar uyumuşlar, ağaç ustası kollamaya (nöbeti tutmaya) başlamış. Nöbeti tutarken "Nöbetim bitene dek ağaçtan bir kız resmi yapayım" demiş ve yapmış. Onun nöbet sırası geçince, terziyi uyandırıp kendisi uyumuş.

Terzi kızın resmini görünce "Bu ağaç ustasının eseridir ve bununla kendini övecek. Ben de iyi bir elbise dikeyim buna" demiş. Herşeyini dikip giydirmiş. Onun nöbeti bitince, kuyumcuyu kaldırıp kendisi uyumuş.

Bunu kuyumcu ki gördü, o da şöyle demiş "Ben birşey yapmazsam ağaç ustası ve terzi yarın sabah bununla övünecekler" Derken, o da altından takılar yapmış. Onun nöbeti bitince, birşey bilmeyen adamı kaldırmış.

Bu adam bunları görünce mahzunlaşıp kalmış. Çünkü, kendisinin birşey bilmediğini biliyormuş "Yarın sabah ustalar bana nazlanacaklar" diye düşünüp "Bu kız karşısında beni utandırma, buna can ver!" diye Tanrı'ya yalvarmış. Gerçekten de kız canlanmış.

Sabah hepsi uyanmış. Kalkıp canlı kızı görünce kavga etmeye başlamışlar. Ağaç ustası "Siz birşey bilmiyordunuz, ben başladım buna, kız benimdir." demiş. Terzi, "Doğrudur sen başladın, ama sen onu çıplak bıraktın, nasıl da utanmadın!" demiş. "Giysilerini ben giydirdim, öyleyse benimdir" Kuyumcu demiş ki, "Benimdir, çünkü altınları ben taktım, nişanı ben verdim. Bundan dolayı benimdir." demiş. Zanaat bilmeyen adam, "Siz sadece resim yaptınız. Ona ben can verdim, bundan dolayı benimdir."

Bunlar tartışırlarken, at üstünde bir kralın oğlu gelmiş. "Davanız nedir, neye tartışıyorsunuz?" diye sormuş. Bunlar da herşeyi anlatmışlar. Kralın oğlu-ki görmüş güzel kızı gözü kalmış ve o da kavgaya katılmış. Sonra "Bizim işimizi sadece hakim çözebilir, hakime gidelim." demişler. Hep birlikte hakime gitmişler. Baş hakimin de gözü kalmış ve o da kavgaya katılmış.

Onlar birbirleriyle kavga ederken, kız yavaş yavaş gidip ağaca yanaşmış. Ağaç yarılmış, kız içine girmiş, ağaç gene kapanmış. Bunlar bakmışlar kız ortada yok! Lazların eski bir sözüdür: Ağaç keserken akan su o kızın göz yaşlarıdır.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Mustafa Özkurt

Var Mişkurtu

Yazan: Mustafa Özkurt

Ortuşa var mişkurtu. Txombu cerertu, Mşkeri nçartu Mbela mbela mğita dadala topri doloberi, Çubri göyxvertu do na dibğertu Elevuzeplamti do na pğumti, M/33upe nçartu daği mendralepe Ar ndğaşa ilertu do moylertu Moğa do ar ndğa şikule Topri na iyertu him in3upe, Huy vognam Okro na ortu Şoxle orape Dobğeri mazirasi Yoxo-muşi na var mişǩun Ǩundi kvandape Ar Şulu him orape steri xolo komoxtuko Nana steri ar kogovakoriko Avla na cemirertu ombrepe.

MUSTAFA ÖZKURT, P̌oli, Gumva 2006

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Rıdvan Özkurt

Omcore

Yazan: Rıdvan Özkurt

Komoxtu gunguli ora Omcore konodu mcora Oxori mele puğari Ťuťuji lu ini cari Hey ortuko baba-şkimi E emine e da-şkimi Doviktikot irmağepe Nepe gomaşinen nepe Mişi nosepete ikten Nana-şkimi him yerepe Vorsi nena var momçey do Badi doviyit berepe

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Özer Ertaş

Meftare Nana

Yazan: Özer Ertaş

Bulur haği na-var minon ar svaşa, Şuri hak gzin na-gobiktare ndğaşa, Ğura va ren, mʒudişi var ibgara, Mzuğa p̌icis mçvi, meftare nana...

İrepe mebaşkvi hek bulurtişa, Gzamşine bixeni ma skani şina, Var-ti gomoğkondun hako bğuraşa, Si dobadonas mçvi, meftare nana...

Ma gomaşinasen doxmeli mzuğa, Var gobiçkondinam p̌ap̌u do ena, Xolo bisinapam Lazuri nena, Si p̌anda memşveni, meftare nana...

Ma hağişen gomanğelen Lazona, İzmocepes bore golulun ora, P̌anda bzira minon, na-birdi leťa, Si mezmoneri mçvi, meftare nana...

Mendralepes meçireli'n skidala, Rfas, guri domdvalum ma cuma Kala, Guris boskedinam didi oropa, Ar p̌oťe meftare, p̌anda mçvi nana...

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Timur Cumhur

Muço Viği3a

Yazan: Timur Cumhur

Xʒaperi Şanapeş doloxes vore Xomeri gyulepeş şurapes vore NǨapineri nulun çkimi Şanape Man-ti dodgineri gurepes vore Omgaruşi ora komoxtu aği Ti çkimişen nosi gamaxtu aği Guroni kovorti aği var vore Şǩurina moxtu do amaxtu aği Kiana çkimis te var domoskidu Na-vimxor gyarepe dolomoskidu Aşoten mupa do muğoşi pskida Feleği Kai xeşa dolomoçkidu Dovigvi buťǩuci va ren pukiri Na-pşvanup şurişen vigip suveri Çelamura-çkimi doxomu aği Govulur man aşo guri faxeri Kodolopskidi man gemzuli steri Toma gostikeri mamuli steri Umiteli steri xvala xvala pxer Çili doğureli kimoli steri Coropa didi ren man Ç̌iťa vore Ar ncaşi tudendo man lefa vore Derdoni toliten muç̌o viZiğa Çkar na-var otanaps ar tuta vore

TİMUR CUMHUR, Stveli 2005

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Rıfat Akatin

Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Yazan: Rıfat Akatin

Pxaşkumtişa dopi meci Moxtü va ceçi a berci Huy moy memati be ğeci Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Ti coba ulur do ulur Mulur livadi amulur Var iZğaşa va gamulur Si xaşk-yi ma pxaşki-yi?

Doba asi kodololam So vrosi on deyi goylam Ǩombola şeni meyolam Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Yatisi şuǩu koniti Ma gazirusi mot imťi Ar Ǩombola va domiti Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Xolo xaşkanen bazepe Siti gudvare azope Beťe gişvanen bozope "be Ǩaybana Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?"

Nulur kamulur livadi Şkomasi megaçen dadi Var itur mpilasen badi Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Yazi xolo gamailar Kokioxanşa meilar Ma si mturi mtvasi Kilar Himdoy ognar Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Mexti oşkomi ma na p̌i Ma memaşkvi muğo sap̌i A vrosi komoyxesağpi Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Nüinate toli va mebdvi Ar serişi edvi cedvi Ma ar carina va cebdvi Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Muǩu fara xe govusum Si ar serişi kodusum Gixağparani golusum Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Mandrep̌ici cilemona Oşkomi kocedvi ona Cezaduşa mi viyona Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

İbgaran oxorzalepe Oymxor do cezgum gzalepe İturan çi didalepe "Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?"

Sana dovorgare ǩromi Oçi lazuti oşkomi Va pxaşkasi ǩundi şǩomi Himdoy ognar Si xaşki-yi ma pxaşki-yi?

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

Okitxuşi - Bilmeceler / Didi Notkvamepe

Okitxuşi - Bilmeceler

  1. Ar Kayas jur Şiğila golağin (Ofidepe) — Bir kayada iki yılan uzanmış (Kaşlar)

  2. Kra uğun, camuşi va ren; ncaşa eyulun, Koçi va ren; Çaups Şaups xoca va ren. (Penǯe) — Boynuzu var camış değil, ağaca çıkar adam değil, yazıyor yazıyor hoca değil (salyangoz)

  3. Dunya mugvala ren, soti neǩna va ren, doloxe milleti molobğun, ar demirik gonǨips. (Cogore) — Dünya yuvarlaktır, hiçbir yerinde kapısı yoktur, içinde insanlar doludur, bir demir içini açar (Kabak)

  4. Ar Kayas ontule ren, goğoberi en xçe dişkaten. (Nunǩu) — Bir kayada pencere, beyaz tahtayla çevrilmiş (Ağız)

  5. Otxo cumak ar buğis gepsipan. (Puciş buZepe) — Dört erkek kardeş bir kaba işerler (İneğin memeleri)

  6. Ka-Ka-ka-Ka, doği ar bere, ne xe uğun ne Kuçxe, mugvala ren hem bere. (Makvali) — Bir çocuk yaptım yuvarlak, ne eli var, ne ayağı (Yumurta)

  7. İpxors, ipxors va iZğen; gyayi va meçana ğurun. (Daçxuri) — Yer yer doymaz, yemek vermezsen ölür (Ateş)

  8. Kinçi va ren, putxun; nži va ren nağonen; irişen loʒa, irişen mç̌oxa ren. (Nena) — Kuş değil ama uçar, diken değil ama batar, her şeyden tatlı, her şeyden ekşi (Dil) / Mpalu var iğkomen. (Ncumu) — Yavan yenmez. (Tuz)

  9. Jur cumalepe manžagerepe renan, ar duyla ikoman, artikati var içinoman. (Tolepe) — İki kardeş komşular, aynı işi yapar ama birbirlerini tanımazlar. (Gözler)

  10. Pimpili kuğun, Koçi va ren; molla mo giçkitan. (Txa) — Sakalı var adam değil, molla sanmayın. (Keçi)

  11. Xe do Kuçxe va uğun, gza gorums, koZirui ulun. (ǯǩari) — Eli ayağı yoktur, yol arar, bulunca gider. (Su)

  12. Cebis va dologadven, nunǩu va amagadven, lozğanoba-muşi iris kuçkin, irişen nostoneri ren. (Nciri) — Cebe koyamazsın, ağıza alamazsın, tadını herkes bilir, her şeyden tatlıdır. (Uyku)

(Guram Kartozia'nın "Lazuri tekstebi 1, 206. Gamp3anebi" adlı çalışmasından derlenmiştir.)

Didi Notkvamepe - Ata sözleri

Mundi var gağvaraşa çxombi var iğopen. Taşın altına elini sokmadan, işin içine girmeden başarı sağlanamaz.

Tutucik ťuťuci eliğams. Isırgan otundan ısırgan otu türer.

Avlaşi xoci p̌anda xociǩa. Avludaki öküz her zaman tosun (görülür). Sahip olunan şeyin değerini bilmemeyi ifade eder.

Bere var ibgaraşa buZi var meluduman. Çocuk ağlamadan ağzına meme vermezler.

Nana do baba bere şeni, bere ti muşi şeni. Ana baba evlat için, evlat kendi başı için.

Bergi mğǨadu dişkaşi bergite dixfen. Kazma ustası... Ar bigate mtel puci var iç̌ven. Her inek aynı değnekle güdülmez. Herkese anladığı üsluptan cevap vermek gerekir.

Boçis arka-muşi endoli var ayen. Koça kendi boynuzu engel olmaz.

Bozo doxuneri, ncumu dobğeri. Kızın baba evinde uzun süre kalmışı, tuzun yere dökülmüşü (makbuldur).

Babaşi Kulis doxunute var cidaşken. Babadan kalan iskemlede oturmaktan rahatsız olunmaz.

Coğorik ili ipxors ili gums. Köpek kemik yer kemik sıçar.

Coğori olalu şeni ren, biga ovalu şeni ren. Köpek havlamak için, çubuk sallamak içindir. İnsanların içinde gereksiz ve boş konuşanlar olabilir; ama bu konuşmaların can sıkmaması için de gerekli tedbir alınmalıdır.

Cuma Kai rtuko, Gormotis uontastun. Kardeş iyi olsa Tanrı'nın da (kardeşi) olurdu.

Cundinis çxindi va oğirs. Öpmek için burun gerekmez.

Çkinerişi dulya çkineriz açkinen. Bilmişin işinden ancak bilmiş anlar.

Çoxa va eğopaşa xai mo izumom. Çuhayı almadan apış aranı ölçme! Dereyi görmeden paçaları sıvama.

Acaralik dağikele iğken, Lazik mzoğakele. Acaralı dağ tarafına, Laz deniz tarafına bakar.

Ar Kazuğiten ğoberi var ixvenen. Bir kazıkla çit yapılmaz.

Başkaşi bergiten gona var ixaçken. Başkasının kazması ile tarla kazılmaz.

Başkaşi neknas na-nokanka, skani neknasti nokankepan. Başkasının kapısını çalarsan senin de kapını çalarlar.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Derleyenler: Eylem Bostancı, Nedim Toraman

Lazuri manipe / Lazca Maniler

Derleyenler: Eylem Bostancı, Nedim Toraman

Anonim (Derleyen: Eylem Bostancı)

Mijoraş toli kagextu Gyulişi gona Kala İzxunen gyuli-çkimi Ooropa-muşi Kala

Merduveni konodu Comuri Şilasinon Opmurişi paraten Yari içilasinon

Ǩibiri kriçi kriği Var miçkin mişi biği Si gibir do çkvas vogup Si ǩibiri mikriği

Amseri mu seri ren Çumen umki seri ren Var moxtu gyuli-çkimi Mtelişen noseri ren

Msicinaşi rakanis Koren leťa Çalemi Sin do ma poromlatşi Mun mkatunan alemi

Skuuçaş Kayaluğis Gexen uça leyleği Migomskuns var moi3ke Man na-gişvi yeleği

Apxaş uǩaçxe zemgi Gacengen-na micengi Şkvit cumaşi da vore Va vore skani dengi

Duzcenuri Lazepeşi (Derleyen: Nedim Toraman, 2004 — Kaynak: Hasan Şengül, Boğaziçi beldesi - Suncuk köyü)

Melendoni rakanis Kamukoxu dumani Eǩo surati mottu Nana-muşi Ǩulani

Karamanişi dağis Eǩo dido limxona Gilamanği baxçaşa Ar komişagixuna

Odaşi tavanepe Rendeli ren rendeli Surati yari çkimi Çkimi şeni ideli

Melendoni rakanis ʒipurişi ca vore Si mo ğarğal damtire Ma skani sica vore

Pencere perde şeni Yepçkindi derdi şeni Ťǩobaşa meptanon Skani omťinu şeni

Enani nani nani Guri koxomikhani Man çkarti var manciren Moxti do dominkhani

Zuğas gemi dodgitu Guri kodomidgitu Man na dido gorophthi Müşen guri mogixtu

Man ar yari migonun Surati noǩuçxeni Moxti mindagigona Ziri txiroba şeni

Mo icer miti nena Çkimi iceri vana Var vicer miti nena Man skani vicer vana

Yemtumani mevulur Bergi mujodvaleri Sin-ti mindagigona Ǩap̌ulas moǩideri

Atinuri Lazepeşi (Anonim)

Ar bozo komaZiru Guri koxomikani Megaşkva vigzalare Ekemire tiǩani

Ofidi Kelem uğun Him ofidi tudendo Na hikele colare

Šamğami gunže uğun Opşa mo iduşunam Him Şamğami tudendo Nosişa meolare

Tolepe ala uğun Him tolişi tudendo

Çxindi Şuğina uğun Him çxindişi tudendo Mo var gokomocaman

Komortu ora skani

Himleşkişi tudendo Karmateşi kvalepe Nuǩu Çatala uğun Kokoxedes dalepe

Him nukuşi tudendo Kva muntxi do dofaxi Ali karfali uğun Ubaşi makvalepe

Him alişi tudendo Zizği parpali uğun Celaxunay celaxe Him gizişi tudendo Hem nğarum hem coğer

Huso mo var memoğer Sibaşi tudendo ʒipri senduği uğun Him senduği cemkoli Nuǩu memidvare-i NKolamuşi ma miğun!

Meftare e sevculi Senduği gonʒu şeni Si-ti gologaktare Burgulepe var miğun Avla skani cuneli

Çona kocedu çona Mefta megiyonare Şka gağunen e çona E Xudisuri şkimi

Tolepe nuri şkimi Livadişe doloxtay Madveno guri şkimi Amʒika devibgara

Yanoda oda şkala Xav'on damtire şkimi Va vitu miti şKala

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Ferdi Bayraktar

Rahime Bayraktarişi Destani

Yazan: Ferdi Bayraktar

Ar destani kogeboğkat bgarate Var mebinçer haşo guri yarate Melhemi va ren-i acep parate Melhemi si mayare gyuli çkimi

Skan ustine kogepti ham xalişa Mabgarinen çilambrite alişa Mendralen mot mo*Ker moxdi yanişa Si çkimi re ma skani gyuli çkimi

Ma hak var-na hem dunyas mu miğvare Mğjipe xincis meyitaşa gişvare Ma cennetis si cennemis iğvare Mendrale go3kedare gyuli çkimi

Bazi komebiti oxor skanişa Gizli kamabiti oda skanişa Xe çkar biğamli-i uba skanişa İzni var momçişa gyuli çkimi

Ya gamaxti avlape ya gokosi Va gzirayis tis kogamulun nosi Ma bibgari si çelambre mikosi Kodikaçi mendili gyuli çkimi

Ma skani do si çkimi oroperi Deli biver nosis meyalaperi Guri çkimi yara okolaperi Merhemi si mayare gyuli çkimi

Deli biver nosis meyebolare Skan ustine belas dolobolare Mekfoça do p̌oli golobilare Dogiğva do giçkirtas gyuli çkimi

Bazi xai xaberepe momixlams Mabgarinen çilambrepe gemixtams Şuri alis memoxen var emixtams Kemixfas do dopçita gyuli çkimi

Deli biver peri komemaçkinu Oduşunus guris kogemaçkinu Si na guris giğun ma var maçkinu Domiğyvi do giçkitas gyuli çkimi

Yazi mulun dunya diven yeşili Gurik miğumes-ki dağis meşili Gongkondineri xolo mu gomişini Var mebinğer haşote gyuli çkimi

Oyi oyi nayaşi ptkva nayaşi Ham ndğalepes dido miğun talaşi Yolçi bore izmoce miğun gzaşi Ar daha kobizirat gyuli çkimi

Si ulur do ma so bidare xvala Ma-ti mendemiyoni skani Kla Guri çkimi var gaçkinuri hala Dogiğva do giçkirtas gyuli çkimi

Var mekikomer gyuli geri moptare Skan ustine saği lelas geptare Munde şakis derdiyari goptare Domiğvi do miçkirtas gyuli çkimi

Heşo miğvi Kai mixeni guri Nare yeris gegixlasere nuri Var emixtams alis memoxen şuri Kemixtas do dopçita gyuli çkimi

Derdi mot zdum ma kogiyonurtaşa Xaberi mekçare mebulurtaşa Gizli giğvi mot mourinam vaşa Sirri ar miğurtanen gyuli çkimi

Si igzali ma hak xvala memikoçi Uçodinu derdis kodolomtkoçi Guri yara miğun okomitkoçi Merhemi si mayare gyuli çkimi

A maika isabri var uğun çare Siti na gionti berepes bare? İşvelansen guri skanişi yare Merhemi ma gavare gyuli çkimi

Ma ham dunyas si hem dunyas mu şeni Guri çkuni p̌oťe var iyu şeni Skande şkule dobivi perişani Ma ti mendemiyoni gyuli çkimi

Mebaşkvare Ǩalemi var domadven Naǩo mçari heko guri gemadven Biduşunam derdis derdi emadven Derdis ortaği mavi gyuli çkimi

Çkva var mfarum komepkoçi Ǩalemi Çkuni steri renan dunya alemi Megixtare mixaziri melhemi Çkva çare var miğun e gyuli çkimi

FERDİ BAYRAKTAR - Mayıs 2001, Mzuğu - Vişe Derleyen: Mustafa Dudulaşi

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

Tkva-ti Zirit

Fotoğraflarla Laz Kültür Derneği'nin bir yıllık etkinliklerinden kareler:

Laz Kültür Derneği açılışı... Hüsnü Paşa İnce iş başında.

Helimişi Xasani yaşamı ve şiirleri konulu panel, 20 Mayıs 2007 - Uluslararası Beyoğlu Şiir Festivali. Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü. Soldan itibaren: İrfan Aleksiva, Mehmedali Beşli, Muhammet Tunçsan, Zeki Tombak.

Laz Kültür Derneği açılışı. Soldan: Oktay Üst, Özcan Sapan, Erdal Bayrakoğlu.

Laz Kültür Derneği Kurucular toplantısı, 16 Şubat 2009 Ankara.

Laz Kültür Derneği Lazca 21 Şubat Dünya Anadil Günü kutlaması.

Laz Kültür Derneği yayın talebi ile TRT'ye başvuruda bulundu.

Skani Nena - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

Üyelik Gerekli

Katkıda bulunmak için topluluğumuza katılın!

Arşivlerimize katkıda bulunmak için ücretsiz üyelik gereklidir. Katılmak sadece bir dakika sürer!

Düzeltme Önerisi

Aşağıdaki kutuda metni düzelterek bize gönderin. PDF orijinaliyle karşılaştırarak düzeltebilirsiniz.

Düzeltmeniz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayına alınacaktır.

İçindekiler